Ormana zararlı olan her şey işçiye de zararlıdır

0
230

16 Ocak 2022’de, İstanbul-Şişli Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde, El Yazmaları tarafından düzenlenen, “Sosyalistler Çıkışı Konuşuyor: Solun Krizi, Mücadele Olanaklar ve Çıkış Arayışları” sempozyumunun katılımcılarından Polen Ekoloji Kolektifi adına konuşan Cemil Aksu’nun ETHA ile yaptığı söyleşiden seçtiklerimiz… 

Biz kendimizi sol-sosyalist hareketin hizmetinde bir örgüt, kolektif olarak görüyoruz. Mottomuz “Marksist bir ekoloji yaratmak”. Bu sol-sosyalist hareketle ekoloji, ekoloji hareketi ile Marksizm tartışması yapmak anlamına geliyor, pratik olarak. 

Sol-sosyalist hareket ekolojik yıkımın öneminin farkında olsa bile bu alandaki hem teorik tartışmalarla hem de ekoloji hareketinin ideolojik, politik ve örgütsel sorunları ile ilgilenmiyor. Ekoloji hareketi de, yıkımın getirdiği aciliyet durumu ile tekil/sorun odaklı olmanın getirdiği sistemsel ve küresel bir sorun olarak ekolojik yıkımdan kurtulmanın stratejik boyutlarıyla ilişkilenemiyor. Bu aslında çift yönlü bir krize neden oluyor. 

Solun krizini, “yeni toplumsal hareketler” olarak adlandırılan hareketleri içerememesi, onlarla hemhal olamaması, amiyane tabirle “kitleselleşememesi” aynı zamanda bu hareketleri yeni bir temelde, sınıfsal bir temelde kuramaması olarak tanımlayabiliriz. 

Ekoloji hareketi uzun zamandır ideolojik, politik ve örgütsel olarak tekrarın içinde. Eğer 1970’leri başlangıç olarak ele alırsak, “yeni toplumsal hareketler”den biri olarak ekoloji hareketi, tahayyül evrenini oluşturan ilkeler, fikirler, pratiklerle aradan geçen yarım asırda güçlü bir direniş, hareket haline gelmesine rağmen sistemi değiştirmek namına bir başarı elde edemedi. Bu mesele sadece Almanya’da bu yeni hareketlerin Yeşiller Partisi olarak örgütlenmesi ve kısa sürede de bir düzen partisi haline gelmesi hikâyesi ile sınırlı değil. Daha kapsamlı olarak, özellikle örgüt, örgütlenme fikrine oldukça mesafe koyan, yataylık, doğrudan demokrasi, sivil itaatsizlik gibi ilkeleri fetişleştiren, ekolojik sorunu “herkesi etkileyen demokratik bir felaket” olarak tanımlayan ve ısrarla sınıf ve sınıf mücadelesi gerçekliğine sırtını dönen, dolayısıyla “iklimi değil sistemi değiştir” diye slogan atıp, ama bu sistemin adını bir kere bile telaffuz etmeyen bir mantalite ve pratikler toplamı. Ama iklim krizinin geldiği boyut belli. Sistemin tepesindekilerin, emperyalistlerin ve BM çatısı altında “iklim zirveleri” düzenleyenlerin yaklaşımı, bütün krizlerde olduğu gibi, iklim krizini mali, teknolojik, askeri ve siyasi bağımlılık ilişkilerini derinleştirme, küresel sermayeye yeni değerlenme yani emeği ve doğayı metalaştırmasını derinleştirme fırsatı olarak değerlendirmektir. 

Sol-sosyalist hareketin ekoloji hareketi ile pragmatik ilişkiden kurtulması lazım. “Kendiliğindenci hareketler”in kendi içsel sorunlarıyla hemhal olarak, o hareketlerin amaçlarına erişmesini sağlayacak yol-yöntem aramak gibi en başta içsel(leştirilmiş) bir bağ kurmak lazım. Öncülüğü bu şekilde kavramak lazım. Ekoloji hareketinin desteklenmesi değil, bizzat kendisinin ekolojist olması lazım.  

Kötü bir karşılaştırma olacak ama sol-sosyalist partiler, ne zaman, ekoloji, iklim vb. gündemlerle “Yeşil partiler”den daha fazla ilgilenir, söz ve politika geliştirmeye başlarlarsa o zaman gerçek ekolojist partiler olacak.  

Ekoloji hareketi de kendini “siyasetler üstü” olma yanılsamasından tamamen kurtarıp politik olarak ve gerçekten sistemi değiştirmek üzere kendini kurmaya başladıkça krizinden çıkmaya başlayacak. Bu yüzden de bu sistemin, kapitalist sistemin tek devrimci eleştirisini yapan Marksizmi öğrenmeye ihtiyacımız var.  

Ekoloji-emek yıkımı özdeşliği 

Ekolojik yıkımla emeğin yıkımı arasındaki özdeşliği açığa çıkaran yeni politikalar, örgütlenmeler geliştirmek gerekiyor. Ekolojik yıkım ile emekçinin/emeğin yıkımı bir ve aynı sürecin iki boyutudur. Ormana zararlı olan her şey işçiye de zararlıdır. 

Üretim sürecinin sonunda ortaya çıkan ve doğaya zarar veren bütün maddeler önce işçinin bedenine sirayet ederek ona zarar verir. Meslek hastalıkları, işçilerin maruz kaldığı ekolojik yıkımın en somut sonucudur. Sermayenin tahakkümü altındaki işçinin yaşadığı yabancılaşma, onun ekolojik yıkımının bir tezahürüdür. Beslenme, sağlıklı gıdaya erişim sorunu işçi sınıfının ekolojik yıkımının bir boyutudur. Hem endüstriyel tarım işçilerinin yaşadığı zehirlenme hem de ancak bedenini yeniden üretecek kadar asgari ücret verilen işçinin bedenini besleyecek gıdaya erişememesi, erişebildiği ucuz gıdanın zehirli olması, bir ekolojik yıkım olduğu gibi işçinin de yıkımıdır. Bunlar mücadelenin konusu yapılmak zorundadır. İşçi sınıfının ekolojik yıkımı üzerine odaklanmak, sınıfın ekolojik yaralarını açığa çıkarmak ve sınıf hareketinin kendisini bir ekoloji hareketi olarak yeniden kurmaya çalışmak gerekiyor. 

Dünyaya anlatacak deneyimimiz, söyleyecek sözümüz var 

Bütün bu konularda dünyadaki tartışmaları takip etmeye, onlarla bilgi, deneyim alışverişi yapmaya çalışıyoruz. Çünkü aslında dünyanın en direngen, inatçı ve birçok açıdan büyük deneyimlere sahip bir sol-sosyalist hareketimiz var. Dolayısıyla dünyaya anlatacak deneyimlerimiz, söyleyecek sözümüz var. Bu sol açısından olduğu kadar ekoloji hareketi açısından da böyle. 

Bütün bu deneyimleri, birikimleri dünyadaki tartışmalara katılarak ekolojik yıkımdan kurtulmanın yol ve yöntemlerini bulmak, sistemi değiştirmek zorundayız. Yoksa yaşadıklarımız belli… 

http://etha30.com/haberdetay/aksu-sosyalist-hareket-ekoloji-hareketiyle-icsel-bag-kurmali-154895 

Önceki İçerikKISA KISA
Sonraki İçerik‘Siyasi Cesaret Ödülü’
Cemil Aksu
Anadolu Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü'nü bitirdi. İstanbul Bilgi Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. Sudan Sebepler, Türkiye'de Neoliberal Su-Enerji Politikaları ve Direnişleri kitabının (Sinan Erensü ve Erdem Evren ile birlikte) ve Ekoloji Almanağı 2005-2017'nin (Ramazan Korkut ile birlikte) editörlüğünü yaptı. Birçok dergi, gazete ve internet sitesinde yazıları yayımlandı. Polen Ekoloji Kolektifi aktivisti.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here