Çerkesya’da ‘Kara Ölüm’

0
107

Avrupa tarih yazıcılığında “Kara Ölüm” şeklinde sembolik bir isim alan (XVII. yüzyılda), 1346-1353 yılları arasındaki büyük veba pandemisi, Çin’den İngiltere’ye kadar uzanan sahada 50 milyondan fazla insanın hayatını söndürmüştür. Bu sayıdan Avrupa’nın payına düşen yaklaşık 25 milyon ölümdür. O sırada (1300 yılı) 73 milyon olan toplam nüfusu önce 50 milyona (1350), sonra da 45 milyona (1400) kadar gerilemiştir. Pandeminin sonuçları dünya medeniyetinin gelişimini 150 yıldan daha uzun bir süre boyunca etkilemiştir. Pandemi, Altınordu’da Rus vakanüvislerinin “Büyük Kargaşa” olarak bildiği kronik bir siyasi krizi tetiklemiştir. Veba Altınordu’nun batı illerini, başkenti Saray da dahil olmak üzere, kırıp geçirmiştir. Hastalık buradan Kırım’a taşınmış, ardından da Ceneviz gemileriyle Avrupa’ya ulaşmıştır. Tam da “kara ölümün” arifesinde, 1346 yılında Altınordu Kefe’yi kuşatmıştı ve askerleri arasında vebanın görüldüğüne dair tanıklıklar vardır¹. Vebadan 1350 yılında ölen İbn al-Vardi, salgının 747 yılında (Nisan 1346-Nisan 1347) “Özbeklilerin topraklarında” başladığını, sonra Kırım’a, oradan da Rum’a (Bizans’a) geçtiğini tespit etmiştir². 1346 tarihli Yermolinskiy vakayinamesi salgının geniş alanlara yayıldığını haber veriyor: “Besermenler (Müslümanlar) ve Tatarlar ve Ormenler (Ermeniler) ve Obezler (Abhazlar) ve Yahudiler ve Fryazlar (Karadeniz sahilindeki Cenevizliler ve Venedikliler) ve Çerkaslar ve orada yaşayan herkes üzerine veba oldu, öyle ki ölüleri gömmeye yetişemiyorlardı” ³. Tabii pandemi Çerkesya’yı es geçemezdi, ama öyle görünüyor ki, Adige habitatında yaptığı hasar Altınordu topraklarına göre daha az olmuştu. Kuzeybatı Kafkasya nüfusu arasındaki oransal olarak daha az zararı nasıl açıklamalı? XIII. yüzyılın üçte ikisi ve tüm XIV. yüzyıl boyunca Çerkesya fiili olarak Altınordu’nun eyaletlerinden biri idi, Çerkesya Altınordu’nun merkezinin tam karşısında bulunuyordu ve onun askeri-siyasi ve kültürel etkisinden kaçınamazdı. Öyle de olsa, idari kontrolün ne şekilde yürütüldüğü ve hanlık iktidarı kurumunun Adige etnopolitik alanında ne karakterde olduğu konusunda çok az şey biliyoruz (Альдебер Ж., Бендер Й., Груша И., Гуаррачино Ш. и др. История Европы/Пер. с франц. М.И. Дешевицына. Мн.; М., 1996. С. 168. 2 СМОИЗО. Т. I. С. 530. 3 ПСРЛ. Т. 23. С. 108. 79). 

Muhtemeldir ki, hanlık naipliği yetkileri, Çerkesya’nın kıdemli prensine veriliyordu. XIII. yüzyılın son çeyreğiyle XIV. yüzyılın ilk yarısı arasındaki dönem, Cuçilerin Çerkesya üzerinde kurdukları kontrolün en üst noktasına denk gelir. 1937 yılında N.V. Anfimov, İvanovskaya stanitsası bölgesinde bulunan Angelinskiy Yerik ören yerini ve ona bitişik mezarlığı inceledi. Stanitsadan Kuban kıyısına olan mesafe kuş uçuşu 20 km civarındadır. Harabe, Angelinskiy Yerik Irmağı menderesinin oluşturduğu bir çeşit yarımada üzerinde bulunmaktadır. N.V. Anfimov kazı sahasında XIII. yüzyıl sonuna tarihlenen iki tane Altınordu sikkesi ortaya çıkardı. 1952 yılında A.L. Mongayt’ın başkanlık ettiği bir ekip burada çalıştı. X.-XIV. yy. arası gibi geniş bir tarihlendirme yapmayı olası görmüş olsa da, bazı seramik parçalarının Altınordu kökenli olduğunu da tespit etti (kapkacağın büyük çoğunluğu yerel karakterde idi) ¹. İ.V. Volkov ve O.V. Lopan, Angelinskiy Yerik yerleşimini, Abu-l-Fida’nın 1320 yılında yazdığı Şakrak şehriyle kıyasladılar: “Gölün doğu kıyısında Aş-Şakrak adıyla anılan şehir bulunur. Aş-Şakrak’tan (göl) daha doğuya uzanmaz, kuzeye döner ve Al-Azak şehrine kadar bu yönde devam eder”². Araştırmacılar bu kısmı şöyle tercüme ettiler: “Doğu kıyısı boyunca (Azak Denizi’nin-S.H.n.) devam ederken, Şakrak adıyla anılan şehrin orada durur, Şakrak’tan doğuya yol biter ve kuzeye döner ve ta Azak şehrine kadar devam eder.”³ Şakrak’ın alanı 80-100 hektar arasında idi, bir cami de dahil olmak üzere büyük yapıların duvarları ortaya çıkarıldı [Монгайт А. Л. Некоторые средневековые археологические памятники Северо-Западного Кавказа//СА. 1955. Т. XXIII. С. 338–339. 2 Абу-л-Фида. Таквим ал-булдан («Упорядочение стран»), ок. 1331 г.//Коновалова И.Г., Перхавко В.Б. Древняя Русь и Нижнее Подунавье. М., 2000. С. 207. 3 Волков И. В., Лопан О. В. Работы на городище Ангелинский Ерик и возможности локализации золотоордынского города Шакрак//Пятая Кубанская археологическая конференция. Краснодар, 2005. С. 44. 80]. 

Anlaşılan Şakrak, Taman’dan Azak’a (Tana’ya) giden yolu kontrol ederek, Altınordu nüfuzunun yalnızca Doğu Azak sahilinin bozkır sektöründe bir müstahkem mevkii olmakla kalmamış, aynı zamanda Çerkesya üzerindeki askeri-idari kontrolü de icra etmişti. Şehrin var oluş süresi tahminen XIII. yüzyılın son 10 yılı ile 1364 arasıdır. Şehrin varlığının “Büyük Kargaşa”nın ve Cuçiler devletinin dağılış sürecinin başlangıç fazında sona ermiş olması dikkate değer¹. Altınordu’nun Çerkesya üzerindeki kontrolünün total bir karakter taşımadığını ve başında büyük prensin bulunduğu yerel siyasi hiyerarşiyle bir arada var olduğunu unutmamak lazım. Böyle bir prens bölgedeki (Şakrak, Tana, Solhat) hanlık naibiyle müzakereler yapabilir ve önemli ölçüde kendi siyasi istikametini takip edebilirdi. İ.E. Tunmann’ın ifadeleri dolaylı olarak buna tanıklık etmektedir: “Tsihlerin prensi Ferzaht (Versacht, ein Furst der Zichen), 1333 yılında Roma kilisesine katıldı ve bu halkın ülkesinde 1349 yılından itibaren Taman’da (Matriga) Katolik Başpiskoposluğu, Siba ve Lukuke’de (Syba und Lukuk) Katolik Piskoposlukları ihdas edildi.”² Siba’dan, Batı Kubanötesi’nde bulunan feodal Sobay mülkünü (Barbaro tarafından 100 yıl sonra tespit edilen), Lukuk’tan da Kopa veya Laçikopa’yı, Kopa’nın (ileride Osmanlı’nın Temryuk’u olacak) merkezde bulunduğu Azak kıyısı düzlüğü ve Kuban’ın sağ yakası bölgesini anlamak lazımdır. İ.V. Volkov’un gözlemlerine göre Laçikopa, bu döneme ait olup incelenmiş olan iki ören yeriyle kıyaslanabilir; Prorvenskiy1 yerleşimi ve Sladkovskiy çatalındaki yerleşimler⁴. Araştırmacılar, her iki yerleşimin de Adigelere ait olduğu kanaatindedirler⁵. İ.V. Volkov, bölgedeki bu ve diğer anıtları ardında bırakan nüfusun defin tarzının G. Interiano tarafından 1500 yılı civarında tasvir edilen defin tarzıyla benzerliğine işaret etmiştir (Волков И. В., Лопан О. В. Работы на городище Ангелинский Ерик и возможности локализации золотоордынского города Шакрак//Пятая Кубанская археологическая конференция. Краснодар, 2005. С. 43–46. 2 Тунманн. Крымское… С. 65; Die Taurische… P. 1274. 3 Хотко С. Х. Черкесские княжества в XIV–XV веках: вопросы формирования и взаимосвязи с субэтническими группами//ИСОМ. 2016. Т. 8. № 2/1. С. 53; Волков И. В. О локализации… Ч. 2. С. 4–5. URL: http://nasledie-journal.ru/ru/journals/64.html 4 Волков И. В. О локализации… Ч. 2. С. 5, 12–13. URL: http:// nasledie-journal.ru/ru/journals/64.html 5 Там же. 81).  

1327-1332 yılları arasındaki Altınordu-Çerkes anlaşmazlığı da, Çerkesya’nın Altınordu bünyesi içindeki özerk statüsünü ortadan kaldırmadı ve Adigelerin Kuban deltasının ekonomik olarak en önemli bölgesinden kovulmasıyla sonuçlanmadı¹. Dolayısıyla Adigeler arasında veba pandemisinin ilk kurbanları, Kuban’ın sağ yakasına ve Azak kıyısı sığlıklarına yerleşenler olacaktı. Adigeler “Kara Ölüm”e rağmen çok önemli bir şehir ve liman olan Matrega’yı ellerinde tutabildi ve tam da pandemi zirvedeyken (1349) Roma Papası (Avinyonlu) buraya bir başpiskopos gönderdi. Yani, Çerkesya’nın batı bölgeleri en fazla dışa açık yerlerdi, salgın hastalıkların yayılması açısından en riskli arazi idi. Bu temas bölgesi, sığlıklar ve adaların oluşturduğu bir ağ şeklindeki Kuban ağzı civarında tespit edilmiştir. Kuban deltası 4.300 km²’lik muazzam bir alanı kapsar, bunun 1.500 km²’si sığlıklardan oluşur². Coğrafi konumu ve çeşitli ekonomik faaliyetlere uygun koşulları itibariyle bu bölge her zaman Kuzeybatı Kafkasya’nın otokton halkını kendine çekmiştir. Ayrıca burası, şu veya bu ada halkının karantinaya alınmasına ve izole edilmesine müsaitti. Ada sakinleri, kendi tekneleriyle geçici olarak tehlikeli bölgeyi terk edebilir ve hastalığın bulaşmadığı bölgelere sığınabilirlerdi. 1346-1353 yıllarında Şakrak’ın vebadan etkilenmiş olması gerekir ve çok muhtemeldir ki veba demografik ve ekonomik potansiyeli sarsmıştır. Tabii, Şakrak’ta ve çevresindeki göçer nüfusun ölüp de Çerkeslerin sağ kalması söz konusu değildir. Salgının herkesi aynı şekilde biçtiği açıktır. Ama ölen Çerkes nüfusun yeri, ki bir kısmı gerçekten de adalarda ve sığlık aralarındaki kara parçalarında sağ kalabilmiş olabilir, kısa süre sonra Batı Kubanötesi’nden çıkan yeni bir nüfus tarafından doldurulmuştur. Türki nüfus da ancak Saray’da alınan idari tedbirler neticesinde ihya edilmiş olmalı. Zira pandemi tüm Altınordu sahasını tutmuştu ve özellikle şehir merkezlerine büyük darbe vurmuştu, dolayısıyla görünen o ki, Altınordu yönetimi Şakrak’ı yeniden canlandırmayı düşünebilecek durumda değildi [Голубев Л.Э. Военная экспансия хана Узбека на Северном Кавказе и адыгское сопротивление ей (1327–1335 гг.)//Интеграция науки и высшего образования в социально-культурной сфере. Вып. 4. Краснодар, 2006. С. 376–379. 2 Борисов В.И. Реки… С. 30. 82]. 

Böylelikle “Kara Ölüm”, Doğu Azak sahilini Çerkeslere teslim etti. “Ticaret Rehberi” adlı broşürün yazarı Floransalı bir tacir ve devlet adamı olan Francesko Pegolotti (1335-1343) Azak Denizi’nin doğu kıyısındaki limanları Zihya’ya (Zecchia) ait sayıyordu¹. “Yukarı Çerkesya” (Galonifonttibus, 1404), “Çerkesya stepleri” (Kontarini, 1477) gibi ibareler boy göstermeye başlıyor². XV. yüzyılın 70’li yıllarında Çerkesler (Zihler) Venedik Tana’sının doğrudan komşuları olarak gösteriliyor³. Savaş, kaos, açlık, veba pandemisi ve muhtemelen diğer bulaşıcı hastalık pandemileri esir talebini artırmıştı. İşgücü, asker, kadın ihtiyacı vardı. B.Z. Kedar, “İnsansızlaşmanın, doğal olarak işgücüne acil ihtiyaç duyan İtalya şehirlerine Karadenizli köle ihracını teşvik ettiğine” dikkat çekiyor. Ve keza “Mısır’ın Memluk ordusu da periyodik veba ataklarıyla çok zayıflamıştı ve bunun sonucunda sultanlar Cenevizli tedarikçilerinden kayıpları telafi etmek için köle asker sevkıyatını hızlandırmalarını istediler”⁴. Çok sayıda Kahire kaynağı, şüpheye yer bırakmayacak şekilde, Suriye-Mısır Memluk sultanlığı nüfusunun pandemiden feci şekilde etkilendiğini gösteriyor. A. Raymon, “An-Nasır Muhammed’in parlak ve barış içinde geçen iktidarının ardından, birkaç yıl sonra Mısır’ın, felaket derecesinde bir demografik kriz yaratan 1348 yılı büyük veba pandemisiyle sarsıldığına” işaret ediyor (Francesco Balducci Pegolotti. La Pratica… P. 54–55. 2 «Libellus de Notitia Orbis»… P. 107; Барбаро и Контарини о России. С. 220. 3 ASLSP. Vol. VII. Parte I. P. 780. 4 Kedar B.Z. Merchants in Crisis. Genoese and Venetian Men of Affairs and the Fourteenth-Century Depression. Yale University Press, 1976. P. 14. 83). 

“Ülke gerilemeye başladı, Timur’un Suriye’yi istilasıyla da çöküş zirveye ulaştı”¹. D. Ayalon, P. Holt, A. Polyak ve diğer tanınmış Memluk Mısırı uzmanları, Türki Memluk sayısının azalmasında “Kara Ölüm”ün ciddi bir rol oynadığı kanaatindedirler². Buna karşılık Çerkes Memlukları, Memluk ordusunda kalabalık bir grup oluşturdu ve liderleri emir Barkuk-Al- Çerkasi 1376 yılında çocuk yaştaki Kalaunid sultanının saltanat naibi olarak iktidara geldi ve 1382 yılında kendisi sultan oldu. Al-Qalqaşandi, Deşt-i Kıpçakı anlatırken şöyle diyor: “Günümüze gelince, Çerkes soyundan Sultan al-Malik az-Zahir Barkuk iktidara geldikten sonra, kendi soyundan Memlukları almayı tercih etti. O zaman Mısır ülkesinde Türki Memlukların sayısı azaldı, yani bunların kalıntıları ve torunlarından çok azı hayatta kaldı”. Al-Qalqaşandi, Çerkesya’yı anlatırken sultanın icraatına daha mesafeli durarak, Çerkeslerin Mısır ordusunda çoğunluğu teşkil ettikleri olgusunu şöyle açıklıyor: “Çünkü Mısır’a taşınan kölelerin çoğu onlardandır.”³ Yani, Çerkeslerin Mısır’da güçlenmesi, çağdaşları tarafından hem Sultan Barkuk’un güttüğü politikayla ve hem de köle pazarını ve son hesapta tüm Memluk seferberlik sistemini doğrudan etkileyen Altınordu’nun demografik durumuyla açıklanıyor. Kuzeybatı Kafkasya, vebanın yerleşik olmadığı bir bölgedir. Anlaşılan, Çerkeslerin “Kara Ölüm”den tahminen daha az kayıpla kurtulmalarını sağlayan esas faktör, veba taşıyıcılarının hemen hiç mevcut olmayışı idi [Raymond A. Cairo. City of History/Transl. by W. Wood. Cairo, 2001. P. 138. 2 Neustadt D. (Ayalon D). The Plague and Its Effects upon the Mamluk Army//Journal of the Royal Asiatic Society. L., 1946. P. 67–68; Holt Р.М. The Age of the Crusades. The Near East from the Eleventh Century to 1517. L., N.-Y., 1993. P. 124; Поляк А.Н. Новые арабские материалы позднего средневековья о Восточной и Центральной Европе//Восточные источники по истории народов Юго-Восточной и Центральной Европы. М., 1964. С. 50. 3 Григорьев А. П., Фролова О. Б. Географическое описание Золотой Орды в энциклопедии ал-Калкашанди//Историография и источниковедение истории стран Азии и Африки. Вып. XVIII. СПб., 1999. С. 71, 74. 84]. 

Önde gelen Rusya veba uzmanlarından M.P. Kozlov’un monografisinde, vebanın doğadaki kaynaklarına dair bölümde Kuzeybatı Kafkasya’nın adı hiçbir bağlamda geçmiyor. 15 çeşit dağ sıçanının yayılma sahaları sayılırken, ne Kuzeybatı Kafkasya’nın ve ne de Kuzey Kafkasya’nın adı geçiyor. Sincaplar arasında bilinen yerleşik veba bölgeleri haritasında da, ki sınır tam Kuma–Manıç çanağı üzerinden geçer, aynı manzara vardır. Veba taşıyan sincap, Merkezi Kafkasya’ya doğudan, genellikle güney yamaçtaki dağlar üzerinden ulaşır. Kuzeybatı Kafkasya, bu hastalığın çok önemli bir taşıyıcısı olan çöl faresinin Avrasya’daki aktivite haritasının da kesin olarak dışındadır. Çöl faresi üzerinden veba etkisi, Kalmıkya’yı, Astrahan vilayetini, Azerbaycan’ı kapsar. Sonuncu “katil” şöhretli taşıyıcı da, Microtus arvalis, yani bildiğimiz tarla faresidir. Atlantik’ten Baykalötesi’ne kadar aktiftir, ama Kafkasya’da “veba kaynakları”, Kafkasötesi yaylasında Ermenistan ve Azerbaycan’da ve Doğu Kafkasya dağlarında da Dağıstan sınırları içerisinde yayılmıştır. “SSCB topraklarında ortaya çıkarılan doğal veba kaynaklarının sınıflandırılması” tablosunda, Kuzeybatı Kafkasya yoktur. Veba taşıyıcılarının hareket sahası Karaçay ve Balkarya boğazlarına dayanır. Buralar; Svanetya, Tuşetya, Osetya ve Çeçenistan’la birlikte Merkezi Kafkasya doğal veba kaynakları olarak adlandırılan hattı oluşturuyordu¹. N.K. Vereşçagin, “Dağ sincabının yüzyılımızda (XX. yy-S.H.n.) en batıdaki kolonisi, Uçkulan’ın ve kollarının boğazlarında yer alıyordu. Uçkulan’da en yüksekteki koloni, Mahar’ın ve Calpa-Kol’un mansablarının biraz altındaydı. Aşağı tarafta sincap, Hudes’in mansabından öteye geçmemişti” [Козлов М. П. Чума (природная очаговость, эпизоотология, эпидемические проявления). М., 1979. С. 41, 79–80, 87–88, 92, 94–95, 105–106. 2 Верещагин Н. К. Млекопитающие Кавказа. М., 1959. С. 286. 85]. 

M.P. Kozlov’un gözlemi son yıllarda yapılan tüm araştırmalarla doğrulanmaktadır. Y.S. Kotenev şu tespitte bulunuyor: “Günümüzde Kuzey Kafkasya sahasında beş aktif doğal veba kaynağı var (Merkezi-Kafkas’ın yüksek dağlık bölgesi, Terek-Sunja bölgesi, Dağıstan düzlük-etek bölgeleri, Hazar kıyısının kumluk bölgesi, Doğu-Kafkas yüksek dağlık bölgesi.”¹ G.V. Trufanov’a göre: “Merkezi-Kafkasya doğal veba kaynağı 1971 yılında ortaya çıkarılmıştır. Sonraki yıllarda çeşitli profildeki uzmanların (epidemiyologlar, biyologlar, parazitologlar, bakteriyologlar) araştırmaları sonucunda, kaynağın tek donörlü olduğu, vebanın esas taşıyıcısının dağ sincabı (Citellus musicus musıcus Menet, 1832) olduğu ve kaynağın monovektör (tek taşıyıcılı-ç.n.) -esas taşıyıcı pire-(Citellophilis tesquorum ssp.) karakterde olduğu tespit edilmiştir. Esas taşıyıcının habitatının arazinin enzootikliğiyle (belli bir doğal çevreye özgü hastalık –ç.n.) örtüştüğü gösterilmiştir.”² 

Altınordu döneminde Adigelerin iaşe sisteminin gelişimi; bizzat doğa tarafından Kuzeybatı Kafkasya’nın en etkili veba taşıyıcılarının geniş habitatı dışında tutulmuş olması keyfiyeti, çok önemli bazı faktörler tarafından da destekleniyordu: 1) Adigelerin yerleşim alanlarının arazi özellikleri (Büyük Bozkır çeperindeki dağlık-ormanlık “ada”); 2) Vitaminler ve yeri doldurulamaz aminoasitler bakımından zengin gıda kaynakları, dengeli bir beslenme sağlıyor ve açlık olasılığına imkân vermiyordu.  

Oysa vebada en fazla kayıp veren, açlıktan zayıflayan nüfus oluyordu. Çerkesya’nın XIV. yüzyıldaki demografik istikrarının nedenlerinden biri, üretim ekonomisinin, öncelikle de tarımın yükselen bir gelişim eğrisi çizmesiydi. Toprak-iklim şartları, bir kısmı dış pazarlara ihraç edilen önemli miktarda tahıl üretimine imkân veriyordu. Memluk sultanı an-Nasir Muhammed’in sekreteri, ansiklopedist âlim Al-Umari (1301-1349), Altınordu’ya tabi sahalarda tarımın ciddi gelişim gösterdiğinin altını çiziyor: “Bu devletin sultanının (Uzbek han kastediliyor-S.H.n.) ordusu Çerkeslerden, Ruslardan ve Yaslardan oluşur. Bunlar kalabalık, mamur şehirlerin ve bereketli ormanlık dağların insanlarıdır. Buğday yetişir, bereket fışkırır, ırmaklar akar ve ürün elde edilir… Bu ülke itaat altına alınmadan önce her tarafı işlenmişti. Şimdi o ziraatın kalıntıları belli oluyor. Burada üzüm, nar, ayva, elma, armut, kayısı, şeftali ve ceviz yetişir. Bunlar eskiden dikilenlerdir. Velhasıl, yok olan çok şeye rağmen dağlarda ve mevcut şehirlerde hâlâ pek çok şey var [Ал-Умари (1301–1349), ученый-энциклопедист, секретарь мамлюкского султана ан-Насир Мухаммеда, подчеркивает 1 Котенев Е. С., Дубянский В. М., Волынкина А. С., Зайцев А. А., Куличенко А. Н., Кравцова С. Л. История эпидемий чумы на Северном Кавказе и современный эпидемический потенциал природных очагов чумы//Медицинский вестник Северного Кавказа. 2016. Т. 11. № 4. С. 613. 2 Труфанов Г. В. Экологическое обоснование методов регуляции численности суслика и его блох в Центрально-Кавказском очаге чумы. Автореферат диссертации на соискание ученой степени кандидата биологических наук. Ставрополь, 1996. С. 3. 86]. 

“Şehirlerde bol miktarda sebze, şalgam, turp, lahana vs. yetiştirilir. Çerkes, Rus ve Yas şehirlerine gelince, bunlarda bu şeyler pek boldur. Hoş lezzetli, keskin olmayan beyaz bal çoktur.”¹ “Çerkes şehirleri” ifadesinden sadece Matrega ve Kopa’yı değil, Şakrak’ı da anlamak lazımdır. Öncelikle söz konusu olanın Çerkesya olduğu, meyve cinsleri listesi ve Kuzeybatı Kafkasya’nın sahil bölgelerine has olan beyaz (“taş” balı” denilen) baldan bellidir². Karadeniz Havzası’nda İtalyan izi arayan uzmanlar, kolonilerin –kuruldukları günden mevcudiyetlerinin son günlerine kadar– tüm gerekli gıda maddelerini yerel halktan satın aldıklarına işaret ediyorlar. Bu yerli halklar listesinden Adigeleri ayırmak mümkün değildir. 1268 yılında Zihlerin adı ilk defa Venedik’e buğday ihraç edenler arasında geçiyor³. M. Balar ve S.P. Karpov, Zihya’nın Kefe, Güney Karadeniz sahil havzası ve hatta Konstantinopolis için bir buğday ambarı ve gıda kaynağı olarak önemine işaret ediyor [СМОИЗО. Т. I. С. 213, 234. 2 История народов Северного Кавказа с древнейших времен до конца XVIII в. М., 1988. С. 226. 3 La Cronaca Veneta detta altenate di autore anonimo, in latino, preceduta da un commentario del prof. Antonio Rossi e La Cronaca dei Veneziani del Maestro Martino da Canale nell’ antico francese colla corrispondente versione italiana del conte Giovanni Galvani. Volume Unico. Firenze, 1845. P. 651, 654. 4 Balard M. La Romanie génoise… Vol. 1. P. 399, 461; Карпов С.П. Торговля зерном в Южном Причерноморье в XIII–XV вв.//ВВ. Т. 50. С. 29. 87]. 

Venedikli diplomat İ. Barbaro XV. yüzyıl ortasında Çerkeslerin refah seviyesine dikkat çekmişti: “O ülkede buğday çok, keza et ve bal da, ama şarap yok.”¹ Buğday ve genel olarak gıda bolluğu teması, takip eden yüzyıllardaki Çerkesya anlatımlarına sıklıkla refakat ediyordu. 1551 yılında Remmal Hoca, Hatukay köylerindeki gıda maddesi stokunu vurguluyordu. Onun gözlemine göre binlerce kişilik han ordusu burada iki aydan uzun süre beslenebilirdi². Özellikle Kafkas savaşı sırasında bu tür haberler sıklıkla duyuluyordu. Beloreçensk istihkâmındaki askerlerin komutanı Albay Henning, Kafkas hattı sağ cenah komutanı Tuğgeneral Debu’ya (1856) yazdığı raporda Gabukay ve Tatarhabl adlı iki Bjeduğ köyünün yok edildiğini haber veriyor: “İki köyde yüzden fazla hane var, ambarlarında muazzam miktarda çeşitli cins tahıl depolanmış, bu kadarına ancak çok girişimci bir tarım toplumunda rastlanabilir.”³ Çerkesya’nın batı bölgelerinin halkı endüstri ölçeğinde balık avcılığı ve işlenmesiyle iştigal ediyordu. Mezarların defin envanterinde en yaygın olan malzeme balıkçılık gereçleri, kancalar ve ağırlıklardır⁴. Balığın deltada ve Kuban’ın orta havzasında yaşayan halk için çok önemli bir gıda kaynağı olduğundan emin olabiliriz. Interiano bu keyfiyete işaret etmişti: “Onların gıdası esas olarak eskiden Strabon’da adlandırıldığı gibi halen antice olarak adlandırılan balıktır, ki aslında bu, büyük ve küçük boylu mersinbalığıdır.”⁵ Pandeminin en fazla zarar verdiği Batı Avrupa’da Hollanda halkının beklenmedik şekilde daha az kayıp verdiği biliniyor. “Avrupa Tarihi”’nin yazarları bu bağlamda “Hollanda’nın geleneksel olarak tahıldan ziyade balık tüketen kıyı bölgeleri halkında ölüm oranının o derece yüksek olmadığına (Avrupa ortalamasına göre–S.H.n.)” işaret ediyorlar (Барбаро и Контарини о России. С. 153. 2 Tārih-i Sahib Giray Hān. Histoire de Sahib Giray, khan de Crimée de 1532 à 1551: edition critique, traduction, notes et glossaire. Dr. Özalp Gökbilgin. Ankara, 1973. P. 259. 3 РГВИА. Ф. 13454. Оп. 6. Д. 1090. Л. 12 об.– 13. 4 Голубев Л. Э. Адыги в XIII–XV веках. С. 128–129. 5 АБКИЕА. С. 51. 6 Альдебер Ж. и др. История Европы. С. 168. 88). 

Nüfusu zayıflatan önemli faktörlerden biri, kronik yetersiz beslenme idi. Mesela İngiltere’de demografik kriz daha “Kara Ölüm”den önce, sık sık maruz kalınan açlık nedeniyle başlamıştı. F. Braudel, Cenova’nın Karadeniz Havzası’ndaki ‘factoria’ları (Ortaçağda İtalyanların Karadeniz sahilinde kurdukları bir nevi serbest ticaret merkezleri–ç.n.) ortadan kalktıktan sonra gıda teminiyle ilgili durumu yansıtan ilginç bilgiler veriyor: “6 Kasım 1572’de Giovanni Andrea Doria, Don Huan de Austria’ya (John of Austria–ç.n.) şunları yazıyor: ‘Majestelerinin bilmesi gerekir ki, Cenova arazisinde buğday yetiştirilmediğinden dolayı (tarafımızdan tırnak içine alınmıştır–S.H. n) ve diğer yiyecek stokları yetersiz olduğu için, burada pek çok insan, sadece dağlarda değil, şehirlerde de fakirlik içinde yaşıyor. Fakirler bütçeyi zor denk getiriyor, özellikle kışın, ekmek yetersizliğine bir de sıcak giysi ihtiyacı ekleniyor, ama para kazanma imkânı yok. Böylelikle -diye sona eriyor mektup- bu bahar Cenova’da 10 galyot için gönüllü köle kürekçi bulmak mümkün olur.’ İşte, bankalar şehri Cenova’ya dair ölümcül gerçekler.”¹ Netice olarak, “Ekim alanlarının sınırlı olması dolayısıyla Akdeniz Havzası her zaman açlığın kıyısında bulunuyor”². Kuzeybatı Kafkasya arazisinde, nüfus istikrarını önemli derecede temin eden bir faktörler demeti devredeydi: Doğal meyve stoklarının (elma, armut, kestane vs.) inanılmaz yoğunluğunun yanında, müstesna toprak-iklim özellikleri; ormancılık ve orman-bahçe ekonomisi sistemlerine dayanan gelişmiş bir iaşe sistemi; vitamin bakımından zengin bir beslenme. Bundan başka, nüfus istikrarını, önemini şimdilik ancak tahminle değerlendirebileceğimiz başka diğer ekonomik ve gıdasal faktörler de etkilemiş olabilir. Mesela bunlardan biri, keçi üreticiliğinin gelişimidir. Bu asırlarda, Çerkesin sürüsündeki temel hayvan ta XIX. yüzyıl ortasına kadar keçi idi³. Keçi sütü ve etinin çeşitli uyarıcılara karşı organizmanın istikrarını destekleyen yüksek besleyici ve tedavi edici değerde olduğu biliniyor. Keçi ürünlerinin bu özelliklerinin Adigeler tarafından ampirik düzeyde anlaşıldığı tahmin edilebilir.  

Bir Adige atasözü şöyle der: “Мэл зыхэва нэхърэ бжэн зыхэпкIа” (Koyunun piştiği et suyundansa, içine keçi atlamış et suyu yeğdir). 

M.Y. Wunarokov şu hususa işaret ediyor: “Adigelerin etnik habitatının doğal-iklimsel özellikleri, çok eski çağlardan beri buralarda, istikrarlı bir polistrüktürel hammadde temelli ve geniş ölçüde üzerinde çalışılmış yemek çeşitleriyle geleneksel beslenme sağlayan simbiyotik bir ekonomi oluşmasına yardım etmiştir” (Бродель Ф. Средиземное… Ч. 1. С. 352. 2 Там же. С. 338. 3 Хан-Гирей. Записки… С. 261; Лапинский Т. Горцы Кавказа… С. 58–59; Калоев Б.А. Скотоводство народов Северного Кавказа. С древнейших времен до начала XX века. М., 1993. С. 49–51. 89). 

Bir o kadar önemli bir husus da şudur: “Adige bahçeciliğinin cins yapısı, tüm yıl boyunca taze meyve tüketimine imkân veriyordu.”¹ Bulaşıcı hastalıklara karşı alınan önlemler (karantina, aşı) ve hijyen algısı. Adigelerin unu muhafaza etmemeleri ve tahılları büyük ölçekli öğütmemeleri çok önemlidir. Her defasında evin hanımı paste için veya bir-iki günlük, maksimum bir haftalık ekmek için, el değirmeninde biraz un öğütürdü. Dolayısıyla kemirgenler una ulaşamazdı ve un, hastalık kaynağı olmazdı. Ülke içinde tahıl ancak bir veya birkaç bölgede kıtlık olduğunda bir yerden bir yere nakledilirdi. Bilindiği gibi, her mıntıka, kendi sınırları içerisinde üretilenle yetinirdi. Ve burada, söz konusu olan doğal ekonomi değildi, zira Adigeler tahılı dış ülkelere satarlardı. Çerkesya herhalde, hiçbir zaman tahıl ithal etmemiş, ama her zaman ihraç etmiştir. Vebaya en çok maruz kalanlar, tam da buğdayı dışarıdan temin eden ülkelerdi. Liman şehirlerindeki tahıl ambarları, hastalığın ikinci atak yapması için en müsait kaynaktı. Adige ekonomisinde tahıl, doğrudan direkler üzerine değil, büyük düz taşlar üzerine konan serenderlerde muhafaza edilirdi. Böylelikle tahıl ambarına kemirgenlerin girebilmesinin önü alınmış olurdu. Çerkeslerin ziraat deneyimini araştıran V. Borisov şöyle yazıyor: “Ambarları 1.5-2 arşın boyunda yüksek direkler üzerine oturturlar, her direğe geniş ve ince taş levha konulurdu. Bu levhalar İngiltere’de kemirgen girişini önlemek için dokurcun mesnet direklerine takılan pik döküm çıngırakların yaptığı işi yapardı.”  

Taitbout de Marigny 1820 yılında, Pşada’lı bir tlekotleş olan Mehmed İndaroko’nun (Çupako), Anadolu’dan taşınan vebadan korunmak için kendi arazisinde karantina ilan ettiğini yazıyor². Çerkesler yalnız karantina uygulamakla kalmazlar, büyük gruplar halinde bir araya gelmemek için zirai çalışmalara da ara verirlerdi. Mesela, Çepsin Koyu’nda J. Bell, Çerkes sahilinin güney kısmına nakletmek üzere yapılan bir tahıl yüklemesini izlemişti: “Koyda, yiyecek yükleyen büyük bir sandal vardı, geçen yıl dışarıdan taşınan veba nedeniyle arazisi işlenmeyen güney bölgelerine taşıyacaktı.”³ Adigelerin geleneksel tıbbı, çiçek gibi tehlikeli bir salgın hastalıkla mücadelede ampirik yolla benzersiz bir tedavi yaratmıştı (Унарокова М. Ю. Флористический элемент в системе питания адыгов//Этюды по истории и культуре адыгов. Майкоп, 1998. С. 131–132. 90). 

Claude Adrien Helvetius şöyle yazıyor. “Kendi güzelliğini veya kızlarının güzelliğini korumak için kendisine çiçek aşısı yapmaya cesaret eden o havai Çerkes kızına ne çok şey borçluyuz! Çiçek aşısı kaç çocuğu ölümün pençesinden çekip aldı! Herhalde dünyaya bu kadar iyiliği dokunan ve onun minnetini kazanan bir manastır kurucusu yoktur.”⁴ Avrupa’da ilk kurtarılan çocuklar arasında, kral hanedanlarının çocukları vardı. Helvetius’un verdiği bilgiler, Çerkesya’yı 1711 yılında ziyaret eden Fransız diplomatı Aubry de la Motraye tarafından da teyit ediliyor [Борисов В. Сельскохозяйственные очерки Восточного берега Черного моря (Черноморский округ Кубанской области)//Земледельческая газета. 1873. № 41. С. 641. 2 Мариньи Т. де. Поездки в Черкесию/Пер. с франц. К.А. Мальбахова. Нальчик, 2006. С. 151. 3 Бэлл Дж. Дневник… Т. 1. С. 95. 4 Клод Адриан Гельвеций. Сочинения в двух томах. Т. 1/Сост., общ. ред. и вступит. статья Х.Н. Момджяна. М., 1975. С. 255. 5 АБКИЕА. С. 142–144; A. de la Motraye’s travels through Europe… Vol. II. P. 74–75. 91]. 

Çiçek hastalığı tarihi araştırmacısı S. Ridel, bu metodun Avrupa’ya Türkiye üzerinden ulaşmış olabileceğine işaret ediyor: “Aşılama muhtemelen, XVIII. yüzyılda Avrupa’da uygulanmaya başlamadan çok önce Afrika, Hindistan ve Çin’de kullanılıyordu. 1670 yılında Çerkes tacirler aşılama usulünü Osmanlı İmparatorluğu’na getirdiler. İstanbul’daki sultan hareminde, efsanevi güzellikleri dolayısıyla çok rağbet gören Kafkasyalı kadınlar, daha çocuk yaşta vücutlarının yara izi belli olmayan yerlerinden aşılanıyorlardı. Bu kadınlar da aşılama uygulamasını Babıâli sarayına getirmiş olmalıdırlar.”¹ Burada incelenen dönemde Çerkes nüfusun hijyen kurallarına uyması meselesinin analizi için elimizde anlatım şeklinde veriler yoktur. Ama eğer retrospektif metodu kullanırsak, ortaçağ Çerkes nüfusunun konut, yatak ve yemek pişirmede temizlik açısından yüksek standartlara uyduğu konusunda bir dereceye kadar fikir sahibi olabiliriz. Diğer taraftan, hijyen konusunda yüksek standartların topluma aşılanmasının, İslam’ın günlük yaşam normlarının yaygınlaşmasıyla atbaşı gittiğini kabul etmek lazım. Temizlik teması Avrupalı gezginlerin notlarında mutlaka gündeme geliyor. Motraye, Janey Prensliği’nde bir Çerkes ailesindeki ilk gecesini şöyle anlatıyor: “Yatak, birbirine dikilen ve yerde birbiri üzerine yayılan çeşitli koyun postlarından oluşuyordu; bunlardan bazıları döşek, diğerleri de yorgan vazifesi görüyordu. Yastık, içine yün doldurulmuş, kafamı koyacağım yerde beyaz, kare bir bez parçası dikilmiş pamuklu bezdendi. İyi uyudum ve kalkar kalkmaz hemen yatağı kaldırdılar ve boyacıların çitlerine benzer bir şeyin üzerine astılar. Çerkeslerin bu temizliği ve yataklarını her gün havalandırma âdetleri o derecede ki, yataktan kalktıktan sonra yerde hiçbir serili yatak kalmaz.”² Çerkeslerde mutlaka uyulması gereken bir hijyen şartı, yolcunun giysilerinin kontrol edilmesi, temizlenmesi ve yıkanması kuralı idi [Riedel S. Edward Jenner and the history of smallpox and vaccination//Proceedings (Baylor University Medical Center). 2005. Vol. 18 (1). P. 22. 2 Абкиеа. С. 133. 92]. Ayaklarla ilgili son prosedür, evin çocukları tarafından tamamen bir emri uygular gibi yerine getirilirdi¹. Interiano’ya göre “Kızlar her misafirin üzerinde büyük bir nezaketle pire ve diğer haşaratı ararlar.”² Böylelikle hijyenik prosedür, üstelik konuk odasına yerleştirilen misafirin karşılanmasıyla ilgili protokole dahil edilmiş oluyordu: “Dışarıdan gelenler için özel evleri var.”³ Bu durum yabancıyı dikkatlice incelemeye ve bulaşıcı bir hastalığı olup olmadığını anlamaya imkân veriyordu. Kabardey’i 1793 yılında ziyaret eden Peter Simon Pallas, onlarda, tam da Miller’in XX. yüzyıl başında tarif ettiği şekliyle, tuvaletin mevcut olduğuna işaret ediyor⁴. “Köylerinde ve evlerinde çok temiz yaşarlar -diye yazıyor Pallas-, giysilerinin ve yiyeceklerinin temizliğine de dikkat ederler.”⁵ Abzehya’yı 1860 yılında ziyaret eden A.O. Mahviç-Maskeviç, bir evde bulunan yatak takımı sayısının 50’yi bulduğuna işaret ediyor⁶. Velhasıl, Altınordu’nun ve Kuzey Avrasya’nın tarihinde bir çağın kapanış sınırı olan “Kara Ölüm”, Çerkes tarihinin gelişimine çok önemli bir etki yaptı. Öyle görünüyor ki, Adige habitatı çerçevesindeki demografik artış, daha XII. yüzyılda başlamış ve Moğol fethi sırasında kesintiye uğramamış. Çerkesya, Moğol üst iktidarı altında, “onun sayesinde ve ona rağmen” formülüne göre gelişmiş. Herhalde Cuçi hanları Çerkes askeri potansiyelinin Kafkasya bölgesindeki iktidarları için bir tehlike teşkil etmeyip imparatorluk ordusu içinde çok yararlı olabileceklerine, günlük yaşama bakarak ikna olmuşlardı. Dikkatlerin İlhanlılara karşı koymaya odaklanması, Adige habitatını, demografik ve ekonomik kaynak biriktirmeye imkân veren bir yarı bağımsız durumda bırakmıştı. Uzbek Han zamanında cereyan eden askeri ihtilaf, tahminimize göre, Çerkeslerin askeri gücünün artması yüzünden çıkmıştı (АБКИЕА. С. 131. 2 Там же. С. 51. 3 Челеби Э. Книга… Вып. 2. С. 61. 4 АБКИЕА. С. 219; Миллер А. Черкесские постройки//Материалы по этнографии России. Т. II. СПб., 1914. С. 76–77. 5 АБКИЕА. С. 219. 6 Махвич-Мацкевич А. О. Абадзехи, их быт, нравы и обычаи//Народная беседа. СПб., 1864. Кн. 3. С. 1–2. 93). 

Çok muhtemeldir ki, Altınordu’nun amacı, Çerkesya’daki doğrudan kontrolünü genişletmekti, han iktidarının dayanak noktası da Doğu Azak sahilindeki Şakrak şehri idi. XIV. yüzyıl ortasında Altınordu, veba pandemisi tarafından yok olma sınırına getirilmişti ve böylelikle yerel ölçekli amaçlar güden mütevazı Çerkes yayılması, imparatorluk merkezi tarafından dizginlenemez olmuştu. XIV. yüzyılın ikinci yarısında Çerkes alanının genişlemesi, yüzyılın ilk yarısında Türki nüfus tarafından sağlam şekilde kolonize edilmiş gibi gözüken araziye doğru olmuştu. Timur istilasından sonra Çerkesler göç etmeye ve tarıma uygun Merkezi Ön Kafkasya’ya (Kabardey) yerleşmeye başladılar. Ubıh ve Abazin topraklarının Gürcü kontrolünden ve nüfuzundan kesin olarak kopmuş bulunduğu Karadeniz sahiline doğru da eşzamanlı bir Çerkes genişlemesi cereyan etmekteydi. Çerkes gruplarının Kırım’da ve Dnyeper boyunda ortaya çıkışlarına dair bilgiler XIV.-XV. yüzyıllara aittir ki dolaylı olarak Kubanötesi’nde ezeli Adige etnogenez sahasının demografik olarak dolup taştığına işaret eder. Nihayet, “Kara Ölüm”den hemen sonraki dönemde Çerkes Memlukların sayısı artar (Türki Memlukların sayısı hızla azalırken). Çerkesya XV. yüzyılda Mısır ordusu için askeri köle toplama merkezi haline gelir. Açıktır ki, genç nüfusun devamlı olarak dışarıya akışının Çerkesya’nın demografik ve ekonomik durumunu olumsuz olarak etkilememesi mümkün değildi. Ama bu göç kanalını, hayatta kalabilmiş Adige etnosunun yükselen trendinin dolaylı ama yeterli derecede bariz bir kanıtı olarak -ele alınan problem çerçevesinde- vurgulamak önemlidir. Başka bir kanıt da, XV. yüzyılda Çerkes kölelerin, Rus ve Tatarlarla birlikte, Batı Akdeniz Havzası pazarlarındaki Doğu kökenli ana köle kitlesini teşkil etmeleridir. Bazı dönemlerde Çerkes köleler Cenova’daki tüm Doğulu kölelerin yarıdan fazlasını teşkil ediyordu. Dolayısıyla, eğer pandemi Çerkes nüfusuna zarar verdiyse bile, çabuk toparlandıklarını ve ezeli barınma sahalarının sınırları üzerinde yayılmaya başladıklarını, ihtiyatla da olsa iddia edebiliriz. XVI. yüzyılda Çerkesya, bünyesinde bir sıra komşu araziyi ve halkları entegre etmiş bir entite olarak Kuzey Kafkasya’nın en büyük ve en yoğun nüfuslu ülkesi oluyor. 1346-1353 yılları arasındaki pandeminin kolayca aşılmasına ve belki de pandeminin ve keza bu hastalığın XIV. yüzyılın tüm ikinci yarısı ve XV. yüzyılın ilk çeyreği boyunca sık sık ortaya çıkan çok yıkıcı pandemilerinden tamamen uzaklaşılmasına yardım eden şey, tahminimize göre doğal ve sosyal faktörlerdi: 1) Kuzeybatı Kafkasya, Doğu Avrupa ve Kafkasya’nın doğal veba kaynakları arasında değildir; 2) Bozkır dünyasından Kuban Havzası’nın ve yüksek orman yoğunluğunun (Kuban kıyısında Çerkes ormanına girdikten sonra, Kubanötesi’nin Fiş-Oşten masifinden batıya doğru tüm dağlık sektörünü kaplayan ormanlık coğrafyadan hiç çıkmadan Karadeniz kıyısına kadar gidilebilirdi) sağladığı belirli bir coğrafi ve topografik yalıtılmışlık; 3) Çerkesya ekonomik kompleksinin uzun süre karantina rejimine dayanmaya ve kendi arazisine hastalıklı insan veya hayvan girişine izin vermeyen kendine yeterli yapısı; 4) Az çok eşit aralıklarla dağılmış köylük yerleşim yerleri arasında şehirlerin hiç olmaması, ki bu durum yerel karantina uygulamayı kolaylaştırıyordu; 5) Dengeli ve vitamin zengini beslenme faktörü (Bu yönden zengin gıdaların günlük tüketimi: bal, meyveler, balık, keçi eti). Dolayısıyla, pandemi arifesinde Çerkes nüfusunun açlıkla zayıflamamış olduğunu kabul edebiliriz, oysa veba ve diğer epidemilerde en çok kaybı veren, açlık çeken nüfus oluyordu (Avrupa örneklerinden çok iyi bildiğimiz gibi). (www.academia.edu 

(Makalenin kaynakçası gazetenin web sitesinde verilmiştir) 

  

Çeviri: Uğur Yağanoğlu

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here