Xabze

0
623

Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı’nda kahvaltılı toplantılar yanılmıyorsam 1993 yıllarında başladı. Rahmetli Halit Tultay’ın etrafında toplanan biz kadınlar, babamın da destekleriyle, vakfın şimdiki mülkünü alırken kalan bir miktar borcu ödeyebilmek için para toplamak amacıyla birtakım etkinlikler düzenlemeye başlamıştık. Birkaç yıl sonra ise kahvaltı programına, seçilmiş bir konu üzerine sohbet edecek, konusunda yetkin konuklar davet etmeye başladık.  

1996 veya 1998 yılları olduğunu sanıyorum. O ayki konumuz “Xabze” idi ve konuk konuşmacımız ise çok değerli büyüğümüz, Ankara’da yaşayan Bıc Saim Tuç idi. Kendisi benim bildiğim “Xabze”yi en iyi yorumlayan kişi idi ve Tanrı uzun ömürler versin hâlâ da öyle. Davetimizi kabul etti ve geldi. O günkü sohbet benim için çok aydınlatıcı olmuş ve hemen her şeye bakış açımı değiştirmişti. Saim Bey’in sohbetten sonra bana verdiği dosyadan alıntılar yapacağım bugün sizlere.


“Kültür bir toplumun tüm hayatı yorum biçimidir” (Linton, 1945) 

“Kültür, toplumsal olarak öğrenilen ve aynı yoldan yeni kuşaklara aşılanan davranış örüntüleri ya da kalıplarıdır.” (Tozzer, 1930) 

Bir başka bilim adamı da “Kültür denince ilk akla gelen şey âdet ve geleneklerdir. Âdet ve gelenekler başarısı önceden denenmiş çözüm yollarıdır” değerlendirmesini yapar. 

Semboller, toplumun kültürel özelliklerini yansıtan en belirgin sosyolojik şablon ve kalıplardır. Bu kalıplar fazla tahrip edilmeden, yeni, eskinin üzerine yapılandırılmazsa; sosyolojik sorunlar kaçınılmaz hale gelmekte, giderek fertler özünden kopmakta, zamanla başkalaşarak veya başkalarının vitrinine süs olmakta ya da tamamen kaybolmaktadır. [Ord. Prof. Şemsettin Günaltay (İstanbul Ünv. Edebiyat Fakültesi Ortaçağ Tarihi Ordinaryüs Prof., Türkiye Cumhuriyeti’nin 8. Başbakanı) bu konuda şöyle bir açıklama yapmaktadır: “Herhangi bir toplum, yabancı unsurlarla karşılaşmakta sakınca görmezse, incelemeden ve araştırmadan yabancı âdetleri, gelenekleri, görenekleri hemen kabullenirse, kendi toplumunun bünyesinde ateşli bir hastalığın hummasını yine kendi yaratır. Yabancı unsurların, temel unsurlara yaptığı etkiler, ilk zamanlarda pek hissedilmez gibi görünür. Garip bir hoşgörünün içinde yerleşir. Sonra da milli olanakları, milli yetenekleri yer, bir sorumsuzluk ve bir ‘neme lazımcılık’ havası yaratır. Temel binadaki (yapıdaki) unsurlar böylece gevşer. Soy, kültür ve milleti millet yapan ana bağlar çözülür. Korkunç bir iflas başlar. İşte en tehlikelisi de budur.”] 

Konuyu Kuzey Kafkasyalı (K. Kafkasyalı) Çerkesler olarak bu dereceye vardırmadıysak da sarsıntıda olduğumuz bir gerçek. Bu bize dağınıklığımızın, muhaceretin (talih yetimi olduğumuz kadar tarih yetimi oluşumuzun) dramı ve armağanıdır. 

Eski K. Kafkasyalı Çerkesler derin bir kültür birikiminin içinden geliyor olmaları nedeniyle doygundular. O kültürden kaynaklanan özellikleriyle sezgindiler. Görüp geçirdikleri ve çektikleriyle ezgindiler. Buna rağmen gelişigüzelliği ve acizliği kabul etmezlerdi. 

İnsan onurunu önemseyen, kişiliğe değer veren, fevkalade disipline olmuş, gururla tevazuu bağdaştırmış, dürüstlüğü, mertliği ve nezaketi, erdemi önde tutan bir zihniyete sahiptiler. Sadece kendilerini değil, başkalarını da bir o kadar düşünür, her canlının bir hayat hakkı olduğu bilinciyle hareket ederlerdi. 

Sosyal hayatın başladığı ilk dönemlerde, insanlar tarafından yapılan düzenlemeler; doğa şartları ile var olan canlılardan gelecek tehlikelerden sakınmaya dayanır… Saldırıya uğramak, yok edilmek korkusundan kaynaklanan bu gereksinim, doğal olarak bütün canlılarda vardır. Bir ata, kuşa vs. herhangi bir canlı, kendi türleri bile yaklaşmaya başladığında toparlanır, ayağa kalkar. Bu, tedbirsel anlamda, içgüdüsel bir harekettir. Bu bağlamda insanları diğer canlılardan ayıran husus; akıl ve zekâlarını ileri derecede kullanabilmeleridir. Bireyler ve toplumlar arasında meydana gelen fark; yaşadıkları coğrafi şartlar ile karşılaştıkları olayların etkisiyle, yaptıkları düzenlemelere yükledikleri anlam, ona kazandırdıkları kapsam ve düzeye dayanır. 

Bu sakınma hareketleri, iki kişinin yan yana gelmesiyle insani bir boyut kazanmış, daha güçlü olan (genç), daha güçsüzü (yaşlı) koruma altına almıştır ve yaşlının kendisini daha rahat savunabilmesi için sağ tarafı boş bırakılmış, üç kişi olduğunda da ortaya alınmıştır. Çerkeslerin oturma düzeninde, mekânsal yapılanmada, yeme-içme, çalışma hayatında, kadın-erkek münasebetlerinde ve yaşamın her safhasında hayli duyarlılıklar içeren düzenlemeleri dikkat çekicidir. Kadın savunmasız kabul edilir ve evinin dışında, erkek refakatçisiz hiçbir yere gönderilmezdi. Ayakta karşılanmayan kimsenin ciddiye alınmadığı, önemsenmediği düşünülürdü. 

Bir avlu içerisinde, korumaya alınan evlerin arka kısmı giriş-çıkışa kapalı tutulur; kapılar dışarıdan sağ elle, içeriden sol elle açılacak biçimde düzenlenirdi. Oda içersindeki düzenlemeler de aynıydı… Daha güçlü, genç olan kapıya daha yakın, daha güçsüz, yaşlı olan tehlikenin en son yetişeceği yerde olurdu. Bu tedbirsel içerik, hemen hemen bütün K. Kafkasya âdet ve geleneklerinde görülebilmektedir.

1. Kafkasyalılara öğretilen bir başka şey de: “Bela aramamak ve ama üzerlerine geldiğinde de kaçmamaktır.” Bazen pasifmiş gibi görünmeleri konuya ayrıntılı bakmalarından; kimlerin incineceği, neleri getirip neleri götüreceği düşüncesiyle her şeyde bir seviye aramalarından; sorunları daha da çoğaltmamış, işgüzarlık yapmamış, bazı içgüdüsel ve sosyal değerleri dışlamamış olmak bakımından birçok şeyi saymalarındandır. Bir başka etki de; “utanma hissi” ile “bulunduğun yerde fark edilmiyorsan ayağa kalkıp da fark edilmek için gayret göstermemek” duyarlılığıdır. İşte bu da K. Kafkasyalının, her grup ve her topluma uyumluluğu ya da uyuşmazlığı anlamında, nezaketini nereye kadar vardırdığının bir göstergesidir. Şaşırtıcı diğer bir yanları da; ceylan gibi narin ve zarif bir canlıya, güçlü-kuvvetli anlamına gelen “B’lane” adının verilmiş olmasıdır… Buradan da “Gücün; incelik, zarafet ve çeviklikte” aranmasını anlamaktayız.

Kayıp değilse bile, hayli erozyona uğramış bu ata hatıralarının bazılarından satırbaşlarıyla bahsedecek olursak… 

Küçükler büyüklerin önüne geçmezdi. 

Büyükler küçüklerin haklarını görmezlikten gelmezdi. 

Sorumluluklar paylaştırılmıştı… Herkes konumunun bilincinde, kendi kendini denetlediği, konusunda en iyi olmaya çalıştığı ya da verilen görevde, en azından mahcup olmamak için azami gayret gösterdiği, soya dayalı hiyerarşik bir yapılanmaları vardı. 

Kimin nerede ne yapacağı, nasıl davranacağı, kimin kiminle, nerede nasıl muhatap olacağı belliydi… Sanki bir protokol nizamı uygulanır gibiydi… Sadece sözcüklere değil, tavır ve davranışlara da anlamlar yüklenmişti… Çoğu hareket grupsal ve merasimseldi. 

İki kişinin olduğu yerde bir otorite olurdu; (binlerce kişi) bir grup otoriteyle temsil edilirdi… En üst otorite en yetkin olandı. Kendiliğinden göreve talip olunmaz; öncülükte yarışılmazdı. 

Görevlendirilenlere karşı gelinmez; sorumluluk taşıyanlar yarı yolda bırakılmazdı. Kolaycı olanlar hoş karşılanmaz; ölüm halinde bile erdem aranırdı. 

Bugün anladığımız anlamda devletleşmiş değillerdi; fakat devlete ait her türlü simge ve sembollere sahiptiler. 

Bu yapılanmada güven esastı… Hatır gönül sayılırdı! Sorunların hallinde; taraflar yüz yüze getirilmez, karşılıklı tepkilerin azaltılması için baba, oğul ve kardeşler arasında bile; adına vekil, elçi ya da sözcü diyebileceğimiz, dengeli, olgun kişilere aracılık yaptırılırdı. 

Toplumsal konularda soy temsilcileri bir araya gelir; kararlar (halk meclisi diyebileceğimiz) Sülale Konseyi’nce ve ittifakla alınırdı. Ve bu alınan kararlara herkes uymak zorundaydı. 

Yıllarca önce İslamiyet’in tanıtımı ile ilgili, 2 bin kişinin katıldığı bir toplantıda, Kırım Hanlığı mollalarının tavrına sinirlenerek, halkın arasından öne çıkarak konuşan “KUNDE”nin şu sözlerini nakletmek suretiyle bu natamam değerlendirmelerimi noktalamak istiyorum… 

“Yeni bir dine, özellikle İslamiyet’ e karşı değilim. Fakat Çerkesler unutmayın! Geleneklerimizi bozacak hiçbir şeyi kabul etmeyiniz… Kırım’da han ne ise Kafkasya’da da gelenekler odur. Gelenekler ‘hem yöneticidir hem de kanundur…’ Geleneklerimiz yok olursa biz de yok oluruz.” 

Evet! Bin yıl, belki de daha da önceki bu bilinç ve duyarlılığa dikkatlerinizi çekmek istedim!… Âdet ve geleneklerle ilgili çalışmaların başarılı olmasının hepimizin müşterek temennisi olduğunu düşünüyor ve saygılar sunuyorum. 

“Beşeriyetin ziynetisiniz” değerlendirmesi ise Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Hindoloji Kürsüsü Başkanı merhum Dr. Abidin İtil Hoca’ya aittir.


Tabii ki dosyanın tamamı bu kadar değil. Sadece alıntılar yaparak kısalttım. 

Xabze ile kalın. Çerkes kalın. 

İstanbul, 15.01.2022 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz