‘Çerkesçeyi bir şiir, bir şarkı gibi dinlerdik’

0
390
Fotoğraf: George Atanassov

Sine Çelik, Ankara’da doğup büyüdü. 6 yıl milli takımda yer almış bir paten oyuncusuyken, eğitimdeki kariyeri için Hollanda’yı seçti. Liseden sonra gittiği Hollanda’da lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini tamamladı.  

2018’de 2 yıllığına post doktora için Finlandiya’ya gitti. Bugün Delft Teknik Üniversitesi’nde (Technische Universiteit Delft) yardımcı doçent olarak ders veriyor.  

Çocukluğu ve gençliğinin buz pateniyle geçtiğini anlatırken Çerkes köklerine de değiniyor. Çerkesçeye babaanne ve dedesinin konuşmalarından aşina; “Bir şiir, bir şarkı dinler gibi dinlerdik konuşmalarını” diyor. Sine Çelik’le milli oyunculuk dönemini, Hollanda’daki akademik hayatı ve mimarlığı konuştuk.

 

-Hollanda’ya gidiş hikâyeniz neydi? 

-Hollanda’da mimarlık okudum. Delft Teknik Üniversitesi’nin mimarlığı iyi bilinir, farklı bir eğitim anlayışı var. Lise mezunu bir genç olarak o zamanlar burada okumak için çok heyecanlanmıştım. Onun için geldim ve kaldım. Doktorada ilgi alanlarım değişti. Sürdürülebilirlikle ilgili işler yapmak istedim. O zamanlar sürdürülebilirlik gibi konular tasarım fakültelerinde çalışılıyordu. Sadece çevresel değil sosyal anlamda da bu konuyu ele alan bir sürdürülebilirlik çalışması yapmak istemiştim o zamanlar. Çok seviyordum araştırmayı, hâlâ seviyorum. Öyle küçük bir bölüm değişikliğim oldu. Şimdi bir mimar olarak Endüstri Ürünleri Tasarımı Fakültesi’nde akademisyen olarak devam ediyorum.  

  

 -Hollanda üzerine miydi tez konunuz?  

-Fakülte aslında Endüstri Ürünleri Tasarımı Fakültesi olarak geçiyor ama bu konuya çok farklı açılardan bakabiliyor. Tasarımı sosyal problemleri çözmek için nasıl kullanabiliriz gibi konularla çalışıyor. Ben de Hollanda’nın kuzeydeki bir bölgesini çalıştım, Hollanda standartlarında biraz geri kalmış bir bölgeydi burası. Aynı zamanda azınlıkların yaşadığı bölge. Hollanda inovasyona yönelik tasarım konusunda dünyada bu kadar merkezi bir konumdayken bu bölgenin neden buna ayak uyduramadığını çalıştım. Bölgedeki sosyal ağlar üzerinden inceleme yaptım, bu ağlar bir şekilde tıkanıyor, bilgi paylaşımı devam ettirilemiyor ve yeni fikirler veya tasarımlar ortaya çıkmıyor. Bunlar birbirini besliyor tabii. Biri olmayınca diğeri de mümkün değil. Bu bir döngü haline geliyor ve bölgenin kaderini belirleyecek bir negativite halini alıyor. Diğer yandan da bunu değiştirmeye çok istekli bir yerel yönetim vardı. O yüzden doktora öğrencilerini işe alıyorlar, fon ayırıyorlar… Ben de bunu çalıştım, hem yerel yönetimlerin hem oradaki sektörün hem de akademinin ortasında bir projem oldu.  

  

-Benzer çalışmalara devam ediyor musunuz?  

-Evet, konu aslında hep aynı. Belirli sosyal ağlardaki belirli dinamikler üzerinden bir şirketin, bir bölgenin, herhangi bir durumun nasıl daha çok sonuç elde edebileceğini çalışıyorum. Herkes kendi alanında gelişmek istiyor, peki bunun önünü nasıl açabiliriz gibi bir konu var… Dediğim gibi bu ağlar üzerinden, ağ haritalandırma, haritaları okuma, çeşitli uzmanlarla belirli dinamiklerin ne anlama geleceğini araştırma gibi aslında ilk bakışta çok da tasarımla ilgiliymiş gibi gözükmeyen ama özünde hem tasarımsal düşünce biçimi üzerinden giden hem de tasarım pratiklerini de yaşatmaya ve artırmaya çalışan bir iş olmuş oluyor. Bu bir yandan sürdürülebilirlikle de ilgili çünkü maalesef üretmeyen var olamıyor ve diğer üretenlere bağlı kalıyor. Onun dışında akademinin içinde olmayı da seviyorum. Sürekli yeni fikirler etrafında heyecanlı, bilime gönül vermiş insanlar olsun istiyorum etrafımda. Bulduklarımızı, bildiklerimizi paylaşmak, bu da çok hoşuma gidiyor.  

Ben tez dersi veriyorum lisansta şu an. Her şeyin birbirine bağlı olduğu, birbirini etkilediği, o yüzden sistemsel düşünmemiz gerektiği şeklinde öğrettiğim şeylerin temelini oluşturuyor. Bu bir tasarım projesinde de olabilir, daha teorik-metodolojik bir derste de olabilir, şu an için son sınıf öğrencilerine tez projesini veriyorum. Her dönem başka şirketlerle yeni projeler, yeni tasarım işleri geliyor, onlarla değişik değişik şeyler yapıyoruz.  

-Peki, Türkiye’yle bağınız nasıl, çalışmalarınızın Türkiye’yi kapsadığı oluyor mu? 

-Ankara’nın aylık bağımsız gazetesi Solfasol’da yazıyorum yaklaşık 2 yıldır, “dünyadan güzel şeyler” diye bir köşem var, çok düzenli olmasa da… Sosyal inovasyonla, çevreci örgütlenme tarzıyla ilgili, Türkiye’nin ilham alabileceğini düşündüğüm örnekleri, değişik projeleri yazdığım bir köşe bu. Yazmayı çok seviyorum, işim dolayısıyla çok fazla yazı yazıyorum aslında, ama bilimsel makale olmayan, daha özgürce yazabildiğim bir platformun olması çok hoşuma gidiyor. En son Hollanda’da seçimler olduğunda seçime eşlik eden platformlar ve eşit tartışma alanları yapan uygulamalarla ilgili bir yazı yazmıştım. Türkiye’de de birilerine ilham verir, böyle şeyler de varmış dünyada, neymiş bunlar dedirtir belki… Konular çeşitli; seçim olabilir, katılımcı politikalar olabilir, atıksız yaşam olabilir, herkesin gündeminde ve günlük hayatta olabilecek konular bunlar çünkü. 

Milli takım serüveni 

 

-Yıllarca buz pateni yaptınız, milli takımdaydınız; peki, nasıl başladınız ve neden bıraktınız?  

-Çok uzun bir süre buz pateni yaptım. Çocukluğum, gençliğim bununla geçti. 12-18 yaş arası milli takımdaydım. Hayatımın merkezinde o vardı. Açıkçası o zamanlar dersmiş, okulmuş çok umurumda değildi. Dönüp baksak ve bana deseler ki sen üniversitede çalışacaksın, kimse inanmaz. Sürekli sporla ilgili olduğum bir hayattı…  

18 yaşına kadar hayatımın bu yönde gideceğini, patenci veya antrenör olacağımı düşünüyordum. 18 yaş benim için bir kırılmaydı. Buz pateni hayatımda bir hobi olarak kalsa daha iyi olur diye düşünmeye başladım çünkü başka şeyler de öğrenmek istiyordum. Mimarlık okumak istedim. Buz pateni hayatımda bir hoşluk olarak kaldı. Ama bağımı hiç koparmadım, hep bir şekilde buzun üzerinde olmak istedim. Hokey hakemi oldum mesela… Post-doktora için Finlandiya’da bulunduğum sürede senkronize buz pateni takımlarına girdim. Patenci olarak yarışmalara, kamplara katıldım. Hollanda’da zaten kanallar donuyor… Böylece hayatımda hep var oldu kıyısından köşesinden de olsa.  

  

-Buz pateninde sahneye pelüş oyuncak atmak âdettendir diye biliyorum… Var mı hiç sakladığınız?  

-Evet, buz pateninde gelenek vardır, seri bitince sahaya pelüş oyuncak atılır. Çiçek de atılırdı önceden, daha sonra yasaklandı dağılıyor diye. Çocukken insanın hoşuna gidiyor tabii. Gelenekten ziyade “oyuncağım da oldu” diyor seviniyorsun… Bir keresinde babaannem, kolalanmış küçük şapka gibi şeyler olur ya dantelden, ondan örmüş bir tane, çantasından bir şey çıkarıyor, küçük bir tane de altın işlemiş, atmış onu sahaya… Böyle de bir anım var. Ben bunu sonradan dinledim tabii.  

O atılan pelüşleri biriktirirdim. Hatta Hollanda’ya gelirken çok az eşyayla geldim ama bana hayatımda ilk atılan o küçük pelüş oyuncağı da yanımda getirmiştim. Pelüş bir köpekti, hâlâ burada duruyor. Etrafımda hep bana buz patenini, ailemi hatırlatacak şeyler var, seneler sonra bile ev bunlarla dolu. 

 

“Babaannemle dedem biz anlamayalım istediklerinde aralarında Çerkesçe konuşurlardı”  

 

-Gelelim Çerkesliğe… Kültüre aşinalığınız nereden geliyor? 

-Baba tarafım Çerkes tamamen, Kabardeyiz, Gerige sülalesinden. Kültüre aşinalık babaannemle dedemin konuşmalarından… Biz ne konuştuklarını duymayalım istediklerinde Çerkesçe konuşmaya başlarlardı, anlamaya çalışırdık ama asla anlamazdık… Bir şiir, bir şarkı dinler gibi dinlerdik konuşmalarını. Tabii ailede herkes çok ilgili, okur eder, 21 Mayıs’larda toplanılır, bunları yaşadım ben de. Ama dil, dans diye sorarsan bunların içinde olmadım hiç. 20’lerin ortalarındayken Hollanda’daki Çerkes derneğinin etkinliğine katıldığım oldu birkaç defa. Soçi Kış Olimpiyat Oyunları sırasında Türkiye’de de katılmıştım.  

  

-Hollanda’daki Çerkes derneği aktif mi? Faaliyetler ne durumda?  

-Gittiğim çok kısıtlı sayıdaki etkinliklerden anladığım kadarıyla Hollanda’da yaşayan Türkiyeli Çerkeslerin buluştuğu bir grup. Ama aktifler. Pandemiden önce yılda birkaç kere buluşuyor, etkinlikler düzenliyorlardı, benim gittiğim de bunlardan birkaçıydı. Burada birilerini tanımak gerekiyor tabii, Türkiye’deki gibi değil. Biriyle tanıştığımda Çerkeslik konusu ilk sorduğum sorulardan biri olmuyor, o anlamda burada o sosyal yaşantıyı kurmak Türkiye’dekinden daha zor diye düşünüyorum. Tabii buna katılmayan, çok aktif, direkt aramış bulmuş insanlar da vardır, ben onlardan biri olamadım.  

  

-Sine ismi de kendini ele veriyordur…  

-İsmimin Çerkesçe olmasının da etkisi oluyor bazen, insanlar adımı duyunca bana Çerkes misin diye soruyor, böylece konu açılıyor.  

  

-Günün birinde Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musunuz? 

-Bir gün belki… O kapıyı hiç kapatmadım. Ama şu an değil. Zaten çok sık gidiyorum Türkiye’ye. Senenin yaklaşık 2 ayını orada geçiriyorum, işim oradan çalışmama elveriyor. O yüzden bağım hiç kopmadı. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here