Adige tarihinin periyodizasyonu*

0
485

Çerkesler, Kuzeybatı Kafkasya’nın otokton etnosudur. Kendilerine verdikleri ad Adigedir. “Çerkes” terimi, XIII. asırdan başlayarak Adigelerin kadim ismi olan Zih’i ve ülkelerinin adı olan Zihya’yı adım adım kullanımdan uzaklaştırarak her çeşit kaynakta yer almaya başlamıştır. Adige ülkesi Çerkesya’nın varlığının sona erdiği 1864 yılından önce on beş Adige alt etnosu vardı: Kabardeyler, Besleneyler, Temirgoylar, Mahoşlar, Yegerukaylar, Mamkheğler, Abzehler, Şapsığlar, Natuhaylar, Adameyler, Janeler, Hakuçlar, Hatukaylar, Şegaklar, Bjeduğlar.  

Çerkesya’nın etno-kültürel ve sosyo-siyasal alanına tamamen entegre olmuş olan Ubıhlar da Adigelere dahil olmayı şüphesiz hak ediyorlar. Ubıhlar iki dilli idiler (Ubıhça ve Adigeceyi kullanırlardı) ama çoğunlukla Adigeceye, Ubıhçadan daha hâkim idiler. XIX. asrın ilk yarısı boyunca Ubıhlar hızla anadillerini unutuyor ve münhasıran Adigeceye geçiyorlardı¹. Onlar kendilerini Adige sayıyorlar, tüm soyluları da kendilerini şüpheye yer bırakmayacak şekilde Adige toplumunun aristrokrasisi olarak görüyorlardı². Üstelik Ubıh liderleri ortak Adige siyasi ittifaklarına başkanlık ediyor, Adige ortak kongreleri de bilhassa Ubıhya’da toplanıyordu. Bir dış adlandırma olan Çerkes, her türlü kaynakta Ubıhları da kapsıyordu ve birçok gözlemci Ubıhları Adigelerden nasıl tefrik edecekleri konusuna artık kafa yormuyordu³.  

Hosta’dan Bzıb’a kadar uzanan arazide yerleşik Kuzey Abhazları olan Sadzlar da Adige halklar topluluğuna entegre olmuşlardı ve fiilen Sadz’ın tüm yetişkin nüfusu Adige dilinin Şapsığ lehçesini bilirdi⁴. Sadz topraklarında ortak Adige toplantıları yapılırdı. Çerkes adı bu etnik gruba da şamildi⁵. Tüm Kafkas savaşı boyunca onlar çarlık ordularını Gagra sırtı hattında tutmuş ve tüm Adige “kabilelerinin” kaderini paylaşmışlar, toptan Türkiye’ye sürülmüşlerdir. Yani, Adige bayrağındaki iki yıldız (on iki yıldız arasında), tam da Ubıhları ve Sadzları, direniş cephesinin bu en önemli iki katılımcısını simgeliyordu.  

Kafkasya’da Çerkeslerin sayısal ve askeri-siyasi üstünlüğü, “Çerkes” etnoniminin bir sürü kaynakta “Kuzey Kafkasyalı” ve hatta “Kafkasyalı” anlamına gelecek şekilde geniş yorumlanması sonucunu doğurdu. Osmanlı Türkiye’sine sürgün edilen Kuzey Kafkaslıların en az yüzde seksenini oluşturan Çerkesler, yalnızca yakın akraba Kuzey Kafkas Abazinleri ve prenslik Abhazya’sı halkını değil, Çeçenleri, Osetleri, Dağıstanlıları da kapsayacak şekilde tüm diyaspora için ortak bir isim haline geldi. Gerçi şüphesiz Kafkasya ile ilgili Türk etnocoğrafik nomenklaturası (burada, “isim standardı listesi” anlamında-çn.), uzun zaman önce çok sayıda terimi özümsemiş ve Kafkasya’nın tüm belli başlı etnik gruplarını ayırt edebilecek hale gelmişti. XVI-XIX. asırların Rus kaynaklarının çok büyük kısmında “Çerkes” terimi altında, küçük istisnalarla bizatihi Adigeler kastediliyordu.  

Kitabın bu kısmı, Adigelerin tarihindeki çeşitli medeniyet döngülerinin karakteri ve süresine dair dağınık fikirlerin sistematize edilmesine yardım edecektir. Adige Ortaçağının peryodizasyonu problemlerine özel bir ilgi göstereceğiz. Elimizde kendi vakayinamelerimiz olmadığı için harici medeniyet kriterlerine ve etnonimlerin evrimine dayanacağız. Böyle bir yaklaşım okuyucunun, Kafkasya haritasında bir Adige ülkesinin, Çerkesya’nın ortaya çıktığı dönemin tipolojik hatlarını ve kronolojik sınırlarını net şekilde gözünde canlandırmasına imkân verecektir. Çerkes tarihinin peryodizasyonunu kurarken ortaya çıkan ana problem, Adige kültürünün tüm doğuş ve oluşum süresince yazılı olmayan bir kültür olarak kalması gibi bir temel olgudur. Çerkeslerin kendi vakayinamelerinin mevcut olmayışı işimizi güçleştirmektedir. Ama aynı zamanda işimizi kolaylaştıran faktörler de var:  

1) Üzerinde Adigelerin etnogenez (bir etnosun oluşum süreci-çn.) sürecinin hiç kesintiye uğramadığı bir saha olarak Kuzeybatı Kafkasya kadim ve Ortaçağ yazılı geleneklerinin bilim insanlarının daimi olarak ilgi sahasında bulunmuştur: Greklerin, Romalıların, Bizanslıların, Ermenilerin, Gürcülerin, Yahudilerin, Cenevizlilerin vb.  

2) Kuzeybatı Kafkasya 400 km boyunca Karadeniz’le sınırdaştır, bu keyfiyet Adigeler ve Abhazların Akdeniz havzası devletleriyle sağlam ilişkilere sahip olmalarına imkân veriyordu.

Bu iki faktör sayesinde bugün biz, harici medeniyetsel etkiler ve kilometre taşları üzerinden Çerkes tarihinin peryodizasyonunu kurmak için elverişli bir imkâna sahibiz. Bu durum ise, Çerkesya tarihinin, gelişim süreci içerisinde Anadolu, Balkanlar, Akdeniz havzası ülkeleriyle aynı medeniyet döngülerini yaşadığı anlamına gelecektir. Yani, Kuzeybatı Kafkasya tarihinde Sind-Meot devri, antik dönemin MÖ VI. – MS V. asırlar arasındaki devrine karşılık geliyor. Bu devrin kaynaklarında aynı etno-coğrafik nomenklatura kullanılıyor. Bosfor Krallığı da aynı zamanda var olmuştu (MÖ V. yy başı-MS 370). Bu devlet, Helen yerleşimcileri, bunların otonom şehirlerini, Sind-Meotların etno-teritoryal oluşumlarıyla birleştiriyordu. Üstelik bu oluşum Sind-Meot kökenli oldukları bariz olan Spartokid kral hanedanı döneminde meydana gelmişti⁶. Kuzeybatı Kafkasya dağlıları ne Spartokidler, ne de onların ardılları döneminde Pantikapey’e tabi oldular. Üstelik sık sık Bosfor’un merkezi alanlarını korsan kuşatması altında tutacak güçte oldukları görülmüştür⁷.  

MÖ I. asırdan itibaren Kuzeybatı Kafkasya’da Zih kabilesinin nüfuzu artıyor. Milat sonrası ilk asırlarda en savaşçı kabileler arasında yer alıyor⁸. Hatta büyük Mitridat bile onların direnişini kırıp Zih topraklarından geçememiş, gemilerle sahilin o kısmının etrafından dolaşmıştı⁹. Zamanla Zihler, Anapa ile Gagra arasındaki arazide tüm diğer etno-teritoryal ittifakları kendilerine bağladılar: Kerketler, Aheyler, Heniohlar ve diğer daha küçüklerini. Zihya’dan güneye doğru, V. asırda Abazgiya ve Apsilya’nın, Apsua dilli iki ana oluşumun doğuşuyla sonuçlanan entegrasyon süreçleri işlemektedir.  

Zihya’nın güçlenmesine Sindlerin III. asırda Tetraksit-Gotlar tarafından ve Meotların IV. asır sonunda Hunlar tarafından kovalanması yardım etmişti. Galipler, Roma’ya saldırı gibi muazzam projeler vb. nedenlerle orada kalmadılar. Buna karşılık, Zihler daha VI. asır başlarına doğru Kuzeybatı Kafkasya sahasında ve bitişiğindeki tüm Kubanötesinde ana güç haline geldi. Bu nedenle VI. asırdan itibaren (Hatta 500 yılından itibaren de diyebiliriz) o dönem Zih dönemidir ve böyle de adlandırılmasını öneriyoruz. Bu metot, önceki dönemi Sindo-Meot olarak adlandırmış olmamız nedeniyle de doğrudur: Her iki olayda da bölgenin ana “etiketleri” kullanılmıştır. Kaynaklarda bunların baskın oluşunun ardında, gayet gerçek etno-genetik süreçler vardır. VI. asır kaynaklarında artık ne Kerketlerin, ne Heniohların, ne Aheylerin, ne Sindo-Meotların adı geçiyor.  

Kuzeybatı Kafkasya tarihinde Zih dönemi, özellikle bölgemizle ilgili olarak kullanıldığında Ortaçağlar dönemi olarak da adlandırılabilir. Zih veya Ortaçağ döneminin üst kronolojik sınırı XV. asırdır. 500 yılından 1500 yılına kadar çok kolay akılda tutulabilecek tam 1000 yıllık bir dönem elde ediyoruz. Zih tarihini ciddi şekilde etkilemiş olan Bizans İmparatorluğu tam da bu asırlarda var olmuştu. Kırım, Bizans idi. Gürcistan ve Ermenistan imparatorluğa dahil olmuşlardı. Bizans, Zihya’nın bin yıllık komşusu idi. Ve bu da, Zihya’da bin yıllık Hıristiyanlık dönemi demektir. Zihya Başpiskoposluğu, Ekümenik kilise içerisinde oldukça nüfuzlu bir otokefal (Konstantinopol hariç, başka bir bölgesel üst otoriteye bağlı olmayan yapı-çn.) idi. Öyle ki, Kırım piskoposlukları (Hersones, Sugdey ve Bosfor) Zih kilisesine dahil idiler. Rusların ilk vaftizinin Zihya Başpiskoposluğu topraklarında, Korsun’da (Hersones) olması ilginçtir¹°. Zih döneminin son iki yüz yılı boyunca Ortodoks Piskoposluğu hızla, pozisyon, iktidar ve cemaat kaybetti. Onun yerine XIV. asır ortasında Papa VI. Klement tarafından 1349 yılında ihdas edilen Zihya (Çerkesya) Katolik Başpiskoposluğu geldi. Öyle de olsa, 1500 yılı yalnızca Ortodoksluk için değil, Katoliklik için de üst sınırdır. Putperestlikle tuhaf bir şekilde harmanlanmış yapılandırılmamış Hıristiyanlık, Çerkesya’da sonraki asırlarda da, XIX. asır ortasına kadar yaşamaya devam etti.  

“Nedendir bilinmez ama Kafkas dağlarının kuzey yamacında meskûn tüm kabileleri Çerkes olarak adlandırma alışkanlığındayız, oysa onlar kendilerine Adige diyorlar”

Zih dönemi (500-1500), o bin yılın göçer imparatorluklarıyla kurulan her türlü ölçeğin üzerindeki ilişkiyle dolu oluşu dolayısıyla da çok kabarık olarak göze çarpmaktadır. Üstelik tüm bu imparatorluklar Türkidir. Evet, bu Türki baskı 370 yılında Hunlarla başladı ve zaman zaman Türki mevcudiyet sıkı bir şekilde Fin-Ugor mevcudiyetiyle örülmüştü, ama her türlü başka peryodizasyon gibi, bizimki için de bir miktar geri çekilmeye izin verilir. Üstelik 400’lü yıllar veya V. asır yalnız Zihya (Çerkesya) için değil, tüm Kafkasya, Avrupa ve Akdeniz havzası dünyası için de bir dönüm noktasıdır. Roma’nın düşüşü, onun mirası üzerinde hak iddia eden adaylar arasındaki çelişkiler yüzünden neredeyse bir yüzyıl uzadı (410 yılından 476 yılına kadar). Bin yıl boyunca çeşitli göçer etnoslar Kuzey Kafkas bozkırı hâkimiyetini bir bayrak yarışı gibi elden ele devrettiler: Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Hazarlar, Macarlar, Peçenekler, Kıpçaklar. Zih (Çerkes) Ortaçağının son 250 yılı önce Altınorda, ardından Tatar “karmaşası” ve bir seri Altınorda sonrası hanlığı dönemidir. Özellikle bu 250 yıl içinde (1240’tan 1490’a kadar) Zihya’nın neredeyse devamlı ve Altınorda’nın gücünden neredeyse bağımsız olarak kuzey ve doğu yönünde bir arazi genişlemesi cereyan ediyor. Kabardey ortaya çıkıyor. Altınorda’ya rağmen mi yoksa Altınorda sayesinde mi? Öyle görünüyor ki, her iki hal de söz konusuydu. Hanların sık sık tahttan indirildiği ve Saray’ın (Altınorda’nın başkenti, Astrahan’ın 130 km kuzeyinde idi-ç.n.) iç ve dış siyasi rotalarının sık sık değiştiği bir ortamda Çerkeslere yaklaşım da değişmeliydi. Velhasıl bu, her şeyden önce Altınorda tarafından ciddi bir muhalefetle karşılanmayan bir Adige projesiydi.  

Altınorda kaynaklarında Çerkesya bir savaş bölgesi olarak çok seyrek yer alıyor (her defasında ayrıntısız olarak) ve Ceneviz belgelerinde bu anlamda hiç yer almıyor. Cenevizlilerin Altınorda-Çerkes mücadelesi konusunda tamamen susmaları, dönemin layıkıyla değerlendirilmesi için çok önemli ve temel bir kriterdir. Doğu Kırım’da ve Çerkesya’nın Azak-Karadeniz sahili boyunca Ceneviz ‘factoria’larının ( ticaret merkezi-çn.) kurulmaya başlandığı ilk günden itibaren ilişkiler Tatarların bir müdahalesi veya kontrolü olmaksızın, tamamen iki taraflı bir Ceneviz-Çerkes karakteri taşıyordu. Şaşılacak bir şey, ama Hazarlardan farklı olarak Tatarlar Kerç Boğazını kontrol etme yönünde bir arzu taşımadılar ve tüm Altınorda dönemi boyunca Kerç Yarımadası Cenevizlilerin ve kısmen de Çerkeslerin elinde bulunuyor (Tam da Altınorda’nın en güçlü hanı olan Uzbek Han döneminde Vospero-Kerç’te Çerkes prensleri Verzaht ve Millen hüküm sürmüştü), Taman Yarımadası ise bütünüyle Çerkeslerin hâkimiyetinde idi. Matrega’da çok sayıda Cenevizli yerleşmişti ama şehirde konsolos yoktu ve şehir Zih-Çerkes prensleri tarafından yönetiliyordu¹¹.  

Altınorda döneminde, yazılı kaynaklarda belli olan ve şimdi arkeolojik olarak da açıkça görülen bir Don ve Dinyeper kıyılarına Çerkeslerin hâkim olmaları süreci vardır. Yani, Altınorda döneminde Çerkesler kelimenin tam anlamıyla kendi anavatan topraklarından dışarıya taşıyorlar: Merkezi Kafkas ovasına hâkim oluyorlar, Kırım’a yerleşiyorlar, Ukrayna’ya gidiyorlar, Kahire’de zirveye ulaşıyorlar¹². Kaynaklarda Çerkesya’nın Altınorda’ya katıldığına dair açık bilgi yoktur. Diğer taraftan Çerkesya’lılar sıklıkla (Diğer herhangi bir milliyet grubundan daha sık) Altınorda’nın yüksek idari ve askeri mevkilerinde görev alıyorlar¹³. Bütün bu çıkarımlar bizi esas sonuca, tarafların Kuzey Kafkasya’da nüfuz alanlarını paylaştıkları bir Tatar-Çerkes anlaşmasının var olduğuna getiriyor. Bu ilan edilmemiş anlaşmanın yapılış tarihi çok muhtemelen XIII. asır ortaları, yani Altınorda’nın müstakil bir imparatorluk olarak kurulduğu dönemdir. Bir yandan Çerkesler Altınorda için büyük bir tehdit oluşturmuyordu; onlar bölgesel çapta “vahşilerdi”. Tam da bu keyfiyet onları, zayıf müttefiklerden hoşlanmayan ve onları köle yapan Moğollar için ilginç kılıyordu.  

Çerkes askeri birlikleri Altınorda ordusu için yeri doldurulamaz kuvvetlerdi: 1)Çerkeslerin soylu zırhlı şövalye ağır süvarisi, kalite olarak göçebe süvarisinden üstündü; 2)Çerkesler dağlarda savaş konusunda Tatarlardan bariz şekilde daha iyi idiler (Mesela Alanya dağlarında).  

Askeri hizmet karşılığında Çerkesler, ülkelerinin tam bağımsızlığını ve boşalan komşu arazileri işgal etme hakkını muhafaza ettiler. Çerkeslerin hareketleri, Altınorda nezdindeki temsilcileri tarafından destekleniyor ve diğer taraftan da Çerkes kökenli üst düzey görevlilerin bir özgül ağırlığı vardı, zira arkalarında güçlü, savaşçı bir etnos duruyordu.  

Çerkes yayılmacılığı için özellikle uygun şartlar, 1347-1352 yıllarındaki, Kara Ölüm adını alan veba pandemisinden sonra ortaya çıktı. Bu pandemi, Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki ilerleyişine, Volga’nın sağ kıyısından, Altınorda’nın başkentinden başladı ve elli milyondan fazla insanın hayatını söndürdü. Kara Ölüm, Altınorda’dan İngiltere’ye kadar tüm ülkelerde büyük bir demografik ve ekonomik kriz doğurdu. Elli yıl süreyle sürekli iç savaşlara evrilen meşhur Tatar “kargaşası” da, bu büyük siyasi kriz de pandeminin neden olduğu korkunç kayıpların ve alt üst oluşun doğrudan bir sonucu idi. Kara Ölüm, Çerkesya’ya dokunmadı; en azından elimizde bunun aksini gösteren doğrudan veya dolaylı bir tanıklık yoktur. Tam tersine Çerkesya’nın tüm XIV. asır tarihi, nüfusun ve ülkenin askeri-siyasi büyümesinin hızla arttığını gösteriyor. Eşzamanlı olarak, bariz şekilde nüfus fazlasının hem askeri kiralama, hem Karadeniz köle ticareti ve hem de aşınmış göç yolundan Ukrayna’ya geniş kapsamlı bir nüfus akışı cereyan ediyor. Çerkesya, kelimenin tam anlamıyla bir donör ülke rolüyle sahneye çıkıyor, yıkıma uğramış ülkelerle gıda bakımından tamamen kendine yeterli, veba salgınının yayılmasına imkân vermeyen bir tedarik siteminde yetişen kendi taze, sağlıklı cinsten insanlarını paylaşıyor.  

XIV. asırdan itibaren Çerkesya, yalnızca hürriyetin tadını çıkarmakla kalmıyor, Don’dan Abhazya’ya ve Taman’dan Sunja’ya kadar olan sahada hâkim duruma geliyor. “Çerkes bozkırları” terimi bu dönemde ortaya çıkıyor. Tana, “Yukarı Çerkesya’da” bir şehirdir. Tatarlar Kırım’dan Astrahan’a “Çerkesya’nın etrafından dolanarak” giderler. Timurlenk bir korku yaratıyor, ama geçicidir. Daha ileride tüm XV. asır boyunca ölçekler büyüyerek ilerleyecektir. Ve 1500 yılında G. İnteriano’ya göre Çerkesya önceden olduğu gibi Don’dan Avogazya’ya (Abhazya) kadar kendi varoluş sürecindeki en geniş araziyi işgal ediyordu, hem de Karadeniz boyunca 300 mil uzunluğunda bir kıyıya sahipti. 1600 yılına doğru Çerkesya, Don ve Kuban arasındaki tüm topraklarını kaybediyor, ama buna karşılık doğuya doğru maksimum ölçüde uzanıyor ve Hazar Denizine dayanıyor. Ama madem ki peryodizasyonu kurmak için harici belirtileri seçtik, çok yerinde bir örnek olarak Büyük Orda’nın 1502 yılındaki finaline işaret etmek zorundayız.  

Altınorda’nın yasal varisi tam da Büyük Orda (Taht Eli) idi. 1480 yılında Ugra’daki güçsüzlüğü (Haraç ödemeyi reddeden Moskova büyük prensi III. İvan’ın üstüne yürüyen Büyük Orda hanı Ahmet Han, Ugra nehrini geçerek Ruslara saldırmakta kararsız kaldı, iki taraf da bir süre bekledikten sonra geri çekildi. Bu olay Rus toprakları üzerinde 240 yıl süren Moğol-Tatar egemenliğinin sonunu getirdi – çn.) Rus tarihinin temel anlarından biridir. Bu tarih Çerkesya tarihi için de önemlidir. XIII. asrın ortasında Altınorda Moğol İmparatorluğunun kuruluşuyla aynı zamanda, kaynaklarda Zihleri ifade etmek için Çerkes ve Zihya’yı ifade etmek için de Çerkesya şeklinde yeni bir etnonim kullanılmaya başladı. Rus yazarlar hemen bu doğu terimini benimsediler, zira kişisel meselelerde bile Orda’nın örnek vassalları idiler. Arap-Pers yazarları da, Zih terimini bildikleri halde hemen bu yeni ismi kullanmaya başladılar. Grek-Bizanslılar ve İtalyanlar eski isme bağlı kaldılar ama yeni ismi de sık sık kullandılar. Bir İtalyan belgesinde aynı şahıs önce Zih, sonra da Çerkes olarak adlandırılabilir. 1500 yılından sonra İtalyanlar artık Çerkes terimini kullanıyorlar ama Zih ve Zihya’yı daha sık yazıyorlar. Tam da 1501 yılında Venedik’te Giorgio İnteriano’nun “Çerkes adıyla anılan Zihlerin ülkeleri ve yaşamları” adlı eseri piyasaya çıktı. Bu eserde Adigelerin kendilerine verdikleri Adige ismi ilk defa kullanılmıştır ve yazar Zihlerin (Çerkeslerin) kendilerine Adiga dediklerinin altını özellikle çiziyor.  

Çerkes Ortaçağının üst sınırı olan XV. asır bir sıra güçlü dış kriterin etkisiyle oluşmuştu. Daha önce sözü edildiği gibi, Adige ülkesinin bin yıllık komşusu olan Bizans’ın tarihinde son yüzyıldır. İmparatorluğun başkenti 1453’te düşmüşse de, Trabzon cebi 1461’de düştü. Yüzyılın sonuna doğru Osmanlılar kalan tüm Bizans topraklarını işgal ettiler. Durres’in (Arnavutluk’ta bir şehir-çn.) 1501 yılında düşüşü, önerilen peryodizasyon için tipik bir olaydır. Son Türki göçebe imparatorluğu Büyük Orda, Kırımlıların, Nogayların ve Çerkeslerin birlikte indirdikleri darbelerle 1498-1502 tarihlerinde düştü. Orda’nın jeopolitik ve toprak mirası esas olarak, o tarihten sonra Kuzey Kafkasya’nın en güçlü askeri-siyasi oluşumu haline gelen Kabardey’e kaldı.  

  1. asır Zihya’da (Çerkesya) Ceneviz varlığının son yüzyılıdır. Bizanslılar gibi, onları da bölgeden çıkaran, gelecek dönemin Karadeniz sahnesinde başrol oyuncusu olacak olan Osmanlılardır. Ceneviz-Çerkes karşılıklı ilişkileri neredeyse daima barışçı karakterde idi ve her iki taraf için de çok verimli oldu. Tarihsel planda Ceneviz varlığı Helen kolonizasyonuna çok benziyor. Birinci olarak, her ikisini de kendi topraklarından uzakta gıda kaynağı aramak zorunda bırakan sebepler aynıdır. Panticapaeum’u (Kırım’da bugünkü Kerç şehrinin bulunduğu yerde Miletlilerin MÖ VII. asır sonunda kurduğu şehir-çn.) kuran Milet’in halkı, Perslerin Küçük Asya’daki baskılarının bir sonucu olarak, bir tarım çeperinden mahrum kalmışlardı. Daha ileri tarihlerde Atinalılar da, buğday ekilen arazilerin hızlı erozyonu ve Grek monarşileriyle aralarındaki devamlı anlaşmazlıklar yüzünden Miletlilerin deneyimini tekrarlamak zorunda kaldılar. Bu anlamda Ceneviz, Helen demokrasilerinin tam bir kopyasıdır; şehir halkı, Fransa, Burgonya, İtalya, Almanya gibi kıta monarşileriyle değil, Araplarla, Tatarlarla ve Çerkeslerle ilişki kurmayı tercih ediyorlardı. Sosyal örgütlenme ve devamlı bir krallıklar ve düklükler tarafından yutulma korkusu, Venedik gibi Cenova’yı da, kıta yönündeki zayıflığını Akdeniz havzasının tüm adalarında, Kuzey Afrika’da, Kafkasya’da ve Kırım’da dayanak noktaları kurarak telafi etmek zorunda bıraktı. Akdeniz ve Karadeniz havzalarının tüm sahasını kapsayan çok gelişmiş bir ticaret, bankacılık ve postacılık ağına sahip olan İtalyan deniz cumhuriyetleri, tüm rakiplerini [Mesela Grekler, Ermeniler, Yahudiler, Sarasenler (Müslüman Araplar-çn.)] kolaylıkla ezdiler ve yeri doldurulamaz uluslararası aracılar ve finansistler haline geldiler.

İkincisi, Kafkasya’daki hem Grek ve hem de Ceneviz yerleşimleri tüm varoluşları süresince kendilerine ait ciddi tarım arazilerinden mahrum idiler ve dolayısıyla buğdayı reeksport yapıyorlardı. Karadeniz-Kafkas buğdayına bağımlılık en azından öyleydi ki, sevkiyatta uzun süreli bir aksama, deniz cumhuriyetinin metropollerinde mutlaka açlığa sebep oluyordu. Büyük Demostenes halkın karşısında verdiği nutuklarda Atina halkıyla dostluğu için ve en önemlisi, Atinalılara buğday gemilerini yükleme önceliği verdikleri için Spartokidlere coşkulu şekilde övgüler düzüyordu. Zihya (Çerkesya), Cenevizlilerin Kefe’den iki yüz yıl süreyle yaptıkları yazışmalarda en güvenilir buğday tedarikçisi olarak anılıyor. Ceneviz döneminde Zih buğdayına bağımlılık, Selçukluların Anadolu’daki tüm tahıl yörelerini ele geçirmeleri ve Sinop ve Trabzon Bizans anklavlarına ambargo uygulamaları nedeniyle de yüksekti.  

Üçüncüsü, hem antik dönemde ve hem de İtalyanlar döneminde askeri-siyasi hâkimiyetin Kafkasyalıların elinde olmasıdır. Sovyet tarih yazıcılığında, yabancı kolonizatörlerin yerlileri ezdiklerine dair bir şablon yaklaşım hüküm sürüyordu. Oysa ilişkiler, karşılıklı çıkar esasına göre kuruluyordu: Akdenizli tüccarlar buğday ve inşaat kerestesi (diğer geniş mal listesini bir tarafa bırakalım), Zihler de kendi bol tarım ürünlerini satacakları istikrarlı bir pazar sahibi oluyorlardı. Yerel ekonomi böylelikle mal tedariki yönünde yapılandı ve her türlü talebi karşılayabilir hale geldi. Zih buğdayı yalnızca Cenova veya Venedik’e değil, büyük partiler halinde Konstantinopolis’e, Provans’a, Katalonya’ya da ulaşıyordu. İtalyan yerleşimciler ve Zih prenslerinin askeri potansiyeli kabil-i kıyas değildi, bu da fiili olarak Zih hukukunun, Zih toprakları üzerindeki tüm factorialar ve şehirlere yayılması demekti.  

P.M. Ştressle “koloni” teriminin kullanılmasının yanlış olduğunun altını çiziyor ve Ceneviz beldelerini “yabancı topraklardaki mütevazı yerleşimler” olarak adlandırıyor. Vinya’nın ardından Y.S. Zevakin de, herhangi bir sebeple yerlilerin gıda maddesi sevkiyatını kestiğinde bu kasabalarda bile sık sık açlık çekildiğine işaret ediyor. Ceneviz-Çerkes ilişkilerini anlamak için, Ceneviz ve Venedik raporlarında Çerkeslerin nasıl değerlendirildiği çok önemli. Çerkesler (Zihler) “asil”, “sinsi”, “dünyadaki en güçlü efendiler” (bu ifade Mısır’ın Çerkes sultanlarına atfen kullanan İnteriano’ya aittir), “çehre olarak bizim vatandaşlarımıza benzerler” vb. gibi sıfatlarla anılıyorlar. Cenevizin eşraf aileleri Çerkeslerle akraba olmuşlar, bunun sonucu olarak da, Kefe’nin düşmesinden sonra daha uzun bir süre yüksek bir sosyal statü sahibi olmaya devam eden Franko-Çerkesler gibi bir alt-etnik ortak kimlik ortaya çıkmıştır.  

Cenevizliler, Mısır’ın Çerkesya ile iletişiminde güvenilir bir aracı olarak, başka bir tarihi rol daha oynamışlardı. Memluk ordusuna insan takviyesi nakliyesi Cenevizliler için o kadar karlı idi ki (yalnızca ödeme bakımından değil, sultan sarayında getirdiği avantajlar bakımından da), papaların düzenli olarak ilan ettikleri Memluklarla ticaret yasağı da onları engelleyememişti.  

Kendi Ortaçağlarının perdesi altında Çerkesler, kendi coğrafyaları dışında görülmemiş bir zafer kazandılar. Çerkes hanedanı Kahire’de 1382’den 1517 yılına kadar hüküm sürdü. Çerkesler Memluk sistemini çok derin şekilde etkilediler. Temel prensiplerden biri olan, memlukun unvan ve varlığının oğullarına miras kalmasını önleyen yasak, fiili olarak unutulmaya terk edildi. Birçok Çerkes Memluk ordusuna olgun yaşlarda katılıyor ve hemen yüksek rütbeler ve zengin iktalar (tımar mülkleri, arazi olması şart değil) kazanıyordu. Çerkes yönetici seçkinleri içerisinde hâkimiyet Çerkes aristokratlarına geçti. Abram Polyak, Mısır’da ve Çerkesya’da iktidarın aynı aristokratik tabakaya ait olduğuna işaret ediyor. Çerkes aristokratı, sultan sarayında da ordu hiyerarşisinde yükselmede öncelik hakkına sahipti.  

Berkuk’tan sonra tahta artık onun gibiler, yani askeri kölelik döneminden geçmiş kimseler çıkmadı. XV. asrın tüm Çerkes sultanları Çerkesya’nın prens-soylu elitine mensup kimselerdir. Onlar Mısır’a klasik Batı Avrupa tipi feodal ilişki getirdiler, zira Çerkes feodalizmi Alman feodalizmiyle aynı kurallar üzerine inşa edilmişti. Peter Simon Pallas, Gustav von Ewers ve Heinrich Julius Klaproth bu keyfiyete işaret ediyor. Memluklarla ilgili olarak yaygın bir yanılgı da, onların Mısır’a ergen çağda, hatta çocuk yaşta getirildikleri ve sıkı bir Müslüman eğitiminden geçirildiğine dair kanaattir. Memluk vakayinamelerinin okunması bunun aksini gösteriyor: Memlukların çoğunluğu Arapça bilmezdi, sultanlık dönemi boyunca bunlar arasında Arapça-kur’ani isimler ender istisnalardandı. Müslümanlığı kabul eden Memluklar, etnik Kıpçak ve Çerkes adlarını taşımaya devam ettiler. Memluk ordusunun dili Kıpçakça idi; Çerkesçe, Abhazca, Rusça, Osetçe, Mingrelce, Gürcüce, Ermenice, Sırpça-Hırvatça, Grekçe, Arnavutça gibi diğer birçok ana dil de kullanılıyordu. Daha Berkuk’tan önce Memluk ordusunun çoğunluğu Çerkeslerden oluşuyordu ve kaynaklarda sıklıkla Çerkeslerin Kıpçak dilini bilmediklerine dair örneklere rastlanması gayet doğaldır. Mesela Sultan Baybars zamanındaki davadar (üst düzey bürokratik işlerden sorumlu, sultandan sonra gelen ikinci yüksek mevki-çn.) Azdamur, İbn Tagri Birdi’nin bildirdiğine göre ne Türkçe, ne de Arapça bilirdi. Ömrünün büyük kısmını Mısır’da geçirmiş olan Sultan İnal, kendi ismini Arapça yazamazdı, belgelere vize koymak için bir yazı şablonu kullanırdı. Bu bakımdan kendisi ne Grekçe, ne de Latince bilmeyen ve şablon vasıtasıyla belgelere legi, yani “okudum” yazan İlliryalı Justin’in (Büyük Jüstinyan’ın amcası) birebir benzeridir. Çerkes Memluklarının, VI. asır mezar anıtlarına dayanan bir heraldik (arma bilimi-çn.) geleneği vardı¹⁴.  

Kendilerini Mısır’da bulan Memluklar kadim geleneklerine sadık kalma konusuna özel bir hassasiyet gösteriyor ve atalık sistemini canlı tutmaya devam ediyorlardı. Eğitilen çocuğun kendisini eğiten aileye canı pahasına sadık kaldığına dair dokunaklı tanıklıklar günümüze kadar ulaşmıştır. Çerkeslerin şövalye ahlakı, elde mızrak atlı düelloları, sultanın huzurunda görkemli arena gösterileri, polo şampiyonaları, yiğitleri ululayan şarkılar ve çılgın danslar eşliğinde mebzul miktarda bade içilen asker şölenleri, ölüleri anmak için düzenlenen at yarışları, üzerine armalar işlenmiş zırhlar, tüm bunlar tebaa üzerinde hipnotik bir etki yaratıyordu.  

Çerkes sultanlarının hüküm sürdüğü dönemde Mısır’daki Çerkes cemaatinin, bizatihi Çerkesya’daki yaşam tarzı ve geleneklerin birebir kopyası olduğundan emin olabiliriz. Çerkes sultanların hükmettiği dönem, Mısır ve Suriye için en yüksek kültürel gelişim ve ekonomik refah dönemi oldu. Hem de Çerkes hâkimiyetinde refahın artması, onların iktidarını, kendi ulusal onurları açısından bir duygusal incinme duymaksızın Daulet-el Carakisa (Çerkeslerin Devleti) tanımını kullanan Arap entelektüelleri nazarında meşrulaştırıyordu. Herkesin malumu olan “Binbir Gece” masallar dizisi XV. asırda Kahire’de ortaya çıktı. Kahire Amerikan Üniversitesinden Profesör John Rodenbeck bu konuda şunları söylüyor: “Binbir Gece” adıyla bilinen, Harun ar-Reşid’e dair Bağdat hikâyelerinden oluşan kitap tam da bu dönemde, yaklaşık 1382-1517 yılları arasında XV. asırda Kahire’de, Memluk sultanları iktidarı zamanını hikâye eden metinlerle ciddi ölçüde genişledi”¹⁵. Büyük Arap tarihçisi, sosyolog ve Berkuk’un veziri İbn Haldun, Kahire’yi ilk defa 1383 yılında gördü: “Bu, kâinatın başkenti, dünyanın bahçesi, insan karınca yuvası, yüceliğin tahtı, şatolar ve saraylar, manastırlar ve okullar şehri, eğitimli insanların şehri”¹⁶.  

Çerkes Memlukları döneminde zenginlik ve lüks mutlak maksimum noktasına ulaştı: XV. asırda dünyanın en zengin insanları Kahire’de yaşıyordu. Kahire tarihi konusunda bir otorite olan tarih araştırmacısı Max Rodenbeck devletin başkentinin, hem boyutları ve nüfusu ve hem de zenginliği, konfor düzeyi ve ekonomik gelişimi bakımından bir nevi Orta Çağın New York’u olduğuna işaret ediyor. Kahire Avrupa’nın en büyük şehri olan Paris’ten iki kat ve Konstantinopolis’ten beş kat daha büyüktü, en az 500.000 kişilik bir nüfustan bahsediyoruz.  

Çerkeslerin emir ve sultan aileleri Avrupa’nın Hindistan’la ticaretini kontrol ediyordu. Vasco de Gama’nın XV. asır sonundaki seferi Avrupalılar için Hindistan’a giden alternatif bir yol açtı ve Çerkes İmparatorluğunun ekonomik gelişimini tehdit etmeye başladı. Ama ticaretteki kriz daha Osmanlılar döneminde başlamıştı. Kayıtbay döneminde Kahire’yi ziyaret eden Portekizli gezgin Pero da Covilha, duygularını ifade edecek kelime bulamıyordu. Henri Hart, Çerkes Memlukları döneminde İskenderiye’nin ulaştığı gelişmenin ancak Ptolemeler dönemiyle kıyaslanabileceğini yazıyor. Kuzey kabristanındaki sultan nekropolü ve güney kabristanındaki emir nekropolü de XV. asra aittir. Bunlar, Çerkes döneminin zenginliğinin, gelişmişliğinin ve ihtişamının en iyi kanıtlarıdır. Osmanlılar, Bizans’ın ardından Çerkes Memluklarını da ortadan kaldırdılar. Dabık ovasındaki muharebede Çerkes şövalye süvarisi Osmanlı top ve arkebüz ateşi altında silip süpürüldü. Avrupalı benzerleri gibi Çerkes şövalyeliği de, yeni bir çağın, ateşli silahlar çağının başladığı gibi bariz bir olgunun farkına varamamıştı. Yani, biz Çerkes deneyimi üzerinden çok önemli bir medeniyet kriterine daha işaret ediyoruz: Kesici silahlardan ve şövalye savaş taktiğinden ateşli silahlara geçiş.  

1. asır, hakkında çok az şey bildiğimiz ve Mısır Çerkes sultanlarının sahip olduğu kudretin uzay kadar uzağında olan başka bir Çerkes hanedanı daha doğurdu. 1403 yılı civarında Gotların hâkimiyetindeki Kırım’da iktidara bir Zih ailesi geliyor. Bu ailenin Batı Zihya prensleriyle akrabalık ve siyasi ilişkilerini muhafaza ettiği biliniyor. Zihler, Gotya’yı Osmanlıların 1475 yılında Kırım’ı istila etmesine kadar idare ettiler. Kırım Gotları üzerine yazılmış önemli bir eserin yazarı olan Hans-Veit Beyer, Ceneviz yazışmalarından bildiğimiz Batı Zihya prensi Uzdemeroh’un meşru gerekçelere dayanarak Got tahtı üzerinde hak iddia ettiğini ve 1446 yılında bir süreliğine tahtı ele geçirdiğine işaret ediyor. Beyer’in 1475-1499 yıllarını kapsayan bir erken Yeni Çağ Yukarı Almanya vakayinamesinden aktardığına göre Kırım Gotlarının başkenti Mangup olup, 1472 yılında Moldova gospodarı (hükümdar anlamında eski Slavca bir kelime-çn.) Büyük Stefan’la evlenen prenses Mariya bir Çerkesti¹⁷. Yulian Kulakovskiy, Panaret’e (“Trabzon Vakayinamesi”) atfen Mangup’lu başka bir Mariya’nın daha varlığını haber veriyor: 1426 yılında Mangup hükümranı Aleksey’in kızı “ileride son Trabzon imparatoru (1458-1462) olacak olan Çareviç David’le nikâhlanmak için” Trabzon’a gelmiştir¹⁸. Mangup hükümran ailesi aktif bir evlilik siyaseti güdüyordu. İsayko kızını Moskova büyük prensi III. İvan’a “Moskova tahtının varisiyle izdivaç için” önerdi. “Çar İvan Vasilyeviç bu projeyle ilgili olarak müzakerelere başlamak üzereydi, ama bu proje gerçekleşmeyecekti, Kırım’a gelen Rus çarının elçisini karşılayacak bir Mangup prensi kalmamıştı (1475 yılında Mangup’u Türklere karşı savunurken hayatını kaybetmişti-S.H.)¹⁹. F. Brun’a göre büyük prens İvan Vasilyeviç daha 1475 yılında prens İsayko’nun kızını oğluna istemişti… Rus elçisi Starkov, İsayko’nun kızının çeyizi (rüşvet) olarak kaç bin altın vereceğini öğrenmekle görevlendirilmişti”²°. Yani, XVI. asır ortasında Müthiş İvan’ın şahsında Mangup’lu bir Çerkes kızının torunu temsil ediliyor olabilecekti. Mangup ailesinin İsayko zamanında Trabzon, Moldova ve Moskova’yı kapsayan izdivaç siyaseti, hanedanın nüfuzuna delalet ediyor. Hal böyle olsa da, Alekseyko ailesi Kefe Ceneviz makamları tarafından, XIV. asrın ikinci yarısında neredeyse Cenevizlilerin eline geçmiş olan Gotya’da iktidarı gasp edenler olarak algılanıyordu²¹.

Genellikle yerli halklar ve hükümranlara karşı hoşgörülü olan Cenevizliler, Mangup prenslerine karşı düşmanca bir tavır takınmışlardı. Çerkes prensleri Gotya’ya Kefe’ye rağmen yerleşmişlerdi ve mütevazı ölçekte de olsa yayılmacı bir siyaset izliyorlardı. 1433 yılında yerli Grek nüfusun, Ortodoks hükümranlar olarak himayelerine ihtiyaç duymalarına dayanarak Çembalo’yu (Balaklava) işgal ettiler. Prensliğin iki ana etnik grubu -Gotlar ve Grekler- Ortodoks idiler, dolayısıyla Katolik Cenova’dan gelen yabancılarla aralarında anlaşmazlık çıkması kaçınılmazdı. 1434 yılında Cenova makamları, Karlo Lomellino kumandasında Mangup’a karşı bir filo çıkarmak zorunda kaldılar. Cenevizliler Alekseyko’dan Çembalo’yu geri aldılar, Mangup mülkünün içlerine doğru ilerlemeye çalıştılar. Solhat yakınlarında Lomellino Kırım-Tatar devletinin kurucusu Hacı-Girey tarafından bozguna uğratıldılar. Alekseyko’nun bu çatışmada Tatarları desteklemiş olması çok muhtemeldir²².  

Mangup’la Kefe arasındaki tartışmalı bölgelerden birisi Sugdey (Sudak, Soldayi) bölgesinde bulunan 18 köy idi. 1365 yılında bunlar kendine ait tarım alanlarına acilen ihtiyaç duyan Kefe’nin eline geçti. 1379 yılında veya çok muhtemelen daha önce, Solhat’ta oturan Altınorda’nın Kırım naibi Çerkes-bek, bu somun ekmeğe el koydu. Kendisi İtalyan kaynaklarında Ziha-bey veya Jankasius Zih, Rus kaynaklarında ise Zihiy-Çerkesiy olarak bilinir²³. Daha sonra, Cenevizlilerle anlaşma yapan Tohtamış’ın ısrarıyla Çerkes-bek bu köyleri Kefe’ye iade etti. Ama bu köyleri XV. asır başında Mangup hükümranı Alekseyko yeniden ele geçirildi. Kefe makamları, bu prensin tüm mülklerini kendi malı sayıyordu. Mangup’un, Çerkesleri başkasının malını gasp edenler olarak görmesi bundan kaynaklanıyor.  

“Got” prenslerinin isimleri, tipik Zih-Çerkes isimleridir: Berozoh, Belzebuk, Parsabok, Kambelot, Kadibeld, Petrezok. 

“Got” prenslerinin isimleri, tipik Zih-Çerkes isimleridir: Berozoh, Belzebuk, Parsabok, Kambelot, Kadibeld, Petrezok.

Osmanlı istilasına maruz kalan Kırım Gotya’sının yöneticileri Çerkesya’ya döndüler. Onları Got prensleri olarak kaydeden Ceneviz yazışmaları buna kanıttır²⁴. Matrega’da, Çerkes-Frankların en meşhuru olan Zahariya de Gizolfi’nin tüm varlığını elinden aldılar. Bu “Got” prenslerinin isimleri, tipik Zih-Çerkes isimleridir: Berozoh, Belzebuk, Parsabok, Kambelot, Kadibeld, Petrezok. Kırım Gotyasında Zihler Bizans Hıristiyanlığına bağlı idiler, Beyer, onların Hıristiyan isimlerini ortaya koyuyor: İoann Tziarkasis (1435’de öldü), Nikolay Tziarkasis (1435’de öldü), Alekseyko (1403-1444), Saykus veya İsayko (1465-1475), Olobey Aleksey (1447-1457), Mariya Zerkasina, İsayko’nun kızkardeşi. Hem “Tziarkas” ve hem de “Zerkas” (Tserkas), tamamlayıcı etnik atıf olarak Çerkes adının değişik telaffuzlarıdır. Beyer, böyle bir transkripsiyona daha XV. asır ortalarının Bizans vakanüvisi Laonikos Chalcocondyles’de rastlandığının altını çiziyor. Bu biçim, Arapça “Carkas”’a yakındır ve anlaşılan Grek dilinin yerel kullanım özelliğiyle alakalıdır. Galonifontibus’un “Dünyayı Tanıma Kitabında” “Çerkas-Çerkes” yerine “Tarkuas” kullanılıyor ve dolayısıyla ülke de Tarkuasiya olarak adlandırılıyor. Geç Bizans kilise kaynakları üzerinde büyük bir araştırmacı olan Anthony Bryer 1976 yılında, “tziarkasis” formunun Sinaxarion’da (azizlerin hayatını anlatan ayin kitabı-çn.) Çerkes anlamına geldiği kanaatinde olduğunu söyledi. Ama esas olarak Gotya’nın son hanedan ailesinin Çerkes kökenli olduğu versiyonu, H.F. Beyer tarafından formüle edilmiştir. Got Çerkeslerine ait büyük T harfi şeklinde haç işareti taşıyan ilginç armalar günümüze ulaşmıştır. Tam da bu biçimdeki haçlar Çerkesler tarafından XIX. asra kadar kutsal koruluklarda büyük sayılarda muhafaza edilmişti. Martin Bronevskiy, Mangup’un ikinci adını ortaya koyuyor: “Türklerce Çerkesigermen, yani yeni Çerkes kalesi olarak adlandırılan Mankop yakınlarında kadim bir şehir ve kale var ama ne Türkler, ne Tatarlar ve hatta Greklerin kendileri de adını bilmiyor”²⁵. Got Çerkeslerinin İsayko liderliğinde 1475 yılında Gedik Paşanın ordusuna karşı gösterdiği kahramanca direnişi hesaba katarsak, Mangup’un adının “Çerkes kalesi” olması doğaldır. Kırım Gotya’sının başkentinin Kırım Tatarları zamanında da Çerkes-Taş olarak adlandırılan ovada akan Kabarta nehri (daha sonraki Tatarca adı Belbek)²⁶ kıyısında bulunması da tabloyu tamamlıyor, yani tüm bir vilayet Çerkes olarak işaretlenmiştir²⁷.  

Kırım’ın tam da dağlık kısmında, yani Got kısmında Çerkeslerin mevcudiyetine tanıklık eden bir dizi yer adının mevcut olduğunun altını çizmek çok önemli: Alma nehri kıyısında Çerkes-Eli köyü, Feodosya rayonunda Çerkes-Togay (“Çerkes kıyısı”) köyü; Kara Zozan ırmağı vadisinde Çerkes-Kir köyü; Gurzuf’daki dere yatağı Çerkes-Dere; Çerkes-Dag Polikastra’nın batı kısmında bulunan dağın adıdır. Dağlık Kırım’ın dışında Yevpatoriya bölgesinde Çerkes adlı bir köy vardır²⁸. V.A. Buşakov, Starıy Kırım bölgesinde Aşaga-Baksan, Orta-Biksan, ve Yuharı-Baksan gibi yer adlarının ortaya çıkışını, Kabardeyde bulunan Baksan hidronimine atfen Adigelerin burada bulunmuş olmasına bağlıyor. Bu araştırmacı, Balatuk (Bolotoko prens soyu üzerinden Temirgoyların ikinci etnik adından, Bolotkay’dan), Acumişukay vb. gibi köylerin adını, bu gibi yer adlarının bir antroponim olan къуай (=”oğul”) patronimik (soyadı-çn.) elementiyle biçimlendirilmesi temelinde Adigelerin bu coğrafyadaki iskânına bağlıyor²⁹. Kay soneki gerçekten de Adigecedir ama bu ekin doğası Buşakov’un sandığından daha karmaşıktır. Mesela Bjegokay köyünün adındaki –k, mekânın sahibi soylu Bjegako ile ilgilidir, -ai ise aidiyet gösteren bir sonektir. V.L. Mıts, H.F. Beyer’in gözlemini arkeolojik olarak doğruluyor: Aluşta kalesi ve Pampuk-Kaya istihkâmında yapılan kazılarda, XIV-XV. asır binalarında aynı dönemin Çerkesya seramiğinin aynısı bir seramik bulundu. Araştırmacı, XIII. asır sonunda Güney Kırım arazisine Kuzeybatı Kafkasya’dan kalabalık bir göçmen grubunun yerleşmiş olduğu sonucunu çıkarıyor³°. Ama öyle görünüyor ki, bu hiç de Kırım’a yapılan ilk Adige göç dalgası değildi. O.B. Bubenok şu hususun altını çiziyor: “ Tarihsel şartlar öyle oluştu ki, asırlar boyunca Kırım’ın doğu komşuları, Adige kökenli halklar oldu. Doğal olarak bu durum, Adigeler ve Doğu Kırım nüfusu arasında sadece ilişki kurulmasını sağlamakla kalmamış, Adigelerin Kırım yarımadasına göç etmelerini de kolaylaştırmıştır³¹. Zihlerin Kırım’a yönelik erken Ortaçağ göçünün arkeolojik olarak ayırt edilebilen bir dalgası VII. asır sonu ile VIII. asır başında gözlemleniyor. İ.A. Baranov, A.V. Gadlo ve A.İ. Aybabin, arkeolojik araştırmaların sonuçlarına ve nakli kaynakların verilerine dayanarak Sugdey’in (Sudak) Aşağı Kuban’dan gelen yerleşimciler tarafından kurulduğu tahmininde bulunuyorlar³². Bu konunun ilginç bir veçhesi, XVII-XVIII. asırlarda Adigelerin Kırım’da önemli sayıdaki mevcudiyetlerinin, yer isimleriyle beraber (Kabarda nehri vb.) “Mısır’lı kaçakların” Kırımlı ve bunların uzun süre Kırım’da yaşamış olduğuna dair söylenceyi doğurmuş olabileceğinin altını çizen O.B. Bubenok tarafından belirtilmiştir³³.  

“Çerkeslerin emir ve sultan aileleri Avrupa’nın Hindistan’la ticaretini kontrol ediyordu”

XVI asırdan. 1864’e kadar olan dönem, bir dizi kritere uygun olarak peryodizasyon bakımından yekpare bir dönemdir: Dini hayat, dış politik, etnonimik (etnik adlandırma-çn.) gelişim, savaş gereçlerinin gelişimi. Bu, topların ve askeri harekâtlarda topçuyu kullanan orduların zafer dönemidir. XVI. asır boyunca şövalye savaş tarzı ikinci plana geçiyor, XVII. asırda ise, tamamen unutuluyor. Çerkesya’nın askeri gücü de yeniden yapılandırıldı, ama kısmen: Kendi toplumsal yapılarının özelliği yüzünden Çerkesler topçu birliği kurmadılar, ama ateşli silahlar hızla her tarafa yayıldı. Çelebi’de her Çerkes savaşçısının tüfeği vardır ve tüfek kullanımı geleneksel süvari ve gerilla (dağ) savaşı taktiklerinde organik olarak yer buluyor.  

1500’den 1864’e kadar olan dönemi Çerkesya tarihinde yeni bir zaman olarak değerlendirmek gayet mantıklıdır. Zaten, bir önceki dönem, Avrupa tarih yazıcılığında yerleşmiş geleneğe saygıdan dolayı Ortaçağ olarak adlandırılmıştı. Çerkesya için yeni dönem, İslam’ın peyderpey yerleşmesi dönemi oldu. Adigelerin Müslümanlaştırılması, zaman ve mekânda son derece geniş bir sürece dönüşmüştü. Natuhay, Şapsığya, Ubıhya gibi Türkiye’ye daha yakın toprakların İslam’ın ancak XIX. asrın ikinci çeyreği gibi, en geç yerleşebildiği yerler olduğunu belirtmek önemlidir. Ayin mekânı, önceden olduğu gibi yine kutsal koruluklardı ve İslam, putperestlik ve Hıristiyanlık kalıntılarıyla inanılmaz bir formda iç içe geçiverdi.  

Yeni dönem için etnonimik kriter, şu önemli göstergelerden ibarettir. Birincisi, harici tanım aslında bir tanedir: Çerkes, gerçi Adige dilli grupların Abaza etnoniminin ardında saklı olduğu bir kaynak grubu da vardır. İkincisi, yeni zamanın en başından itibaren tek bir otonim (kendine verilen ad-çn) kullanılıyor: Adige. Üçüncüsü, kaynaklarda Adigelerin alt-etnik adlarını kullanmaya başlıyorlar. Bu tespitin başlangıcı, XV. asırda, Çerkesya’nın doğu sınırlarında Kavertey’lere (Kabardeyler) ve gayet mantıklı olarak Kemirgoy-Temirgoylarla ilişkilendirilen, Çerkesya’nın merkezindeki Kremuh Prensliğine yaptığı atıfla İosafat Barbaro’ya aittir. XVI. asrın ilk yarısında Osmanlı, Kırım ve Rus kaynaklarında Hatukay, Bjeduğ, Kabartay (Kabardey), Jane, Kemirgoy (Temirgoy), Besleney isimleri ortaya çıkıyor. XVII. asırda bu listeye Şegaklar, Adameyler, Mamşuhlar (Mahoşlar), Sadzlar ekleniyor; XVIII. asrın ilk yarısında Şapsığlar, Natuhaylar, Abzehler, Ubıhlar.  

Dış politika kriteri, iki imparatorluğun galibiyeti esasına dayanıyor; Rusya ve Osmanlı. Osmanlı – Çerkes ilişkileri, Osmanlı hanedanının XIV-XVII. asırlardaki karakteristiği olan neredeyse sınırsız kudret ve muazzam imparatorluk tasavvuru arka planı üzerinde, son derece kendine özgü olmasıyla dikkat çekiyor. Osmanlı mülkü Atlantik’ten İran Körfezi’ne ve Macaristan’dan Sudan’a kadar uzanıyordu. 1453 yılında Bizans’ın bin yıllık başkenti, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti oluyor. V.E. Allen bu kıtalararası imparatorluğu, Roma İmparatorluğu’nun reenkarnasyonu olarak görüyor³⁴. Genellikle XVII. asrı, Osmanlının gerileme dönemine dahil ederler ama, 1683 yılında Viyana’nın, Habsburgların başkentinin az kalsın Türklerin sıradaki kurbanı olacağını unutmamamız lazım. Hiç abartmadan, Avrupa’nın en eski monarşilerinden birinin, yıkılışın eşiğinde durmuş olduğunu söyleyebiliriz. Ve, yardım Avrupa’nın batısından değil, doğusundan geldi. Yan Sobieski kumandasındaki Lehistan-Litvanya hüsar süvarisi, (Orta Avrupa ordularında Ortaçağ’da kurulan bir hafif süvari birliği-ç.n) yüz yıl önce Armadayı (İspanya kralı II. Filip’in İngiltere’ye karşı çıkarttığı büyük filo. Dönüş yolunda fırtınaya tutularak dağılmıştı.-çn) darmadağın eden fırtına gibi, sultanın ordusuna saldırdı ve Osmanlıların Avrupa’daki fetih projesini ebediyen toprağa gömdü. Bizim için bu Leh askeri zaferinin önemi, Yan Sobieski’nin seçkin süvari ordusunda çok sayıda Çerkesyalı süvarinin bulunmuş olmasıdır. Polonyalı tarihçi B. Baranovskiy, Çerkes paralı askerlerin sayısını birkaç yüzle, birkaç bin arasında değerlendiriyor ve Çerkesya’dan asker kiralamaya yönelik Leh-Çerkes sözleşmelerinin tüm XVII. asır boyunca yapılmaya devam ettiğine işaret ediyor. Yan Sobieski’nin kendisi de Çerkes süvari modasına, atlarına, zırh ve silahlarına büyük ilgi duyuyor ve sık sık bir Çerkes prensi gibi silah kuşanıyordu. Polonyalı askeri görevliler ve idareciler, Çerkes silahları ve Çerkes atları satın almak için panayırlara katılmak üzere Kırım ve bizatihi Çerkesya’ya geliyorlardı³⁵.  

Leh ordusundaki Osmanlı etkisinin temelleri, XVI. asırda, 300 worktan müteşekkil muhteşem bir süvari alayı eşliğinde beş Jane prensi II. Sigismund’un sarayına geldiğinde atılmıştı. Onlar Krakov’a, Natuhay’ın o zamanki topraklarını elinde tutan en güçlü Batı Çerkesya prensi olan Jane büyük prensi Sibok Kansauko tarafından gönderilmişlerdi. Sibok, IV. İvan’la ittifaktan hayal kırıklığına uğramıştı, zira Rus çarının İstanbul’a karşı bir askeri ittifak kurmaya hazır olmadığı görülmüştü³⁶. Buna karşılık Reç Pospolitaya (Lehistan-Litvanya birliği-çn) Osmanlılarla uzun süredir savaşıyordu ve Doğu Avrupa’nın en güçlü Hıristiyan monarşisi idi. Sibok hanesinin beş Çerkes prensi Polonya şlyahtasına (Lehistan-Litvanya ittifakında müstesna yetkilere sahip asiller sınıfı-çn) dahil edilmiş, orduda yüksek mevkiler ve Polonya ve Ukrayna’da çok büyük malikaneler almışlardı. Sibok’un yeğeni, Prens Temryuk Şimekoviç 1561 yılında Osmanlıları Moldova topraklarında ağır bir yenilgiye uğratarak, Polonyalılara Çerkes yiğitliğini ve süvari savaşındaki ustalığını göstermişti. M, Kruşinskiy, Polonya askerlik sanatına Çerkeslerin etkisinin nispetlerinin çok üzerinde olduğuna dikkat çekiyor³⁷. Polonya, Litvanya, Belarus ve Ukrayna’nın en nüfuzlu ailelerinin çocuklarından teşkil edilen alaylar, Çerkes tarzında donatılıyordu. Demek oluyor ki, XVI-XVII. asırlarda Çerkes grupları eşzamanlı olarak İstanbul’da, Moskova’da, Krakov’da, Bahçesaray’da bulunuyordu, yani Karadeniz bölgesinde doğrudan çıkarı olan tüm başkentlerde. Bu da içinde Çerkesya’nın gözle görülür bir rol oynadığı zorlu bir siyasi duruma delalet ediyor. Dolayısıyla olayların, Sovyet dönemi boyunca o kadar alışmış olduğumuz gibi o doğrusal ve düz bir hat üzerinde yorumlanması (hem de neredeyse sadece Rus-Çerkes ilişkileri çerçevesinde), bu dönemdeki Çerkes tarihinin hak ettiği şekilde değerlendirilmesine imkân vermekten çok uzaktır. Mesela, Kırım-Çerkes ilişkilerini, Osmanlıları dışarıda tutarak ele almak imkânsızdır. Bu üçlü ilişkilerin en başından itibaren, Kırım hanının mülkleri Çerkesya’dan, iki yarımada, Kerç ve Taman üzerinde bulunan Osmanlı’nın Kefe Sancağıyla ayrılmıştı. Evliya Çelebi’ye göre, XVII. asır ortasında Taman’da 80 Çerkes köyü vardı ve tek bir Tatar köyü yoktu. Üstelik Kefe sancakbeyi Kırım hanının tebaasına Taman’da yerleşmeyi yasaklamıştı ve Kırım’la Çerkesya arasındaki arazi, hanlığın yargı yetkisi alanının tamamen dışına çıkarılmıştı. İdari olarak Kefe Sancağı Anadolu Beylerbeyliğine dahildi, Osmanlıların Çerkesya’ya karşı yürüttüğü askeri harekatların en aktif olduğu dönemlerde, XV. asrın son çeyreğiyle XVI. asrın ilk çeyreği arasında ise, bu bölgenin başında Osmanlı şehzadeleri, yani taht varisi prensler bulunuyordu. 

Osmanlılar 1517’ye kadar Çerkes istikametine abartılı bir önem verdiler, çünkü asıl askeri-siyasi hasımları olan Mısır’ı Çerkes Memlukları idare ediyordu. Dmitriy Kantemir, Osmanlıların Çerkesya’ya karşı 1484 yılında başlattıkları seferi, münhasıran Memlukların Çerkes sahilindeki seferberlik noktalarını ortadan kaldırma ve Çerkes sultanların ordusunun, kendi hemşerileriyle takviye edilmesine engel olma arzusuyla açıklıyor. Kantemir’in görüşü olayların müteakip gelişimiyle tutarlıdır: Daha 1485 yılında Doğu Anadolu üzerindeki hâkimiyet için ilk Osmanlı-Memluk savaşı başladı; İstanbul her çareye başvurarak Mısır’a inşaat kerestesi, metal sevkiyatını bloke ediyordu, Osmanlı toprakları üzerinden Suriye yönüne yalnızca Çerkeslerin değil, Mısır ordusunu güçlendirebilecek her türlü diğer Kafkasyalıların veya Balkanlı savaşçıların yahut kölelerin geçişine fiili olarak yasak konmuştu. 1485-1491 savaşını Osmanlılar kaybetti. Üçüncü büyük muharebeden sonra Osmanlı başkumandanı Hırvat prensi Ahmed Bey Hersekoğlu zincire vurularak Kahire’ye götürüldü. Ama bu yenilgi, Osmanlıların askeri gücünü artırmalarına engel olmadı, oysa Memluk devleti şiddetli bir sosyo-ekonomik kriz yaşamaktaydı. Büyük Kayıtbay’ın 1496 tarihinde ölümünden sonra, tahtta bir karmaşa başladı, beş yıl içinde dört sultan değişti. 1501 yılında Kansav al-Gavri’nin iktidara gelişiyle görece bir istikrar oluştu. Görkemli mızraklı düello turnuvaları, Osmanlı elçilerini korkutacak kadar etkiledi, ama 1516-1517 yıllarında, İslam dünyasına kimin hâkim olacağı tartışmasını Osmanlı topçusu sona erdirdi. 1517 den sonra ihtiraslar hızla yatıştı. Başlangıçtaki ivmenin etkisiyle Kefe beyleri halen Çerkesya’ya sefer düzenliyorlardı, ama boyutları ve etkileri o kadar büyük değildi. Sıklıkla Osmanlı-Kırım ordusu alelacele geriye kaçıyor ve sefere katılanların çoğunun yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan bariz fiyaskolar yaşıyordu. Mesela 1518 yılında, Muhammed-Girey’in oğlu kalga-sultan (veliaht prens) Bahadur-Girey’in ordusunun üçte ikisi öldürülmüştü.  

XVI. asrın tüm ilk yarısı boyunca Kırım, Çerkesya’yı kendi kontrolü altına almak amacıyla aktif olarak girişimlerde bulunuyor. Ve Kırım raporlarına bakılırsa, en büyük başarı 1545 yılında Sahib-Girey Hana kısmet oldu. Saray hekimi ve aynı zamanda tarihçisi Remmal-Hoca’nın hikâyesinin içeriği öyledir ki, bizlere Çerkesya’nın tam olarak itaat altına alındığına inanmak kalıyor. Başarı muazzam, ama nedense İstanbul buna pek memnun olmuyor: “Muzaffer” han, Süleyman’ın talimatıyla Çerkesya’dan döner dönmez idam edildi. Çerkeslerin 1546 yılında Astrahan’a girip (ilk defa da değil), kendi kuklalarını tahta oturttuğunu öğrendiğimizde Remmal-Hoca’ya olan güvensizliğimiz artıyor. Ve 1550-1552 tarihlerinde Taman’daki Osmanlı kalelerine saldırı bağlamında Remmal’in raporuna olan güven buharlaşıp uçuyor. Son olay açıkça Jane büyük prensi Sibok’un liderliğinde gerçekleştirilmişti. Kızını Korkunç İvan’a eş olarak vermeyi reddeden ve II. Sigismund August ile bir askeri-siyasi ittifak imzalayan aynı Sibok’un. Bu her şeyden önce bir anti Osmanlı ittifakıydı. Anti Kırım ittifakı yapmak isteseydi Sibok, Kabardeylerden önce gitmiş olduğu Moskova ile yetinebilirdi. Kabardey’in büyük prensi Temryuk için güncel olan tam da Kırım tehdidiydi, işte bu nedenle münhasıran Moskova ile diyalogla yetinmiş ve kızı Guaşeney’i (vaftiz adı Mariya) İvan’a eş olarak vermekten mutlu olmuştu. Sovyet döneminin propaganda klişesinde, Temryuk, tüm Çerkesya’nın kralı olarak, onun Kırım’a karşı askeri-siyasi müttefik olarak Moskova’yı seçmesi de, Adigelerin gönüllü olarak Rusya bünyesine katılması olarak takdim ediliyordu. Temryuk’un çağdaşı olup, Kabardey topraklarının önemli bir kısmının (çok muhtemelen büyük kısmının) sahibi Pşeapşoko Kaytukin, kabil-i kıyas olmayacak şekilde tanınmayan bir tarihsel figür olarak kaldı. Ne kendisi, ne de oğulları Moskova’yı ziyaret etti, dolayısıyla Sovyet tarihçilerinin ilgisini çekmediler (itiraf etmek gerekir ki, post-Sovyet döneminin hem Moskova’da ve hem de Nalçik’teki pek çok tarihçisi için de bu böyledir).  

Çerkesya, Türkiye ile Rusya arasında denge politikası gütmek zorunda kaldı ve “ilk dengeleyici” de 1552 yılında İstanbul’dan Moskova’ya gelen Besleney prensi Maşuk Kanuko oldu. Kremlin’de seslendirilen sadakat yeminleri, Topkapı’da verilen teminatlardan hiç de farklı değildi. Yarım asırlık Kırım baskısının sonucu bir üçlü statüko oldu: Bahçesaray bazı Çerkes prenslerinin vassal bağımlılığıyla yetindi; İstanbul, hanlığın Çerkesya sayesinde güçlenmesine imkân vermedi; Çerkesler ise, kendi ülkelerinin bağımsızlığı her anlamda korunurken, sadece bu iki başkentte değil, Moskova’da da etkili lobi grupları oluşturdular. Hatukay, Temirgoy, Besleney ve Bjeduğya’dan bir sıra Kuban sahili prensinin Kırım’a bağımlı oluşu, Bahçesaray’ın eline toplamda tüm Adige ülkesi üzerinde çok etkili bir koz veriyordu. Ama çoğu zaman bu bağımlılık geçici bir karakter taşıyor veya bir kuruntu olduğu ortaya çıkıyordu. Üstelik Kırım vassallarının arkasında, ne bu prensleri ve doğal olarak hanı tanımayan daha büyük nüfuslu Adige dağlı toplulukları duruyordu.  

Kırım arazisi Batı Çerkesya’dan daha küçüktü. Batı Adigelerinin nüfusunun da Kırım Tatarlarından daha fazla olduğunu iddia etmeye hakkımız var. Vassal topraklarıyla birlikte Kabardey’i de hesaba katarsak, bu iddianın daha sağlam temelleri olduğu görülür. Kırım’ın gücü, Nogay Ordası sayesinde artıyordu, bizatihi Kırım yarımadası ise, Moldova’dan Kuzey Kafkasya’ya kadar yayılan geniş bir coğrafyadaki çok sayıda Tatar ve Nogay göçerleri için bir sığınak işlevi görüyordu. Hanlığın üniter toplumsal teşkilatı, en nüfuzlu Çerkes prensinin bile yapabileceğinden çok daha büyük sayıda süvari orduları toplamaya imkân veriyordu. Aynı prens aynı zamanda hem hanın ve sultanın ve hem de çarın vassalı olabiliyordu. Bazıları da, Tebriz veya İsfahan’a, şahın sarayına kadar gidebiliyordu. Kırım kendini, Çerkesya’nın son derece çelişkili ve bir o kadar da düşmanca iç siyasi hayatının içine çekilmiş bulmuştu. Atalık düzeninde Çerkesya’da eğitilen Giraylar hanedanı üyeleri, Bahçesaray’ın tepki vermekten kaçınamadığı sonu gelmez entrikaların ve suçlamaların öznesi oluyordu. Bu konuda V.E. Allen şöyle yazıyor: “Giraylar çoğun zaman prens soyundan Çerkes kızlarıyla evleniyor ve bunların oğulları atalık sistemi uyarınca, Çerkesler arasında eğitiliyordu. Kırım’da hanedanlık mirası malum olduğu üzere, kendilerini eğiten Çerkes klanları tarafından desteklenen azgın kardeşler arasında anlaşmazlık doğuruyordu (çeviri bana aittir-S.H.)”. 

“1829 Edirne Anlaşması’ndan sonra, Çerkesya’daki Kafkas savaşı bir cephe savaşı karakteri kazandı”

Çocuklarını Çerkes ortamında eğitme isteği, Adige savaşçılık düzeninin prestijiyle ilgili idi. Dmitriy Kantemir, Çerkeslerin Tatarlar açısından Fransız olarak adlandırılabileceğine işaret etmişti: “Ülkeleri Tatarlar için bir okuldur, bu okulda savaş sanatı veya adab-ı muaşeret eğitimi görmeyen her Tatar erkeği “tentek”, yani ham, değersiz insan sayılır. Kırım hanları oğullarını dünyaya gelir gelmez, eğitilmek ve tahsil görmek üzere Çerkeslere gönderirler (çeviri bana aittir-S.H.)”.  

Türkiye’ye bağımlılık daha da değişkendi, zira Anapa, Sucuk-Kale ve Temryuk kalelerindeki Osmanlı kumandanlarının yetkileri, alçak kale duvarlarının hemen dışında sona eriyordu. Bu kalelerin garnizonları çok küçüktü. Sohum’da 1578-1581 yılları arasında garnizonda Çerkes Haydar Paşa kumandasında görevde bulunan yeniçeri sayısı, birkaç yüzü bulmuyordu. Yaşlı vali açıkça korsan Abaza beylerin komşuluğundan huzursuzluk duyuyordu. Onların tarafsızlığını sağlamak en önemli göreviydi ve onlara İstanbul’dan gönderilen akçe keseleri dağıtıyordu. Haydar Paşa eski dostu vezir-i azam Lala Mustafa Paşa’ya mektup yazarak daha sakin bir yere atanmasını rica ediyor ve Osmanlıların henüz yeni fethettiği Tiflis’e atanıyor. İmparatorluğun en kudretli olduğu XVI. asırda Osmanlılarla Dağlılar arasındaki ilişkiler işte böyleydi. Anapa’nın güçlendirilmesi ancak XVIII. asrın ikinci yarısında, Rus-Türk ilişkilerinin gerginleşmesiyle alakalı olarak yapıldı. Çerkesya’nın Karadeniz’in çevresinde olup da, Osmanlıların kontrolünde olmayan yegâne ülke olduğu görüldü. Aynen Zihya’nın da Bizanslıların kontrolünde olmayışı gibi. Hal böyleyken, her iki imparatorluk da her ne pahasına olursa olsun Adigelerin ülkesini itaat altına almayı hedeflememişlerdi. Osmanlı İmparatorluğu bizim bölgemizde oldukça çekici bir görünüm arz ediyor ve onun politikasının çok ihtiyatlı ve rasyonel olduğunu söyleyebiliriz. Osmanlılar, savaşmadan Çerkesya’dan alabilecekleri her şeyi aldılar: İnşaat kerestesi, maden cevheri, gümüş, tahıl, hayvancılık, arıcılık ürünleri, köle.  

Moskova’nın kudretinin artışı Osmanlı yükselişine göre kabaca yüz yıl geç geliyor, ama kuzeyin devi XVIII. asır başlarında Sankt-Petersburg’un aktif Karadeniz siyasetinde ifadesini bulduğu gibi, geri kalmışlığını ortadan kaldırıyor. Yalnızca Bahçesaray tarafından sıkıştırılan Çerkesya XVI-XVII. asırlarda hala nispi bir hareket özgürlüğüne sahiptir, fakat XVIII. asrın ortalarına doğru, kendisini iki dev arasında sıkışmış buluyor. Kabardey toprakları üzerinde Mozdok kalesinin inşa edildiği 1763 yılından sonra Adige halkının çarlığa karşı yüz yıllık kahramanca direnişi başladı. Ve 1763’den 1829’a kadar savaş kesintisiz bir karakter taşımazken (bu keyfiyet çarlık ordularının Çerkesya’da yürüttüğü askeri seferlerin, takip eden dönemden daha az yıkıcı olduğu anlamına gelmez), 1829 Edirne Anlaşmasından sonra, Çerkesya’daki Kafkas savaşı bir cephe savaşı karakteri kazandı. Edirne Anlaşması, Karadeniz havzasındaki uluslararası ilişkiler tarihinde bir dönüm noktası oldu. Anlaşma ilk defa olarak çarlık kabinesinin eline, Kuzeybatı Kafkasya’daki fetihçi politikasında o denli ihtiyaç duyduğu diplomatik aracı vermiş oldu.  

İlk bakışta bir hayli yerel önemdeymiş gibi görünen olay, aniden muazzam bir uluslararası rezonans kazandı: Batı kamuoyu bizatihi Çerkeslerin tepkisini beklerken nefesini tuttu: Onların meşhur hürriyet aşkından hiçbir entelektüel şüphe duymuyordu. Ama ne olursa olsun, söz konusu olan, uzun bir savaşı yürütmek için gerekli olan önemli kaynaklardan yoksun bir halkın, dünyanın en güçlü savaş makinasıyla yaptığı son derece orantısız bir mücadele idi. O günlerde Batı’da bir entelektüel olmak, yüzde yüz inançlı bir Rusofob (Rus korkusu olan-çn.) olmak demekti. Prusya kralı da, Britanya’nın parlamento sözcüsü de ve komünizmin kurucusu da öyle idiler. Kamuoyu kendi hükümetlerinin pasifliği karşısında öfkeye kapılmıştı ve ayrıca, çarlık üst yönetiminin Karadeniz havzasında bir anda elde ettiği muazzam stratejik avantajlar nedeniyle de. Türkiye, “Avrupa’nın hasta adamı”, fiziki olarak güçsüzdü, ama akli melekeleri fevkalade yerindeydi. Cüretkâr çarlık diplomasisine, “ambalajının açılmasına” yıllar harcanacağını çok iyi bildiği bir “hediye” verdi (hem de kendi cebinden değil). Bir tavizkâr kalem darbesiyle Bab-ı Ali, Rus ordularını 35 yıl süre ile, bir gün bile Osmanlı yargı yetkisi alanında bulunmamış çıkmaz dağ boğazlarına soktu. 1828 yılında Çargrad’a (çar şehri anlamında Rusların İstanbul’a taktığı ad-çn.) neredeyse eliyle dokunacak kadar yaklaşmış olan Sankt-Petersburg, Osmanlıyı Avrupa’dan kovalama yönündeki ikinci denemesini ancak yarım asır sonra, 1877-1878 yıllarında yapabildi. 1877-1878 yılları arasındaki Rus-Türk savaşı, XIX. asrın ikinci yarısında Avrupa ve Kafkasya sahasındaki en büyük askeri ihtilaftır. Bu olay Kafkas savaşının bitmesinden 13 yıl sonra cereyan etti ve Adigey (Çerkesya) topraklarına dokunmadı ama Adige halkıyla doğrudan ilintiliydi, zira bu halkın çoğu ihtilaf başladığı sırada Avrupa Türkiye’si ve Batı Anadolu topraklarında yaşıyordu.  

Türkiye ile Rusya arasında bu dönemde bir ihtilaf çıkması bir sıra neden yüzünden kaçınılmazdı: 1) Çarlık kabinesin Panslavizm ve Karadeniz’i imparatorluğun bir iç denizi haline çevirme hedefi güttüğü bir dönemde Rusya İmparatorluğunun Karadeniz bölgesinde yayılmacı politikasına devam etmesi; 2) Rus -Türk ilişkilerinin hızla bozulması sonucunu doğuran 1875-1876 Bulgar krizinin tırmanması; 3) Petersburg’un Kırım savaşındaki (Doğu Savaşı) yenilgisinin sonuçlarını ortadan kaldırma çabası.  

Kırım savaşından hemen sonra, yeni bir ihtilafın olgunlaşmakta olduğu açıktı ve 1857 yılından sonra birçok Rus üst düzey görevlisi ve generali bu konu üzerinde yazıyorlardı. Yevdokimov, Milyutin, Baryatinskiy vb… Bununla ilgili olarak Türkiye ile Rusya arasındaki bir savaşta (Türkiye’nin batılı devletler tarafından desteklenmesi halinde) en muhtemel savaş alanı olarak Çerkesya’nın önemi çok büyüktü. Böyle bir durumda Rusya, Kuzeybatı Kafkasya bölgesinde, neredeyse yüz yıl süren bir savaş sonucunda çok pahalı bir bedelle elde ettiği tüm kazanımlarını bir anda yitirebilirdi. Bu düşünceyi İstanbul’daki Rus elçiliğindeki askeri ataşe Frankini açık şekilde ifade etmiştir: “Müttefik filolarının yeniden Karadeniz’de boy göstermesi ihtimal dahilindedir. Bu durumda sağduyu, dahili yaraların kapatılmasını, Kafkasya’nın fethinin mümkün olduğu kadar çabuk bitirilmesini emreder ki, bu keyfiyet Doğu’da hem savunma ve hem de saldırı harekatları için aynı derecede önemlidir”³⁸.  

Üstelik Ocak 1863’te bile Rusya İmparatorluğunun üst düzey yönetimi, Çerkeslere karşı zafere ulaşılacağından emin değildi. Mesela Frankini’den yapacağımız, savaş bakanı Milyutin’in de mutabık olduğu şu alıntı bunun kanıtıdır: “Çerkesler için en iyi savunma sistemi saldırıdır ve yeni mevkilerimizden birkaç noktaya karşı kararlılıkla aynı anda taarruza geçerlerse, üç yıllık kazanımlarımız büyük bir tehlikeye maruz kalır. Eğer Çerkesler birbiriyle irtibatı zayıf olan ön hatların bir kısmını yok edebilir, bizi dağlardan düzlüğe geri atabilirlerse, hasmı mengeneye sıkıştırmayı hedefleyen şimdiki sistemimizin moral etkisi yok olacaktır. Yeni kurbanlar ve zahmetler pahasına durumu lehimize çevirene kadar çok zaman geçecektir”³⁹. General Rostislav Fadeyev, Rus ordularının görünürdeki başarılarına rağmen Batı Kafkasya’daki durumun Rusya için ciddi bir tehlike arz ettiğine işaret ediyor: “1863 yılında bile, bir şekilde kendi yoldaşlarından ayrı düşmüş ve tüm bir askeri birlik tarafından kuşatılmış bir dağlı, teslim olmazdı ve silah elde ölürdü. Dağlı çeteleri eskiden olduğu kadar kalabalıktı”⁴°. İşte, Batı Kafkasya’daki askeri yapının hızla büyütülmesi, tüm 1862-1863 kışı boyunca kesintisiz askeri harekât yürütülmesi bu nedenleydi. Doğu Savaşı (Kırım Savaşı) gibi yeni bir savaş tehdidi Rusya’nın tepesinde Demokles’in kılıcı gibi asılı duruyordu. Fadeyev imparatorluğunun üst yönetimini şöyle uyarıyordu: “Karadeniz’de patlayacak ilk silah sesi, onları bize karşı ayaklandırır ve tüm önceki emeklerimiz heba olur”⁴¹. 1857 yılında Baryatinskiy şöyle yazıyordu: “Önümüze konulan hedefe ulaşmak için o kadar çok şey yapmak gerekiyor ki, Natuhayları kovmaya ve ülkelerini geniş çapta iskân etmeye ancak 1860 yılında başlayabiliriz. Bu iş, Kafkasya’da gelecekteki harekâtlarımız bakımından, en büyük önemi taşıyor, zira yeni bir dış savaş durumunda Kuban ağzıyla Gelencik arasındaki deniz kıyısı, eğer buraları iç düşmanlarımızın elinde bırakırsak, düşmanın denizden çıkarma yapması için muhteşem bir imkân sunar”⁴². Baryatinskiy’in biyografı D.İ. Romanovskiy, idolünün acımasızlığını şöyle haklı çıkarıyordu: “Eğer Kafkas savaşı bitmemiş olsaydı, 1877 yılında ne korkunç bir durumda kalmış olacağımızı anlamak zor olmasa gerek, o zaman Kafkasya’da 1853-1859 yıllarında içinde bulunduğumuz durumda olurduk”⁴³.  

Bu savaşın kaçınılmazlığına olan inanç, askeri ve siyasi yönetimi Çerkeslerle ilgili olarak son derece tahammülsüz yapıyordu. Çıkış olarak tek bir yön görünüyordu: Çerkeslerin mutlaka sürülmesi ve topraklarının Rus nüfusla iskân edilmesi. Kafkas ordusuna kumanda eden büyük prens Mihail Nikolayeviç, savaş bakanına yazdığı mektupta şu hususun altını çiziyordu: “Bu savaşın sona ermesinin olmazsa olmaz şartı, Doğu Karadeniz sahilinin tamamen temizlenmesi ve dağlıların Türkiye’ye göç etmesidir”⁴⁴. 1863 yılı Kasımında II. Aleksandr’ın, ordu kumandanı Yevdokimov’a özel talimatı geldi: “Rus yerleşimlerinin sınırını Bzıb nehrine kadar uzatmak mutlak bir gerekliliktir, zira aksi halde sahilde kalmış olan az sayıdaki dağlı da, bir dış savaş durumunda düşmanlarımız için muhakkak bir yem vazifesi görecektir”⁴⁵. 1864 Martında büyük prens Mihail Nikolayeviç savaş bakanına şu haberi veriyor: “Kuzey yamaçta Laba nehrinden itibaren ve güney yamaçta Kuban ağzından Tuapse’ye kadar uzanan tüm topraklar bize düşman olan nüfustan temizlenmiştir”. Belge üzerinde imparator II. Nikolay’ın el yazısıyla “Tanrıya şükürler olsun” yazılmıştı⁴⁶. Kuzeybatı Kafkasya’yı yitirme endişesi 1864 Kasımında bile çarlık kumandanlığını meşgul ediyordu. Yaver-general Svyatopolk-Mirskiy şöyle yazıyordu: “Muazzam kurbanlar ve uzun gayretlerden sonra Karadeniz’in doğu sahili bize düşman olan nüfustan nihayet temizlenmiş ve şimdilik Rusya’nın tartışılmaz malı olmuştur. ‘Şimdilik’ diyorum çünkü, durum aniden değişebilir ve Karadeniz’deki bir avuç deniz gücümüzle bir Avrupa deniz devletiyle ve hatta Türkiye ile yapılacak bir savaş, yeni fethettiğimiz sahilden mahrum kalmamıza, bu sahille tüm irtibatımızın kesilmesine yetecektir”⁴⁷.  

1857-1864 yılları boyunca Osmanlı Hükümeti çaresiz bir şekilde Çerkesya’nın, Karadeniz havzasındaki kendi yegâne işe yarar müttefikinin adım adım yok edilişini izledi. Bütün analistler için hem Çerkesya’nın askeri fiyaskosunun kaçınılmazlığı ve hem de iki imparatorluk arasında geniş kapsamlı bir askeri ihtilafın kaçınılmazlığı çok açıktı. İngiltere ve Fransa’nın tavizkar siyaseti ve Kafkas savaşı döneminde Çerkesya’ya ve Şamil’in imamlığına kayda değer bir askeri yardımın yapılmayışı, 1877 yılında Çargrad’a yapılan hücuma zemin hazırlamıştı.  

Böylelikle, 1877-1878 savaşı, Kafkas dramının gayet doğal olarak, bir devamı oldu ve İstanbul bu ihtilafa kendisi için en gayrımüsait şartlarda dahil olmak zorunda kaldı. Üstelik, az kalsın Çerkesya’nın kaderini paylaşacaktı. Mecazi olarak, bu savaşı Kafkas savaşının kanlı bir neticesi olarak adlandırabiliriz. Türkler, karşılarında Çerkesya ve Dağıstan dağlarında çok önemli deneyimler kazanmış bir ordu buldular. Ve her iki savaş alanı da –Transkafkasya ve Bulgaristan- dağlık bölgelerdir. Harekât halindeki Rus ordusunun binlerce subayı, eski düşmanları olan dağlılarla karşılaştılar, onların raporlarında çok sık olarak Şapsığlara, Ubıhlara, Kabardeylere, Abzehlere, Çeçenlere, Dağıstanlılara dair ayrıntıya rastlıyoruz. Abhaz kökenli subayların kumanda ettiği Abhazya çıkarması da, iki savaş arasındaki bağlantıyı gösterir. Rus ordusunun genelkurmayındaki bilgilere göre, Batı Bulgaristan’daki Çerkes süvarisi sayısı 9.250 kılıç; Doğu Bulgaristan’da da 5.000 kılıç; Babadağ vilayetinde (Dobruca’nın kuzeyinde, Bugün Romanya sınırları içinde bulunan eski bir Türk şehri-çn.) 1.800 kılıç idi. Toplamda Çerkes süvarisinin sayısı Türk süvarisinin sayısını önemli ölçüde aşıyordu: Mesela 1877 Ekiminde Plevne-Lofça bölgesinde 5.000 Çerkes, 40 bölük düzenli ordu süvarisi vardı, onların karşısına ise Rus ordusunun 118 süvari bölüğü çıkmıştı. Osmanlı ordusunda general rütbesiyle Çerkesleri temsil edenler şunlardı: Rauf Paşa, Deli Hüsrev Paşa, Çerkes Hasan, Çerkes Osman Paşa, Şevket Paşa, Çerkes İbrahim Paşa, Dilaver Karzeg Paşa, Çerkes Dilaver Paşa, Fuad Paşa, Süleyman Paşa, Mehmed Muhlis Paşa vb. Skobolev’in bildirdiğine göre Plevne’de Osman Paşa’nın ordusunun mevcudu 28.000 idi. Bunların 20.000’i Türk piyadesi, 8.000’i de Çerkes süvarisi idi. Rus raporlarına göre Çerkesler Türklerden daha iyi ve Ruslardan çok daha iyi silahlanmışlardır. Şipka savaşlarında daha çok snayper (keskin nişancı-çn.) olarak adları geçiyor. “Balkan “Kafkasya’sının “ en amansız savunucuları Çerkes göçmenler idi” diye yazıyor Avusturyalı muhabir Feliks Kanits⁴⁸.  

Halkların tarihi vatanda, atalarının binlerce yıllık toprağında yeniden birleşme hakkı, Adige tarihinin neredeyse tüm Yeni Çağı boyunca tanınmadı. Hem 1917 öncesi ve hem de Sovyet iktidarının kurulmasından sonra tüm Adige dönüş teşebbüsleri anında bloke edildi.

Bu savaşın Kafkasya’daki Çerkesya kalıntısı için ve Türkiye’deki Çerkes diasporası için siyasi sonuçları ne idi?  

1)1878 yılı Çerkesler için vatana dönüş imkânını tamamen bitirdi. 

2) Çerkes gönüllülerin Osmanlı ordusuna geniş çapta katılımları ve keza Abhazlar ve Çerkeslerin Abhazya çıkartması, bu halkların Rusya İmparatorluğu nezdinde “suçlu halk” statüsüyle yaftalanması sonucunu doğurdu. 

3) Kuban vilayeti ve Kabardey’in Adigeleri arasında göç halet-i ruhiyesi güçlendi. 

4) Savaş, Türk çıkartmasına yardım etmekle suçlanan Abhazların geniş çapta göç etmesine sebep oldu. G.A. Dzidzaria’nın yayınladığı Rus, Türk ve Avrupa kaynaklarına göre 1877-1878 yılları arasında Abhaz sürgünlerin sayısı 50.000 kişiyi bulmuştu. 

5) Rusya ve Yunanistan’ın talebi üzerine ve keza Bulgaristan’ın imparatorluktan kopması dolayısıyla Çerkeslerin neredeyse toptan Anadolu’ya ve Suriye’ye sürgünü gerçekleşti. Çok muhtemeldir ki, eğer Çerkesler Bulgaristan’dan Suriye’ye sürülmemiş olsalardı, bugün Haşimi Ürdün Krallığı diye bir devlet olmazdı. Bu devletin kurulmasında Çerkes cemaatiyle Haşimi hanedanının birleşmesi çok önemli bir rol oynadı. 

6) Savaş Osmanlı İmparatorluğunda Çerkeslere özel bir prestijli statü kazandırdı.  

Rusya İmparatorluğu’nun Kafkasya politikasında, hem de en başından beri, toprak ilhakı ve halkın sürülmesi düşüncesine dayanan çok irrasyonel bir yaklaşım hâkim olmuştu. Hal böyleyken Rusya ekonomisi bu muazzam yeni kaynakları değerlendirme imkânından uzaktı. Dağlılara karşı bu son derece acımasız davranış, hem yetkililer ve hem de entelektüeller tarafından çok basit bir şekilde şöyle açıklanıyordu: Dağlılar evrime, sivil, barışçı bir yaşama yatkın olmayan, tembel, vahşi bir halktır. Bu bakış açısı, Rus cumhuriyetçilerinin meşhur belgesi olan Pavel Pestel’in “Russkaya Pravda”’sında çok daha net ifadelerle yansıtılmıştır. Aynen çarın ailesini yok etmeyi teklif ettiği gibi, itaat etmeyen tüm dağlıların yok edilmesi ve sürülmesinde ısrar ediyordu. İlginç olan husus belgenin Edirne Anlaşmasından çok önce yazılmış olmasıdır, yani Çerkesya Osmanlı toprağı sayılmıyordu. Yoksa Pestel sultanın tebaasını mı yok etmek istiyordu? Hem resmi Petersburg ve hem de onun yeraltı şubesinin dağlılar konusunda aynı görüşte olduklarını anlıyoruz. 

Hem Adige aristokratlarına ve hem de yerleşim yerlerine ait arazilere geniş ölçüde el konulması Kabardey’de XVIII. asrın 70-80’li yıllarında cereyan etti. Doğu Adigelerinin arazisi daha 1804 yılında üçte iki oranında azalmıştı. Kabardey, tüm Pyatigorye bölgesini ve Mozdok’un doğusundaki tüm toprakları yitirmişti. Topraksız kalan Kabardeyler dalgalar halinde Adigey’e ve Çeçenistan’a gidiyorlar ve oralarda çarlığa karşı halk direnişinin ön safında duruyorlardı. Eğer otokrasi Rusya devletine o kadar hizmet etmiş olan Kabardey’e böyle davrandıysa, Adigey’i bekleyen ne idi? Kabardey prenslerinin tahta yaptıkları hizmetin bir nebzesi bile Adigey’in prens aileleri için söz konusu değildi. Üstelik, savaşın başlangıcında çarlık ordusunun subay kadrosunda batı Adige aristokratları neredeyse hiç yer almıyordu. Önemli bir husus daha: Batı Adige prenslikleri Adigey’in küçük parçasını işgal ediyorlardı, prenslerin iktidar ayrıcalıkları da köylü hareketiyle önemli ölçüde zayıflatılmıştı. Adigey halkı koruyucularından mahrum kalmıştı ve özyönetimin halk kurumlarının, kendi siyasi kültürünü, siyasi sınıfını oluşturmak, yönetim yapılarını kurmak için sahip olduğu zaman kritik derecede az idi. 

Şapsığya’da demokratik devrim 1796 yılında, yani Kafkas savaşı döneminde oldu. Köylüler, en önemli şeyi, toplumsal eşitliği elde ettiler. Ama bu halk liderlerinin şimdi, hemen bugün, daha bir dakika öncesine kadar en ufak bir fikir sahibi olmadıkları Çerkesya’nın dış siyaseti gibi meselelerle ilgili olarak karar vermeleri gerekiyordu. Şapsığların; Abzehya, Natuhay, Ubıhya’da tekrarlanan kazanımları, Batı Kafkasya’da askeri harekâtların hızlanmasıyla ölümcül bir şekilde aynı zamana denk geldi. Çarlığa karşı direniş, bir de, daha yeni kazanılmış hakların savunulması anlamına geldiği için o denli şiddetli ve yaygındı. Çarlık tarafından fethedilmek, soylu imtiyazlarının, en kötü şekliyle restorasyonu anlamına geliyordu. Bu ikili bir boyunduruk demekti: Mecburi askerlik, en ufak bir itaatsizlikte Sibirya sürgünü, serf köleliği. Adigey’in sıradan insanını bekleyen şey en acı bir kader, en acımasız bir cezaydı. Ve yaklaşan bu dramı hisseden halk var gücüyle direniyordu. Hatta direniş her türlü perspektifini yitirdiği zaman bile silahını bırakmıyordu.  

Labinsk 1841 yılında, Maykop ise 1857 yılında kuruldu. Kaleler arasındaki mesafe 50 km’lik düzlük. Neden, sıradan bir yol geçebilmesi için 17 yıl gibi bir süre geçmesi gerekmiştir? Çünkü, Labinsk’in kurulmasından sonra Laba ve Urup nehirleri arasındaki tüm Adige nüfusu kovulmuş, toprakları da Kazak stanitsalarına dağıtılmıştı. Toptan bir sürgünle atbaşı giden 1862-1864 ilhakı, 30-50’li yıllardaki ilhak zincirinin doğal olarak son halkası idi. Yalnızca 1864 yılı içerisinde Çerkes topraklarında, askeri birlikler ve her türlü kökenden gelen yerleşimciler hariç, 103.700 nüfuslu 90 Kazak stanitsası kuruldu.  

Kafkas savaşının Çerkesya’daki cereyan tarzı, Dağıstan’daki askeri harekâtların karakteri ve yürütülüş tarzından ciddi şekilde farklıydı. Bir kere, Çerkesya’daki askeri harekâtlar iki istikamette, denizden ve karadan cereyan ediyordu. Karadeniz filosu, çok güçlü bir savaş aracıydı. Çıkartma operasyonları yapılıyor ve Çerkes sahilinde güçlü kaleler inşa ediliyordu. Bu kaleler için 1840 yılında doruğa ulaşan şiddetli bir savaş başlamıştı. Çerkesler muazzam kurbanlar pahasına, gemi toplarıyla donanmış bu kaleleri ele geçirdiler. Bu gerçek bir askeri zaferdi, hem de taarruzlar 15-20’şer gün aralıklarla beş ay boyunca devam etmişti. Yani bu başarıya ani bir baskının neticesinde ulaşılmış değildir (savaşta bu yöntem çok değerli olsa da), büyük bir seferberlik ve taktik yığınağıyla titizlikle planlanmış bir operasyondur. Aynı yıl yapılan kanlı çıkartmalarla kurtarılan bu kaleler uğruna verilen mücadele, İngiliz-Fransız filolarının tehdidi nedeniyle çarlık kumandanlığının garnizonları tahliye ettiği ve tahkimat binalarını yıktığı 1854 yılına kadar devam etti. Paris Barış Antlaşması şartları uyarınca 1856 yılında, Rusya’ya Karadeniz’de filo bulundurmayı yasaklayan Karadeniz’in tarafsızlaştırılması rejimi devreye sokuldu. Bu nedenle savaşın son sekiz yılı boyunca savaş sadece karadan yapıldı. Kısmen bu nedenle Rusya kumandanlığı, Çerkesya’da 280.000 süngülük görülmemiş bir kuvvet toplamak zorunda kaldı. Bir karşılaştırma yapmak için: Balkanlardaki kuvvet 1877 yılında 300.000 askerden oluşuyordu. Toplamda, tüm Kafkas savaşı boyunca Çerkesya’ya karşı çıkarılan kuvvetler, Şamil imamlığına karşı çıkarılandan daha büyüktü. Çerkeslere karşı ortalama olarak, kale ve gemi topları hariç, iki misli daha fazla sahra topçusu kullanılmıştı. Diğer bir önemli fark da, Karadeniz Kazak ordusunun, yani aslında tüm bir halkın ve askeri topluluğun Çerkesya halkına karşı kullanılmış olmasıdır. Batı Kafkasya’daki kolonizasyonun, dağlı halk için çok daha kahredici karakteri işte buradan kaynaklanmaktadır.  

Dağıstan’dan farklı olarak Çerkesya’da İslam faktörü devrede olmadı, mürid müfrezeleri sadece Şamil’in temsilcileri tarafından teşkil edildi. İmparatorluk Çerkesya’da henüz İslam’ı kabul etmekten uzak bir halka karşı savaş yürüttü. Ülkenin çoğu bölgesinde, diğer İslami kurumlar şurada dursun, cami bile bulunmuyordu. Yargılama, Adige khabze denen doğal hukuk temelinde işliyordu. Adige halkı, özünde pagandı ve çok sayıdaki tanrıya ibadet kutsal koruluklarda yapılırdı. Diğer bir önemli fark da, ortak bir yönetim aparatlı ve bir liderli devletin yokluğu idi. Çarlık kumandanlığı, onlarca ve daha fazla Çerkes önderiyle ilişki içinde olmak zorunda idi. Hem de -ki bu da başka bir önemli farktır- Çerkes askeri-siyasi liderlerinden hiçbiri Şamil ve onun Abzehya’daki temsilcisi Muhammed Emin gibi teslim olmadı. Çerkes direnişi tamamen tavizsiz bir karakter taşıyordu. Paul Henze bunu bir anomali olarak tanımlıyor. Bu tip bir davranış Rus tarihçilerinde bir araştırma şevki yaratmadı, onlar her defasında Şamil’e dair, medeniyetler çatışmasına vb. dair fikir yürütmeyi tercih ediyorlar.  

Çerkes tarihinde, ama artık Çerkesya’daki değil, 1864 başından sonraki dönemi, gene de dünya tarihinin genel kabul gören çağ adlandırma sistemine uygun olması için Yeni Çağ olarak adlandırmayı öneriyoruz.  

Adige tarihinin yeni dönemi nasıl bir şeydir? Dönemin en alttaki hareket noktası malum. Adige ülkesinin varlığı sona erdi. Ondan geriye kalan, Novorossiysk yakınındaki Hatramtuk’tan Mozdok’a kadar birkaç acınası etnografik adacıktır. Adigelerin ezici çoğunluğu, Osmanlı İmparatorluğunun Tuna’dan Mavera-i Ürdün’e kadar yayılan çok çeşitli vilayetlerinde, yaban ellerinde kaldı. Demek ki bu, etnosun bir dağılma sürecidir ve bu umutsuz bir hayatta kalma, mülk sahibi olma, kendi toprağı üzerinde yaşama, Adige yerleşimleri kurma, Çerkes adını taşıma ve anadilinde konuşma mücadelesi zamanıdır. Halkların tarihi vatanda, atalarının binlerce yıllık toprağında yeniden birleşme hakkı, Adige tarihinin neredeyse tüm Yeni Çağı boyunca tanınmadı. Hem 1917 öncesi ve hem de Sovyet iktidarının kurulmasından sonra tüm Adige dönüş teşebbüsleri anında bloke edildi. Ancak SSCB’de perestroyka ve glasnostun gelişmesiyle, dönüş için ufak ama ulaşılabilir kanallar açıldı. 1998 yılında Kosova Adige cemaatinin dönüşü, post Sovyet Rusya’sında dönüş sürecinin zirvesi oldu.  

Bu dönemin içinde Adige diasporasının yaşadığı ülkelerde ve bizatihi Rusya’daki büyük siyasi olaylarla ilgili önemli dönüm noktaları vardır. Bunlar, hem 1908 Jön Türk devrimi ve I. Dünya Savaşı, 1917 Rus devrimi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla neticelenen 1918-1923 yılları arasındaki Türk Ulusal Kurtuluş Hareketi ve keza Suriye ve Ürdün’de modern Arap devletleri kurulmasıdır. Adigey’in Rusya Federasyonu kapsamında cumhuriyet statüsü kazanması Adige etnosunun sorunlarının çözümü için yeni imkânlar açmıştır. (www.adygi.ru) 

*Tarihçilik terminolojisinde kullanılan bir terimdir. 

  

Kaynakça ve notlar için: 

https://jinepsgazetesi.com/2022/03/adige-tarihinin-peryodizasyonu/ 

  

Çeviri: Uğur Yağanoğlu 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here