Mizah, hiciv ve bizimkiler

0
333

“Komedya ortalamadan daha aşağı olan karakterin taklididir. Bununla birlikte komedya, her kötü olanı taklit etmez; tersine gülünç olanı taklit eder. Bu da soylu olmayanın bir bölümüdür çünkü gülünç olanın özü soylu olmayışa ve kusura dayanır” diyor Aristoteles (Aristo). Aristo’nun bu tespitleri elbette çağının ve bulunduğu konumun da bir yansıması. Zira o bir soyluydu ve sıradan halka bakışı tabiidir ki olabildiğince yukarıdan olacaktı. 

Komik olmak ya da komiklik yapmak, soyluların uğraşamayacağı kadar lüzumsuz bir iş midir, yoksa hayatın keşmekeşi içinde ayakta kalma ve her şeye gülümseyebilme mücadelesi midir? Antik Yunan’dan günümüze dek bu gibi sorulara dair çok daha fazla ve farklı şey düşündüğümüz kesin. Mizahın bize kişinin ve toplumların yüzyıllardan bu yana sergiledikleri özelliklerine dair çok şey anlattığı da aynı oranda kesinlik gösteriyor diyebiliriz. Ve hatta mizahın yaşamımızın insanlık tarihi kadar eski bir ortağı olduğunu da iddia edebiliriz.  

#Tarih dergisinin Kasım-Aralık 2021 sayısında Ayşen Gür’ün yaptığı alıntıya bir bakalım. 16. yüzyıl sonu ve 17. yüzyıl başında yaşamış olan Çinli şair Feng Menglong şöyle diyormuş: “Geçmiş zamanlardan bugüne her şey konuşma, her konuşma da kahkahadır… Dünya geçmişten günümüze bir kahkaha tufanıdır. Siz de ben de gülünesi yaratıklarız. Konuşmadan insan olmaz. Gülmeden konuşma olmaz…” Çinli şair, durumu pek güzel özetlemiş doğrusu. Zira mizah, izahın gücünü artırır. Buna şüphe yok. 

Yaşamın güldürücü yönünü ortaya çıkaran sanat türüne mizah diyoruz. Bu bazen bir karikatürle, bazen bir yazı ya da bir konuşmayla ortaya konulabiliyor. Mizaha bazen yalnızca gülmek, rahatlamak için tutunuyoruz. Bazen de trajedilerimize ağlamamak için, ağlanacak halimize gülüyoruz. Aristo da Poetika’sını yazarken bu iki türü yan yana koymuştu. ‘Tragedya’ ve ‘Komedya’.  

Hiciv ise edebiyat ve sanatta, bir kişi, bir olay ya da durumun, iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirilmesi anlamına geliyor. Yani bizimkilerin ata mesleğinden söz ediyorum! 

Mizah, tüm Kafkasyalıların yaşamları boyunca iç içe oldukları bir alan. Vaynakhlarda iki delikanlının birbirine takılması, arkadaşların birbirlerine sınırları zorlayan şakalar yapmaları oldukça olağan. Genç kızlarımızın ve delikanlılarımızın bir araya gelerek birbirlerini tanıdıkları etkinlik ve sohbetlerde çoğu hiciv ve şakayla bezenmiş oyunlar oynadıklarını biliyoruz. İncelikle yapılan iğnelemeler, naif atışmalar ve nihayet dansla biten güzel akşamları hatırlayın. Hepsi dimağımızda güzel izler bırakan zamanlardı. 

Komedyanın bir tadı da aslında zorluklara sırtını vermesinden gelir. Zor coğrafi şartlarda hayatta kalma mücadelesi vermek, o yaşamı yaşanılır kılmak adına insanı kendisine gülümseyen bir profil yaratması için motive eder. Zamanla kılıcınız kadar keskin bir mizahşör olursunuz. 

Elbette tüm bu özellikler, kuşaktan kuşağa diasporaya da yansımıştır. Küçüklüğümde, Vaynakh büyüklerinin düğün, bayram gibi etkinlikler hasebiyle bir araya geldikleri zamanları hatırlıyorum. Çayların geldiği ve hoşbeşin yavaş yavaş belirginleştiği bir anda önce ortamdaki konuşma dili Türkçeden Çeçenceye dönerdi. Genelde ortamda 10-11 yetişkin bulunur, bunlardan bir-ikisi de yaşlılarımız olurdu. Biz gençler olarak iliştiğimiz köşeden bu şairane fonetiği ilgiyle dinler ve kelimeleri cımbızlamaya çalışırdık. Konuşmayı Çeçenceye genelde ortamın en büyüğü sevk ederdi. Sonra büyüklerimizden birisi, yaşça en büyüğümüze şefkat ve incelikle takılarak bir şaka yapar, onu güldürürdü. En yaşlımızın gülüşü, ortamın rahatlaması ve mizahi yolculuğun da başlaması anlamına geliyordu. O andan itibaren herkes neşelenir, birbirine takılır ve sohbet giderek bir kahkaha tufanına dönerdi. Ortamda mizahi sohbeti yönlendiren bir anlatıcı muhakkak bulunur, ya bir fıkra anlatır (ki baş aktörleri Çeçen, Kabardey ve Abazadır) ya da köyde geçen bir anıyı güldürü öğeleriyle süsleyerek herkese kahkahayı tattırırdı. (Son hatırladıklarımdan bir tanesi, tabancalara karşı kamasını çeken dedemle ilgiliydi.) 

Yaşlılarımızla geçirdiğimiz bu özel anıları anımsarken, internette ve kitaplarım arasında da biraz dolandım. Örneğin Grigoriantz’ın eserini incelerken, eski zamanlarda Kafkasya’da bir kadının kocasını suçlamak için yaptığı iğnelemeye değinen bir metni yeniden ve yeniden okudum: “Bir koyun çalmaktan bile acizsin!” Görüldüğü gibi, suçlamalar bile hicivle yapılıyor. Jineps’te 2015 Ekim’inde çıkan bir yazıya da rastladım bu arada. Yazıda İmam Şamil’in şakalaşmak için Çeçence konuştuğu vurgusundan sonra şunlar yazılmış: “Çeçen yazar ve çocuk dergisi Raduga’nın (Gökkuşağı) genel yayın yönetmeni Musa Beksultanov da Şamil’le aynı fikirde… (Başka hiçbir dilde Çeçencede olduğu gibi şakalar yapamazsınız. Mizahın dilidir Çeçence) diyor.” 

Mizah ve hiciv kültürümüz elbette yitirilmemesi gereken bir gelenek. Ancak bu gelenek de yine dille ve onun yapısıyla doğrudan bağlantılı. Çeçence şakaların, tekerlemelerin ve esprilerin tadını, ancak yaşayan bir kültürün bağrında bulabiliyorsunuz. Bir süre sonra dille birlikte o da silikleşmeye başlıyor. Ortamdaki Türkçe şakalara gülerken, acaba Çeçence olanlardan neler kaçırdım diye hayıflanıyorsunuz. Yaşlılarımızla birlikte sonsuzluğa doğru yol alıyor hepsi. Ancak bizler, gülmeye ve gülümsemeye devam etmek istiyoruz. Arzumuz bu, yaşadıkça. 

Önceki İçerikİnguş Masalı
Sonraki İçerikKimlik ve siyaset – 4
Mert Kalkan
Dokuz Eylül Üniversitesi, Tarih Eğitimi Ana Bilim Dalı’nı bitirdikten sonra lisansüstü eğitimine devam etti ve Kafkasya’dan Anadolu’ya göçler üzerine hazırladığı iki sempozyum bildirisi yayınlandı. Ethem ve Milli Mücadele üzerine yaptığı akademik çalışmalarını sürdürüyor. İzmir’de ikamet etmekte ve 2013 yılından beri özel öğretim sektöründe tarih öğretmenliği yapmaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here