“Kutsal Ay’ın Kızları”ndan… 

0
110

Sevgili dostlarım! 

Bir hatıra defterinden yararlanılarak yazılan “Kutsal Ay’ın Kızları -1-“ kitabından sonra “Kutsal Ay’ın Kızları -2-” de yayınlandı ve böylelikle kitap serisi tamamlandı. 

İstedim ki bu ay sizlerle kitabın girişinden bir bölüm paylaşayım. 

Saygı ve sevgiyle kalın! 

*** 

Yetal’ın dedesini, babasını tanımayan yoktu. Kendisi de şöhret gezileriyle bu toprakların ayak basmadığı bir karışını bırakmamıştı. Onun da namı biliniyordu her yerde. 

Sakin bir nehrin yakınındaki köylerinin girişinde, büyük bir avlu içinde “Gösterişten uzak dur” nasihatini dilinden düşürmeyen dedesinin yaptırdığı, eklemelerle biraz daha büyüttükleri güzel ama mütevazı bir evleri vardı.  

Bütün geceyi düşünmekle geçirse de, alışmıştı artık uykusuzluğa. 

Yanına uğrayıp hal hatır sorduğu annesinin şikâyetlerini ve tembihlerini dinledi bir süre sabır ve saygıyla. 

Sonra seslendi ortalığa;  

“Çıkıyorum ben akşama gelirim ancak!”  

Akşamdan haberli olan seyis çoktan hazırlamıştı atını. Zamanı azmış da bir yere yetişmeye çalışıyormuş gibi telaşla çıktı avludan.  

“Nereye gidiyorsun?” diye soramayacak olsa da “ Hayırla git, hayırla gel “ demek için yetişmeye çalışan çocuklarının annesi Gune, baka kaldı arkasından. 

Sağ taraftan dağ yoluna doğru koşturdu atını. Bir toz bulutunun içinde küçüldü, küçüldü, nihayet gözden kayboldu. 

Üç gecedir aynı rüyayı gören Gune’nin aklı, ne zamandır haber alamadığı ailesindeydi. Onun aklı zaten hep bir yerlerdeydi. 

Nadiren görebildiği ağabeyinde, babasında, 

Böyle telaşla çıkıp gittiğinde Yetal’da, 

Baskına gittiklerinde oğlu Metkan’da, 

Günden güne serpilen Dışehan’a bakınca, onu bekleyen kader denilen muammada, 

Yıllardır hasta olan kayınvalidesinde, 

Tam evleneceklerken sevdiği bir çatışmada ölünce yasa giren ve hala yasta olan komşusunda, 

Köyün delikanlılarında, kızlarında, açında, tokunda, 

Dünde, bugünde, yarında, 

Velhasıl her zaman kendisinden önce her yerde!  

Küçük yaşlardayken öksüz kalmış, eşine dillere destan bir aşkla bağlı olan babası bütün ısrarlara rağmen bir daha evlenmemiş, hayatını yine büyük bir aşkla bağlı olduğu vatanı için mücadeleye, kızına ve oğluna adamıştı. Babaannesi büyütmüştü çocukları.  

Bazen kimse olmadığında Gune’yi karşısına oturtur, gözlerini gözlerine diker, hiçbir şey konuşmadan bakar bakar, hatta yanaklarına saklamaya çalışmadığı birkaç damla yaş süzülürdü kimi zaman.  

Yeşile çalan bal rengi gözleri, açık kumral saçları, bembeyaz teni, dudağının kenarındaki beniyle o kadar benziyordu ki annesine. 

Gune ile Yetal’ın tanışması pek alışıldığı gibi de olmamıştı. 

Bir gün tek başına ava çıkan Yetal, köyünden epeyce uzaklaştığında, hiç ummadığı anda bir ayının saldırısına uğrayıp, omzundan göğsüne doğru derin bir yara alınca, köyüne dönecek mecali bulamamış, Gune’nin köyüne zor atmıştı kendisini. Bu vesileyle tanışmışlardı.  

Gün çok çabuk geçti. 

Gördüğü rüyanın tesiri, Yetal’ın böyle telaşla çıkıp gitmesi, havanın kararmaya başlamasına rağmen hala dönmemesi, sıkıntısına sıkıntı katıyordu Gune’nin. 

Yeni pkhavaqalarıyla yürüme alıştırması yapan kızına seslendi; 

“Dışehan! Köpeklerin yemeği hazır! Shho’nunkini önce ver de huysuzlanmasın. Ama acele et! Akşam oluyor neredeyse.” 

Kimseye bırakmıyordu Dışehan hem kendi köpeklerinin, hem de az ilerideki ağacın altında toplanıp yolunu gözleyen sahipsiz köpeklerin yemeklerini vermeyi. 

Neşeli bir çocuk sesi çınladı evin içinde. 

“Hemen geliyorum anne!” 

Gune’nin elinden toprak bir kâse düştü yere.  

Hiç tereddütsüz iki kâse daha fırlattı kendisi de.  

Köpeklerin yemeğini vermeye çıkarken Dışehan, dualarla toplamaya başladı dağılan parçaları. 

Gün boyunca çok çalışıp yorulan Metkan’ın sesi duyuldu, babası dönmeden biraz dinlenmek için uzandığı odasından; 

“Hayırdır anne? Sakarlık mı yaptı Dışehan yine? Sor bakalım hala küs müymüş bana?” 

Yanıt gelmedi sorusuna. 

Öfkeli havlamalar duyuldu on dakika kadar sonra.  

*** 

Üç oğlunu şehit veren bir kadın anlattı olanları. Evlatlarının acısından sonra, eve sığamadığında, gece gündüz demeden dolaşıp duruyordu dağda bayırda. 

Dışehan, başıboş köpeklerin hakkını evlerinin yakınındaki ağacın altına bırakırken, nereden çıktığını anlayamadığı iki atlıdan biri, belinden kavramış, ağzını da kapatıp, hemen köyün yanındaki koruya dalarak yıldırım gibi gözden kaybolmuştu. 

Bir anda olup bitmişti her şey! 

Shho yemeğini bırakıp peşlerine düşmüştü her zaman kavga ettiği birkaç başıboş köpekle birlikte. Sinirli havlamalarla yardıma da çağırmışlardı köylüleri. 

Yetal’ın kızını, hele ki bu yaşta, yakın köylerden birinin kaçırmaya cüret etmesi mümkün olmadığına göre, anlaşılan, binyıllardır bu toprakların baş belası, köle tüccarlarının şürekâsı, kökleri kurudu artık derken, ortaya çıkıyordu yeniden. (*) 

(*)1840’lı yılların ortasına kadar Kafkasya’dan köle çıkarılmasını engellemeye çalışan Ruslar, Çerkesleri boyun eğdirmekten umudunu kesince, medeni bir Hıristiyan devlet olarak görünüşte köle ticaretine karşı çıksalar bile, köle ticaretini önlemek için sahilde uyguladıkları ablukayı gevşetme kararı aldılar ve bu ticareti görmezden gelmeye başladılar.  

Yıllar önce de yaşanmıştı köylerinde benzeri. Tatarlar kaçırmışlardı güzeller güzeli on dört yaşındaki Guşef’i!  

Yetal’ın başı çektiği köylüler, bir işe yaramayacağını bilseler de, meşaleler ellerinde, köpekler yanlarında, içlerindeki zerre kadar umutla dağıldılar her yana. Metkan yoktu aralarında. 

Aradılar, aradılar, aradılar…  

Sabaha karşı nihayetlendi bu nafile arayış. Aşina oldukları mukadderata rıza gösterip, Shho ve diğer köpeklerle birlikte, başları önlerinde, köylerine döndüler. 

Döndüler dönmesine de… 

Sanki cenaze çıkmış gibi, alışılmış fakat mutedil feryatlar yükseliyordu akrabalarla, köylü kadınlarla dolan Dışehan’ın evinden.  

Erkekler faydasız bir öfkeyle gizlemeye çabalarken biçareliklerini ve durup durup hep birlikte dağlara doğru seslenirken köpekler, 

Sırma işlemeli kaftanını gözyaşlarıyla okşayan kadınlar, ağıtlara ağıt kattılar.  

“Dışehan, ah Dışehan!” 

İyi ki duyulmadı “Kim bilir? Belki sultan olur, üzülme” münasebetsiz tesellisi.  

Sımsıkı sarıldı Gune’ye sır olup sır kalan Guşef’in annesi. 

Karıştı birbirine kabuk bağlamış ve taptaze iki yaradan akan kan. 

Gözlerinden süzüldü çaresizlik, kadere serzeniş ve isyan. 

Şahin bakışlı Metkan, ağlamadı, bir köşeye çekilip, başı ellerinin arasında oturdu öylece.  

Fazla duramadı, görmesin kimse halini diye,  

Günler, geceler boyunca, dağları mesken tutmak üzere vurup kapıyı çıktı seslenirlerken arkasından. 

Şimdilik sükût ve dua zamanıydı.  

1849 Haziran’ıydı… 

Önceki İçerikÖteki çocuklar için ölme duası 
Sonraki İçerikÇerkesya’da ‘Kara Ölüm’
Süha Baytekin
1965 Almanya doğumlu. Baba İstanbul, anne Eskişehirli. Haydarpaşa Lisesi ve Marmara Üniversitesi Uluslararası İşletmecilik mezunu. Yüksek lisansını ve doktorasını İstanbul Üniversitesi Uluslararası İşletmecilik'te yaptı. Koç Holding ile başlayıp sayısız firmada yöneticilik, Hamoğlu Holding ile sonlanan, pazarlama, iletişim kordinatörlüğü... Şu anda emekli. Uzun yıllardır sosyal medya ve çeşitli mecralarda yazarlık... 5.000 fotoğraflık eski Çerkes fotoğrafları arşivi var. Kitapları: "Diasporada Çerkes Olmak", "Çerkes Sürgünnamesi", "Kutsal Ay’ın Kızları-1". Basılacak Kitapları: "Kutsal Ay'ın Kızları-2", "Kutsal Güneşin Çocukları", "Diasporik Hikayeler". Medeni durum: Bekâr.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here