Finans, savaş, işgal

0
111

Tarih boyunca insanlar, yiyecek peşinde koşarlarken kıtlık veya diğer doğal afetlere maruz kaldıklarında diğer komşu klanların alanlarına el koyma veya mevcut gıda stoklarını yağmalamayla başlayan ilkel savaşlar, özel mülkiyetin, merkezi iktidar ve tüccarların ortaya çıkmasıyla işgal, fetih ve yağmalama daha sistemli hale geldi. Ortaçağın merkezi devletleri “yağma”, “fetih” ve “işgal”i kendi sistemlerinin hukuki zeminlerine uygun hale getirerek meşrulaştırdılar. Buna “ilkel kabileleri medenileştirmek” veya “dağlı barbarlara medeniyet götürmek” adı altında sistemli hale getirerek, devletler yeni topraklar kazanırken, sermaye sınıfı da olağanüstü kazanç elde ediyordu. Osmanlı İmparatorluğu Anadolu topraklarından Avrupa’nın ortalarına kadar “feth”ederken, Avrupa da Amerika, Afrika ve Uzakdoğu’ya el koyuyordu. Rus Çarlığı’nın payına ise Asya, Kafkasya ve Alaska kalıyordu. 

Bu fetihler, nice halkın yani insanların acımaksızın yok edilmesi, sakatlanması, köle olarak satılması ve yerlerinden edilmesi pahasına yapılıyordu. 

Bu muazzam fetihlerin merkezinde ise devletler, ordular, emtiayı ve nakliyeyi sağlayan finans geliyordu ve para, finansın merkeziydi. 

Ve para -kazanma hırsı- kimsenin gözünün yaşına bakmıyordu… 

“Para insanların neredeyse her şeyin, her şeyle değiştirilmesini sağlayan evrensel bir araçtır.” (s.185) 

Para iki evrensel ilke üzerine kuruludur: 

a- Evrensel dönüşebilme: Para bir simyacı gibi toprağı sadakate, adaleti sağlığa, şiddeti bilgiye çevirebilir. 

b- Evrensel güven: Herhangi iki insan, paranın aracılığı sayesinde herhangi bir konuda işbirliği yapabilir. (s.192) 

“Modern bilim, Avrupa imparatorluklarında ve bu imparatorluklar sayesinde gelişirken, elbette klasik Yunan, Çin, Hint ve Müslüman geleneklerinin eski bilimsel çalışmalarına çok şey borçludur, ancak kendine özgü yapısıyla ilk defa erken modern dönemde ortaya çıktı ve İspanya, Portekiz, İngiltere, Fransa, Rusya ve Hollanda’nın emperyal genişlemeleriyle el ele ilerledi.” (s.283) 

“… bilim sadece imparatorluklar tarafından değil, başka kurumlar tarafından da desteklenmiştir ve Avrupa imparatorlukları, bilimin yanında başka etkenler sayesinde bu kadar gelişip güçlenmiştir. Hem bilimin hem de imparatorlukların olağanüstü yükselişinin arkasında özellikle önemli bir güç daha vardır; kapitalizm. Daha fazla para kazanmak için uğraşan işadamları olmasaydı, ne Kolomb Amerika’ya ne James Cook Avustralya’ya ulaşır ne de Neil Armstrong Ay’ın yüzeyindeki o küçük adımı atabilirdi.” (s.303) 

“1517 civarında Karayip adalarındaki İspanyol koloniciler, Meksika anakarasının ortalarında bir yerde bulunan güçlü bir imparatorluk hakkında birtakım iddialar duymaya başladılar. Sadece dört yıl sonra, Azteklerin başkenti dumanları tüten bir yıkıntıya ve Aztek İmparatorluğu da tarihe karışmıştı… İspanyolların fethetmesinden on yıl gibi kısa süre sonra Francisco Pizarro Güney Amerika’da İnka İmparatorluğu’nu keşfetti ve 1532’de de yok etti. … Boyun eğdirilmiş yerliler için bu koloniler yeryüzündeki cehennemdi. Demir bir yumrukla yönetiliyor, açgözlü ve vicdansız sömürgeciler tarafından köle gibi madenlerde ve çiftliklerde çalıştırılıyorlardı, en ufak direnç gösterenler anında öldürülüyordu. Yerli nüfusun büyük bölümü kısa süre içinde ya çok ağır çalışma koşulları ya da işgalcilerin taşıdıkları hastalıklar yüzünden öldüler. Yirmi yıl içinde Karayipler’in yerli nüfusunun neredeyse tamamı ortadan kalkmıştı, bunun üzerine İspanyol sömürgeciler boşluğu doldurmak için Afrika’dan köle ithal etmeye başladılar.” (s 291-2) 

Kolomb tıpkı günümüz girişimcileri gibi davrandı ve pes etmedi. Fikrini İtalya, Fransa, İngiltere ve hatta tekrar Portekiz’deki başka potansiyel yatırımcılara götürdü. Her seferinde reddedildi. Daha sonra yeni birleşmiş İspanya’nın yöneticileri olan Ferdinand ve Isabella’yla şansını denedi. Yanına deneyimli lobiciler de almıştı ve onların yardımıyla Kraliçe Isabella’yı bu sefere yatırım yapması için ikna etmeyi başardı; Isabella turnayı gözünden vurmuştu. Kolomb’un keşifleri İspanyolların Amerika’yı fethetmesini sağladı. İspanyollar da orada kralı, bankerleri ve tüccarları hayal bile edemeyecekleri kadar zenginleştiren altın, gümüş madenleri, şeker ve tütün çiftlikleri kurdular.” (s.315) 

“Çoğunluğu Protestan olan Hollandalılar 1568’de Katolik İspanyol efendilerine karşı ayaklandılar. İlk başta isyancılar, Don Kişot gibi yenilmez değirmenlere karşı mücadele ediyor gibi görünüyordu, ama sekiz yıl içinde Hollandalılar hem İspanya’dan bağımsızlıklarını kazandılar hem de okyanus yollarının hâkimi olarak İspanyolların ve Portekizlilerin yerini aldılar; küresel Hollanda imparatorluğu artık Avrupa’daki en zengin devletlerdendi.” (s.316) 

“Hollandalıların başarısının sırrı krediydi. Karada savaşmayı pek de bilmeyen Hollanda burjuvazisi, kendileri adına İspanyollarla savaşmaları için paralı askerler tuttular. Hollandalılar da bu sırada, giderek büyüyen filolarla denize açıldılar. Paralı askerlerden oluşan ordular ve toplarla donanmış filolar bir servete mal oldu, ama Hollandalılar bu askeri girişimleri koskoca İspanyol İmparatorluğu’ndan daha kolay finanse edebildiler çünkü büyümekte olan Avrupa finans sisteminin tam da İspanyol Kralı’na güveni azalmaktayken, bu güveni Hollandalılar sağladılar.” (s.317) 

“Hollandalılar finans sisteminin güvenini tam olarak nasıl kazandılar? Birincisi, kredileri zamanında ve tam olarak ödemek konusunda çok titizlerdi, bu da kredi verenler açısından durumu daha az riskli hale getiriyordu. İkincisi, ülkenin hukuk sistemi bağımsızdı ve bireysel hakları, özellikle de bireysel mülkiyet haklarını sıkı koruyordu. Sermaye, bireysel ve onların mülkiyetini korumayı garantilemeyen diktatörlüklerden uzaklaşırken, hukukun üstünlüğünü, bireysel mülkiyeti el üstünde tutan ülkelere akıyordu.” (s.317) 

“Hollanda imparatorluğunu kuranlar, Hollandalı tüccarlar oldu.” (s.319) 

Hollanda’nın en meşhur anonim şirketlerinden Verenigde Oosindische Compagnie (VOC) 1602’ de, Hollandalılar İspanyol boyunduruğundan kurtulmak üzereyken -hatta İspanyol topçularının gümbürtüleri Amsterdam’ın kale duvarlarından işitiliyordu- kuruldu. VOC hisse satışından elde ettiği gelirleri gemiler inşa edip Asya’ya yollayarak Çin, Hint ve Endonezya ürünlerinin ticaretinde kullandı. Aynı zamanda ticaret gemilerinin rakiplere ve korsanlara karşı giriştiği askeri faaliyetleri de finanse etti. En sonunda da VOC’nin sermayesi, Endonezya’nın fethini finanse etti. Dünyanın en büyük takımadası olan Endonezya’nın binlerce adası 17. yüzyılın başlarında yüzlerce krallık, prenslik, sultanlık ve kabile tarafından yönetiliyordu. VOC tüccarları 1603’te ilk kez Endonezya’ya vardıklarında amaçları sadece ticariydi. 

“VOC’nin paralı askerleri, adaları bir bir ele geçirdi ve Endonezya’nın büyük bölümü VOC kolonisi haline geldi. VOC Endonezya’yı iki yüz yıla yakın süre boyunca yönetti; Hollanda devletinin Endonezya’nın kontrolünü ele alması 1800’de gerçekleşti ve sonraki 150 yıl boyunca da Hollanda kolonisi olarak kaldı.” 

“VOC Hint Okyanusu’nda faaliyet gösterirken, Dutch West Indes Company (WIC) Atlantik’i yağmalıyordu. … İngilizler 1664’te burayı ele geçirerek adını New York yaptılar. Kızılderililere ve İngilizlere karşı WIC tarafından yaptırılan savunma duvarlarının kalıntıları, bugün dünyanın ünlü caddesidir: Wall Stret (Duvar Caddesi).” (s.320) 

“17. yüzyıl sona erdiğinde, hem anakarada yürüttükleri maliyetli savaşlar hem de rehavet yüzünden, Hollandalılar hem New York’u hem de Avrupa’nın finansal ve emperyal motoru olma özelliklerini kaybettiler. Onların yerini kapmak için İngilizler ve Fransızlar kıyasıya yarışıyordu.” (s.320) 

“1717’de Fransa’da kurulan Mississippi Şirketi, Mississippi Vadisi’ni kolonileştirdi ve New Orleans şehrini kurdu. Kral 15. Luis ile arası iyi olan şirket, büyük planlarını finanse etmek için Paris borsasında hisselerini sattı. Şirketin müdürü John Law aynı zamanda Fransa Merkez Bankası’nın başkanıydı.” (s.321) 

“Mississippi balonu tarihteki en büyük finansal çöküşlerden biridir. … Mississippi Şirketi’nin siyasi bağlantılarını hisse fiyatlarını manipüle etmek için kullanması, insanların Fransız bankacılık sistemine ve Fransız kralının finansal becerilerine olan güveni sarstı. … Bu, Fransa’nın denizaşırı imparatorluğunun İngilizlerin eline geçmesinin en önemli nedenlerinden biriydi. … İstemeyerek de olsa, 150 yıldır toplanamayan Fransız parlamentosu 1789’da krizi çözmek amacıyla toplandı. Fransız Devrimi de böyle başladı.” (s.322) 

“Fransa’nın denizaşırı imparatorluğu çökerken, İngiliz İmparatorluğu büyük bir hızla genişliyordu. Kendinden önceki Hollanda İmparatorluğu gibi İngiliz İmparatorluğu da büyük ölçüde Londra Borsası’na bağlı özel anonim şirketler aracılığı ile yönetiliyordu. 17. yüzyılın başlarında Kuzey Amerika’daki ilk İngiliz yerleşimleri London Company, Plymounth Company, Dorchester Company ve Massachusetts Company gibi anonim şirketler tarafından kurulmuştu.” (s.322) 

“Hindistan da İngiliz devleti tarafından değil, British East India Company’nin (İngiliz Doğu Hindistan Şirketi) paralı askerlerden oluşan ordusu tarafından fethedilmişti. Bu şirket, zamanla VOC’yi bile geride bıraktı; Londra’daki Lenadenhall Sokağı’ndaki merkezinden, kocaman Hindistan İmparatorluğu’nu 100 yıl yöneterek, 350 bin kişilik -İngiliz kralının ordusundan bile büyük- muazzam bir askeri gücü besledi. İngilizler, şirketin özel ordusunu ve Hindistan’ı ancak 1858’de devlete bağlayabildiler.” (s.322) 

“Yönetimlerin, büyük sermayenin çıkarları için nasıl çabaladığının en meşhur örneği, İngiltere’yle Çin arasındaki Birinci Afyon Savaşı’dır (1840-1842). 19. yüzyılın ilk yarısında, British East India Company ve bazı İngiliz işadamları, Çin’e bazı uyuşturucular, özellikle de afyon ihraç ederek bir servet kazandılar. … 1830’ların sonunda Çin hükümeti uyuşturucu ticaretini yasakladığında, İngiliz tüccarlar yasağı yok saydılar. Çin devleti de uyuşturuculara el koymaya ve onları yok etmeye başladı. Bunun üzerine uyuşturucu kartelleri, Westminster ve Downing Sokağı’ndaki yakın ahbaplarını -pek çok milletvekilinin ve başkanın bu uyuşturucu şirketlerinde hisseleri vardı- ve hükümeti, harekete geçmesi için baskı altına aldılar.” 

“1840’ta İngiltere, Çin’e ‘serbest ticaret’ bahanesiyle savaş açtı. Savaş İngiltere için tam bir zaferdi. Aşırı özgüvenli Çinliler, İngilizlerin buharlı gemileri, ağır topları ve hızlı ateş alan tüfekleri gibi yeni mucizevi silahlarıyla baş edemediler. Savaşı izleyen barış anlaşmasında Çin, İngiliz uyuşturucu tüccarlarının faaliyetlerine karışmamayı ve zararlarını karşılamayı kabul etti. Dahası, İngilizler Hong Kong’un kontrolünü ele geçirdiler ve burayı uyuşturucu ticareti için güvenli bir üs olarak kullandılar.” (s.323) 

“19. yüzyılda Fransız ve İngiliz yatırımcılar, Mısır yöneticilerine çok büyük miktarda kredi verdiler, bu krediler önce Süveyş Kanalı projesini finanse etmek için, sonra da bundan çok daha başarısız girişimler için kullanıldı. Borcu aşırı şişen Mısır’a kredi veren Avrupalılar giderek Mısır’ın içişlerine daha fazla karıştılar. Mısırlı Milliyetçiler 1881’de durumdan bıkarak isyan ettiler ve tek taraflı olarak tüm dış borçları sildiklerini ilan ettiler. Kraliçe Victoria bu durumdan hoşnut olmadı ve bir yıl sonra ordusunu Mısır’a gönderdi. Mısır, İkinci Dünya Savaşı’na kadar İngiltere’nin sömürgesi olarak kaldı.” (s.324) 

“Savaşın kendisi de, tıpkı afyon gibi meta haline gelebiliyordu. 1821’de Yunanlılar, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ayaklandılar. Bu ayaklanma İngiltere’nin liberal ve romantik çevrelerinde büyük sempati topladı, hatta şair Lord Byron isyancılarla birlikte savaşmak için Yunanistan’a gitti. Öte yandan Londralı finansçılar burada bir fırsat da gördüler. İsyanın liderlerine Londra Borsası’nda işlem görebilecek Yunan isyanı senetleri teklif ettiler. Eğer bağımsızlık kazanılırsa Yunanlılar bu senetleri faiziyle birlikte ödemeyi kabul edecekti. Bireysel yatırımcılar da kâr etmek için veya Yunanlıların davasına sempati duydukları için (ya da ikisi birden) bu senetleri aldılar. Yunan isyan senetlerinin Londra Borsası’ndaki değeri, Yunanistan’ın savaş meydanındaki başarılarına ve başarısızlıklarına göre inip çıktı. Türklerin zamanla savaşta üstün geldiği ve isyancıların yenilmesi an meselesi olduğunda, hissedarlar tüm paralarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldılar. Onların çıkarı milli çıkar anlamına geldiğinden, İngilizler uluslararası bir filo hazırlayarak Osmanlı’nın ana donanmasını 1827’de Navarin’de batırdı. Sonuçta, yüzyıllardır süren boyunduruktan sonra Yunanistan nihayet özgürdü, ancak özgürlük ülkenin asla ödeyemeyeceği bir borç yükü karşılığında elde edilmişti. Bağımsızlıktan sonra Yunan ekonomisi, on yıllar boyunca İngiliz finansörlere bağımlı kaldı.” (s.324) 

“16. yüzyıldan 19. yüzyıla, 10 milyon Afrikalı köle Amerika’ya getirildi ve bunların yüzde 70’i şeker çiftliklerinde çalıştırıldı. Çalışma koşulları felaketti. Çoğu kısa ve sefil yaşam sürüyordu, milyonlarcası da köle ele geçirmek için yapılan savaşlarda veya Afrika iç bölgelerinden Amerika kıyılarına yapılan uzun seyahatlerde ölüyordu. Bütün bunlar Avrupalılar şekerli çay içebilsin ve tatlı yiyebilsin, tabii bu arada şeker baronları da muazzam kârlar elde edebilsin diye yaşanıyordu.” (s.328) 

“1876’da Belçika Kralı II. Leopold, bir sivil toplum kuruluşu kurarak Orta Afrika’yı keşfetme ve Kongo Nehri civarındaki köle ticaretiyle savaşma amaçlarını duyurdu. Kuruluş aynı zamanda bölgede yaşayanların hayatını iyileştirmek için yollar, okullar ve hastaneler yapmakla görevliydi. … Bu insani yardım örgütü, kısa süre içinde gerçek amacı büyüme ve kâr olan bir şirkete dönüştü. … Kauçuk hızla önemli bir sanayi ürünü haline geliyordu ve kauçuk ihracatı Kongo’nun en önemli gelir kaynağıydı. … En ılımlı tahminlere göre, 1885 ile 1908 yılları arasında büyüme ve kâr sevdası yaklaşık 6 milyon insanın yaşamına mal oldu (Kongo nüfusunun en az yüzde 20’si). Hatta bazı tahminler bu rakamı 10 milyona çıkarıyor.” (s.329) – (Devam edecek) 

  

Kaynakça:  

Yuval Noah Harari, Hayvanlardan Tanrılara-Sapiens, İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi, Kolektif Kitap, İstanbul-2020 

Önceki İçerikKışa bir kala Cunda’da…
Sonraki İçerikIrak parlamentosuna ilk Çerkes aday
Jiy Zafer Süren
1951’de Samsun’da doğdu. Üniversite’yi terk etmiş ve muhasebeci olarak çalışarak emekli olmuştur. Çeşitli dergilerde şiir ve araştırma yazıları yayınlandı. Kafkasya üzerine yayın yapan, As Yayın’ın kurucuları arasında yer aldı. “Çipxe, Kafkas Aile Armaları” (derleme) ve “Tama Bahar Gelmeyecek” (şiir) isimli iki kitabı vardır. Nisan 2008 itibariyle Jıneps gazetesi yazarları arasında yer aldı, Ocak 2011 tarihinden bu yana yayın kurulu üyesidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here