Anavatana dönüş: Türkiye’den Kafkasya’ya farklı coğrafyalarda kadın olmak

0
407
Anavatana dönüş fikri Çerkesler arasında en uzun erimli tartışma sayılır; hayal ile gerçek arasında sıkışıp kalan bir ideal. SSCB’nin yıkılışının ardından bu hedefi hayata geçirenler oldu. Ama dönenler “onbinlerce” denilebilecek bir yığına asla ulaşmadığı gibi bu tartışmalara nice hayal kırıklıkları eklendi.  
Rusya Federasyonu’nun dönüşü yokuşa süren yasal düzenlemeleri bir kenara; sosyal, siyasal, ekonomik ve bürokratik koşullar diasporadan anavatana yönelimler için teşvik edici olmadı. Ama neticede anavatanda hayat kuranlar, oradaki üniversitelerde okuyup tutunanlar ve onların dinlemeye değer hikâyeleri var.  
Peki, Kafkasya’ya dönmüş kadınların hikâyesi nedir; onların tecrübeleri, gözlemleri, deneyimleri neler? Jineps Gazetesi bu kez Kafkasya’ya dönen kadınları dinledi. 
Çetao Laşin Bağ, Jan Kök, Dıjın Çurey, Süreyya Çaha ve ismi mahfuz bir kadın, Kafkasya’nın siyasal, sosyal ve kültürel koşullarında kadının konumunu, karşılaştıkları zorlukları, çalışma hayatında kadının yerini, kadın hareketine dair gözlemlerini Türkiye ile karşılaştırmalı olarak Jineps ile paylaştı.

Dijin Çurey, Sohum

-Türkiye’den Kafkasya’ya dönen kişilerden birisiniz. Biraz kendinizden bahseder misiniz? Şimdi nerede yaşıyorsunuz, döneli kaç yıl oldu?  

-Abhazya Devlet Üniversitesi Filoloji Fakültesi öğretim üyesiyim. Abhazya Sosyal Bilimler Araştırma Enstitüsü Folklor Kürsüsü’nde müzik folkloru ve diasporada yaşayan Abhaz Adigeleri araştırmakta ve yazmaktayım. Adigelerin Besleney boyundanım, anne tarafım Ubıh, Dipşov sülalesinden.  

İstanbul doğumluyum. Üniversiteye kadar olan kısmı Türkiye’de geçirdim, eğitimimi orada tamamladım. 91 yılında Sovyetler’in yıkılmasıyla birlikte Karaçay-Çerkes bölgesine geldim, bizim çıkış noktamız Karaçay-Çerkes Besleney köyüdür. 30 yıldır Kafkasya’dayım. Bunun hemen hemen 20 yılı da eğitim ve bilimle geçti. 2000’den bu yana da bilimsel çalışmalarla uğraşıyorum. Etnik kültür geleneğiyle Abhaz-Adigeler ve diaspora edebiyatı dersleri veriyorum. Ondan önce de 14 yıl kadar Kabardey-Balkar Sosyal Bilimler Araştırma Enstitüsü’nün folklor kursunda öğretim görevlisi oldum. Orada birçok kademede çalıştım. 12 yıldır Abhazya’da yaşıyorum ve doktoramı bu üniversitedeki Sosyal Bilimler Araştırma Enstitüsü’nde tamamlamış bulunuyorum. Müzik folkloru üzerine çalışıyorum. Diasporaya ait yaklaşık 10 tane basılı kitap var. 

  

-Şu an yaşadığınız yerde kadının toplumsal konumunu nasıl anlatırsınız? Evde, işyerinde, sokakta Çerkes kadınının yeri neresi?  

-Ben tabii ki sosyolog veya etnolog değilim. Kadının rolü, feminizm, kadın hareketleri ve örgütlülük hakkında anavatanla Türkiye’yi bu şekilde kıyaslamak bana doğru gelmiyor. Öncelikle burada yaşamış ve hâlâ yaşayan biri olarak şunu söyleyeyim: Burada böyle bir problem yok. Böyle bir örgütlülüğü gerektiren bir durum yok. Çünkü burada kültürel dengeler, eğitim, toplumun okuryazarlığı daha farklı. Binlerce yıl öncesinden, demokrasi burada çoktan hazmedilmiş. Biz kaç-göç olmayan bir toplumuz, biliyorsun. Kızımız, erkeğimiz beraber dans eder. Dolayısıyla folklor açısından bakarak, oradan yola çıkarak bile değerlendirdiğimde bu sorulara benim verebileceğim bir cevap yok. Bunca zamandır buradayım, siz sorana kadar bu sorular hiç aklıma bile gelmedi. Demek ki ben böyle bir sıkıntıyla hiç karşılaşmamışım ya da çevremde karşılaşan birisini de görmemişim. Tabii ki bu demek değildir ki kadınların sorunu yok. Kadınlar burada her alanda çalışıyor. Tarihi de göz önüne alarak kadının rolünü değerlendirmek daha doğru olur bana göre. 

Kadın bir güçtür, kadın kendini gayet iyi ifade eden kişidir ve kadın çok değerlidir. Dolayısıyla belki şu anda bile burada suni olarak üretilmeye çalışılan bu kadın hareketleri, bu yapılar ve birtakım örgütlenmeler arada bir çıkıyor, bir şekilde duyuyorsun ve tekrar yok oluyor. Çünkü gerçekte böyle bir şeye ihtiyaç yok. Burada özgürlüğün sınırsız ama kendi sınırını bilerek devam ediyorsun, örf ve âdetler çerçevesinde herkes ne yapacağını biliyor, konumunu biliyor. İster doçent ol ister doktor ya da profesör, geleneksel yapının içerisindeki o ritüelde neyin nasıl uygulanacağı kadın doğduğu andan itibaren, daha beşikteyken annesi tarafından kadının kulağına fısıldanıyor. 

Tıpkı Nart eposlarında görüldüğü gibi kadının yeri çok özeldir: Kadın topraktır der, kadın anadır, kadın bir yuvanın temelidir, böyle açıklayayım. Belki bu birçok kültürde de böyledir. Ama dediğim gibi sosyal yaşam analizi yaparsak, kendi yaşadığımız toprakları doğduğumuz diasporayla kıyaslamaya kalkarsak bu çok yanlış. Burada yaşayan birçok kadının da benimle aynı fikirde olduğunu düşünüyorum. Tam tersine, evlilik gibi nedenlerle anavatandan Türkiye’ye gitmiş olan kadınlara baktığımda ben onlara daha çok üzülüyorum. Ekonomik, mesleki anlamda zorlandıkları ekonomik şartlar ve problemler hariç kendi özgürlüklerine bir anlamda gem vurmak… Türkiye’ye buradan gelin olarak gidenlerin karşılaştığı baskıcı tutumlar var. Ne kadar bunları dile getirmeseler de bence böyle… Kafkasya ayağında böyle bir problemin olmadığını söyleyebilirim. Eğer bunun tersini söyleyen birisi varsa örneklendirir.  

Burada işyerinde bir kadının bir erkek tarafından baskı gördüğünü, üzüldüğünü hayatımda duymadım. Öyle ki ayrılık noktasında çok asice ayrılan aileler çocuklarıyla bir araya gelebiliyor, bu yapının olması, kavga dövüşün olmaması… Kendi demokrasisini, jandarmasını kendisi ayarlamış bir halk bizim halkımız… Adigeler, Abhazlar, Osetler, Kuzey Kafkasya’daki tüm halklar için söylüyorum. Diasporadan buraya yerleşmiş, burada yaşamış, buradan birisiyle evlenmiş birisi olarak söylüyorum. Neredeyse iki ayrı kültür diyebileceğimiz, ayrı dil ve dini değerleriyle büyümüş iki insanın evliliğinden bahsediyoruz. Şu ana kadar hiçbir problemle karşı karşıya kalmadım. Kendimi çok daha özgürce ifade edebilen kişiliğimi buldum. O yaşadığımız diasporada haliyle etkilendiğimiz diğer halkların gelenekleri var tabii, bu bizi orada daha da katılaştırdı, içimize çöktü. Dolayısıyla ona göre davranıyoruz. Bir başka konu ise burada çıkan aile içi problemlerde burada mitolojiden bildiğimiz ve süregelen Nart Xase gibi mahkemelerin kurulması ve köylünün ya da birkaç ailenin toplanıp sorunları çözmek için akıl vermesi… Bu da çok eski tarihlerde toplumun kadına ve erkeğe nasıl baktığını gösteriyor.  

  

-İşçi kadınların çalışma koşulları nasıl? Ne işlerde çalışıyorlar?  

-Tabii ki burada kadın nüfusu çok daha fazla; savaşta bir kırılma yaşandığı için… Yüzyıllarca böyle devam etti tabii, sadece son dönemdeki savaştan bahsetmiyorum. Sürgün ve sonrasında nüfusun az olması ve çoğunluğun kadın olması, haliyle kadınların işte daha baskın olmasıyla sonuçlandı. Kadınlar her işkolunda var; otobüs şoförü, sokak temizleyicisi, inşaatta çalışan biri, doktor veya öğretmen… Gerçek şu ki evde oturan kadın sayısı çok az. Evde oturup erkekten para bekleyen ve o parayla geçimini sağlayacağını düşünen kadınlar yok burada ya da çok azlar. Herkes kendi ayaklarının üzerinde durabilmeyi öğrenmiş. Tabii ki geleneksel yapımızdan dolayı anne-babalarımız hep arkamızda… Kolektif bir dayanışma içindeyiz.  

İş kaynağının olmaması nedeniyle erkek çalışamayabiliyor, yerine bir süre kadın çalışmış oluyor, fakat bundan dolayı birbirini sömüren genç gruplarla karşılaşmadım ben hiç. Bunun dışında tabii ki Kafkasya dünyanın dışında bir yer değil, burada da bir sürü değişim oluyor, bu yadsınamaz. Neyin ne olduğunu herkes biliyor, 30 yıldır kapılar açıldı… Feminizm hareketleri; bunlarla kafa yormadım, zaman kaybetmemek için üstünde durmadım, bu konuyla ilgili hiç kitap okumadım… Bu kadar eğitim aldım, bu kadar şey okuyorum… Hiç buna dayalı bir şey olmadı. Çünkü özgürlüğün ve sınırlarının iyi bilindiği, iyi korunduğu Kafkas insanı bunu çok iyi hayatına yansıtmış.  

Ahmet Mithat Efendi’yle bitirmek istiyorum sözlerimi, kendisi Şapsığ idi, Havur soyadıydı. 1870’te büyük “Kafkas” romanını yazdı. Romanın coğrafyası Abhazya ve Kafkasya sınırları içerisindeydi, hiç görmediği, yaşamadığı yeri anlatıyordu yazar… Kendi jandarması olan, kendi örf âdetleriyle yetişen, kadınlara özel yer veren bir halktır şeklinde. Biz gerçekten övünmek istersek övünebiliriz. Danslarımızla, müziğimizle, Xabze’ye uygun yaşantımızla, çocuk yetiştirme tarzımızla, işe bakış tarzımızla, büyüklere bakış tarzımızla, her zaman bu sınırları iyi korumuş nadide halklardan biriyiz. Demokrasiyi bugün yakalayamamış, bunun üzerine bir sürü şey yazan, bir sürü şey üreten ama demokrasiyle yaşamayan büyük ülkelerin ve halkların bile önüne geçmişiz. Biz demokrasiyi çok önceden yakalamış bir halkız. Onun için birlikte oturabiliyoruz, birlikte dans edebiliyoruz. Bu yaşadığımız dağınık halde, mısır taneleri gibi dağıldığımız ülkelerde bile yüzümüzü etnik kimliğimize dönerek, bizzat yaşayarak uygulamaya geçirmiş bir halkız. O yüzden kadının rolü, onun toplumda ne yapması ne yapmaması gerektiği konusundaki bilgisi çok öndedir. Onun için feminizm ya da bunun gibi örgütlenmeler bulunduğumuz coğrafyalarda yok.


Süreyya Çaha, Sohum

-Türkiye’den Kafkasya’ya dönen kişilerden birisiniz. Biraz kendinizden bahseder misiniz? Şimdi nerede yaşıyorsunuz, döneli kaç yıl oldu?  

-Ubıhım, 1972 doğumluyum. Restoranda aşçılık yapıyorum, şu anda da burada bir kafe işletiyorum. Türkiye’de 25 yıl Bandırma’da restoran işletmeciliği yapmıştım. Buraya yerleşeli 6 yıl oldu ama 1996-97 yılından beri bu coğrafyayla bağım var. İlk 1996-97 yılında Nalçik’e gitmiştim. O zaman çok dolaştım. Ama benim çocukluğumdan beri en büyük hayalim Abhazya’ya yerleşmekti. Ben yaşamımı Abhazya’ya yerleşmek üzerinden kurmuştum, Türkiye’de yaptığım işler, tercihlerim, hep buna yönelikti.  

  

-Şu an yaşadığınız yerde kadının toplumsal konumunu nasıl anlatırsınız? Evde, işyerinde, sokakta Çerkes kadınının yeri neresi?  

-Kadın çok güçlü olmak zorunda bu coğrafyada; evin, yaşamın, ailenin bütün yükünü kadın çekiyor. Erkeklerin böyle bir sorumlulukları, beklentileri yok. Kadınların da erkeklerden böyle bir beklentisi yok aslında. Kadın bunu kanıksamış ve görev olarak görüyor. Kadının gücü fazla evet, sözü fazla, ama zaten emeği o kadar çok ki o emeğe göre sözü ve gücü az bile.  

  

-Kanıksadılar dediniz, direkt kadınlardan gelen bir hak talebi yok o halde?  

-Benim gözlemlediğim kadarıyla yok. Onlar bunun doğru olduğunu düşünüyor. Mesela bir düğün, bir cenaze için yapılması gereken her şeyi kadın düzenliyor, kadın düşünmek zorunda, toplumsal olarak böyle bir baskı var. Bütçesi ne kadarsa onu yapsın demez kimse, burada olması gerektiği gibi olmalı ve bu sorunları hep kadınlar çözmek zorunda kalıyor. Erkeğe kalan o sofraya katılmak ve güzel sözler söylemek, dua etmek ve içmek…  

  

-İşçi kadınların koşulları nasıl? Ne işlerde çalışıyorlar?  

-Çoğunlukla kadınlar çalışıyor zaten. Çalışmayan kadın sayısı çok az. Pazarda bin tane tezgâh varsa 990 tanesinde kadın çalışıyor. Diğer 10 tezgâh da Ermeni, Özbek erkeklerinin. Hamallık gibi zor işlerde de Özbek erkekleri çalışıyor, Abhaz erkekleri değil.  

  

-Bunun sebebi nedir? Abhaz erkekleri neden çalışmıyor?  

-Ters bir denge var. Savaş döneminde erkeklerin ambargo koşullarından dolayı Rusya’ya çıkış yapamadığını söylüyorlar buna gerekçe olarak. Bundan dolayı da kadınlar ön plana geçmiş ve çalışmak zorunda kalmışlar; bu bir anlatım. İkinci bir anlatımda geçmişten beri erkeklerin çalışmasının ayıp sayılması var. “O işte erkek mi çalışacak?” derler. Bir aile yoksullukla mücadele ederken evdeki erkek taksicilik yapmayı kendine yakıştıramıyor, normalde alışılmışın dışında bir durum… Bu ülkenin bütün sokak çöplerini Özbek kadınları ve erkekleri temizliyor. Bir Abhazın sokakta çöp süpürmesi ayıptır çünkü. Bunu kadınlar da savunuyor.  

  

-Peki hem evde hem işte kadının tüm sorumluluğu yüklendiği bir toplumda bir Abhaz erkeği ne yapıyor?  

-Çalışan erkekler de var tabii. Ticarette başarılı olmuş erkekler çalışıyor. Patron statüsünde tabii. Bir işletme oluyor, başına bir müdür geçiyor, sadece takip yapıyor, bunun adı çalışmak oluyor. Devlet dairelerinde de çalışıyorlar. Ben bugüne kadar inşaatta çalışan tek bir Abhazla karşılaşmadım.  

  

-Kadın hareketi ve feminist mücadele tartışmaları son dönemde daha da belirgin hale geldi. Anavatanda bunun yansımalarından bahsedebilir miyiz? Örgütlü kadın hareketleri var mı? 

-Siyasal mücadelenin içinde kadınlar var. Bundan bir yıl önce kadar seçim dönemiydi; parlamentonun önünde açlık grevi yapıldı. Bu, çoğunlukla kadınların örgütlediği bir işti. Çadır kurdular günlerce. İşe alımlarda torpil gözetilmemesi ve sınavla işe alım yapılması, akrabacılığın-sülaleciliğin bitmesi gibi net talepler vardı.  

  

-Sendikalaşma gayreti var mı?  

-Burada öyle bir anlayış yok. Geldiğimde çok merak ederek sormuştum, bir Komünist Parti var ancak nostalji olarak açık duruyor, sadece devam etsin diye. Pratikte çalışan bir parti değil. Burada dünya görüşünüze göre oy kullanmıyorsunuz; şahsa, akrabaya bakarak, tanıdığınız kişiye veya gruba oy veriyorsunuz. Siyasal bir duruş; sosyalisttir, milliyetçidir ayrımı yok. 

  

-O zaman kadınların kendilerini görünür kılabileceği bir siyasal zemin de yok…  

-Yok. Burası sosyalizm içinden gelen bir ülke olmasına rağmen kadınlar günü anlayışı bile yok; Türkiye’de Dünya Emekçi Kadınlar Günü önemlidir mesela, burada değil, burjuvanın baktığı yerden bakıyorlar bugüne; çiçekli, hediyeli, kutlamalı…  

  

-Anavatanda içinde yaşadığınız sosyal koşullar Türkiye’dekinden ne kadar farklı? Kadının toplumdaki yeri bu iki coğrafyada değişiyor mu; farklılaşıyor mu ya da ortaklaşıyor mu?  

-Tüm anlattıklarımın karşısında olmuş olacak dediklerim ama burada kadının toplumdaki yeri kadının istediği kadar. Türkiye’deki gibi kadının kendini toplumda kadın olarak kanıtlaması gerekmiyor. Zaten iş hayatında var, sosyal hayatta var, kadın her yerde görünür. Belki bir tek siyasi hayatta eskisi kadar yok. Eskiden kadınlar daha kavgacıydı, siyasetle ilgilenirdi, şimdi siyaseti gözlemleyen kadınlar biraz daha uzağında duruyorlarmış gibi geliyor.  

Bütün bunların yanı sıra ben buraya çok isteyerek, uzun yıllar hayalini kurarak geldim. Burayı seviyorum. Burada yaşamaktan da çok memnunum. İşimi kurdum, düzenim var. Şöyle bir gerçeklik de var; buraya ilk gelen kuşağın, o aileden gelen ilk kişinin ödemesi gereken bir bedel oluyor. İkinci kuşaktan itibaren entegre olup yaşayabiliyorlar. Ben onun zorluklarını da yaşıyorum. Ama bunları bilerek ve göze alarak gelmiştim. Türkiye’de kültürel olarak bu mücadelenin hep içindeydim ama kesinlikle öncelikle gelip bu coğrafyayı görmek gerekiyor.


Seteney*,  Kabardey-Balkar Cumhuriyeti 

-Türkiye’den Kafkasya’ya dönen kişilerden birisiniz. Biraz kendinizden bahseder misiniz? Şimdi nerede yaşıyorsunuz, döneli kaç yıl oldu?  

-42 yaşındayım. Üniversite mezunuyum. Yaklaşık 10 yıldır Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’nin bir köyünde yaşıyorum. 

  

-Şu an yaşadığınız yerde kadının toplumsal konumunu nasıl anlatırsınız? Evde, işyerinde, sokakta Çerkes kadınının yeri neresi?  

-Burada köylerde bile çalışan kadınlar var, memur olarak çalışan, çiftçilik yapan, ticaret yapan… Kadınlar hem sosyal hem ekonomik hayatın içindeler. Ben 10 yıl öncesindeki Türkiye’yle karşılaştırabilirim ancak… O zamanlar Türkiye’de kadın ekonomik hayatta biraz daha geri planda kalıyordu. Ama burada köylerdeki kadınlarda bile böyle bir farklılık göremiyorsunuz. Onun dışında okullarda öğretmenlerin %90’ı kadındır. Kreşlerde de aynı şekilde. Kadınlar ciddi anlamda ekonominin, çalışma hayatının içindeler. Adigeleri biliyorsunuz; sosyal hayatta da aile hayatında da kadının yeri Xabze’lerimize göre daima önemli.  

  

-Evin içinde de bu iş yükü kadının üstünde mi?  

-Evin bütün yükü kadının sırtında. Çok nadir duyuyorum ev içinde kadına destek olarak bir şeyler yapan erkekleri… Tek tük belki duymuşumdur kendi başına idare eden erkek. Erkekler daime kolaya kaçıyorlar, çalışma hayatında da ev hayatında da kadına daha fazla iş kalıyor.  

  

-Kadın hem ev hem iş yükünü sırtlıyorsa erkekler bu toplumun neresinde?  

-Kabardey’de çalışan erkekler de çok. Ama çizgi tutturamayanları da duyuyoruz oldukça. Yine de Abhazya’dakiler kadar değil. Ama Türkiye’deki gibi bütün ekonomi erkeklerin elinde de değil.  

  

-Kadın hareketi ve feminist mücadele tartışmaları son dönemde daha da belirgin hale geldi. Anavatanda bunun yansımalarından bahsedebilir miyiz? Örgütlü kadın hareketleri var mı? 

-Hiç duymadım şimdiye kadar. Sadece kadınları kapsayan, kadınların haklarıyla ilgili bir örgütten haberim olmadı. Ama çeşitli derneklere, okul birliklerine, organizasyonlara gittiğinizde mutlaka kadınları ön planda görürsünüz. Ama diğer türlü feminist anlamında görmedim; kadın zaten burada bir şekilde rahat, ikinci üçüncü plana atılmıyor, ondan mı kaynaklıdır bilmiyorum.  

  

-İşçi kadınların koşulları nasıl? Ne işlerde çalışıyorlar? Bir örgütlülük, Türkiye’de bildiğimiz anlamda sendikal mücadeleler var mı?  

-Bu ülkede biraz zor o… Ben duymadım. Son zamanlarda tarımda da yoğunlukla kadınlar çalışmaya başladı çünkü büyük meyve bahçeleri hızla kurulunca tarım işçileri de arttı. Ama sendika yok. Öyle şeyleri bilmiyorlar henüz.  

  

-Kadının görünürlüğünü/pozisyonunu güçlendirecek dönüşümler var mı? Siyasi zeminde bu konular tartışılıyor mu?  

-Hiç denk gelmedim ne haberlerde ne başka yerde. Belki “Biz eziliyoruz” gibi bir algı olmadığındandır… Siyasi arenada, parlamentoda çalışan kadınlar da var ama erkek ağırlığı fazla. Belediye olsun, ülke yönetimi olsun, söz konusu devlet yönetimi olduğunda erkek baskın, yine burada da böyle. Ama alttan alta ekonomiyi ve aileleri yönetenler kadınlar.  

  

-Yaklaşık 10 yıldır oradasınız, sosyal koşullar Türkiye’dekinden ne kadar farklı?  

-Kayseri’de doğdum Ankara’da büyüdüm, burada kadının ekonomik özgürlüğü var ve kendilerine güvenleri daha fazla. Daha özgürler. Bir iş yapmak istiyorlarsa yapıyorlar, sıfırdan iş kurabiliyorlar. Meyve satacaksa pazarda gidip satabiliyor. Bunun ayıbı yok. Pazarda kadın satıcılar çok fazla. Kadınlar çalışıp kendilerini geçindirmek istediklerinde bu konuda özgürler. Aile içinde tabii baskı daha fazla. Kendine dikkat etmek, namuslu, temiz olmak, burada kökten gelen bir şey var… Belki olması da gerekiyor. Ama şu da var: Aile arası geçimsizlikler Türkiye’dekinden daha fazla Adigeler arasında. Boşanmalar daha fazla. Belki çok genç yaşta evliliklerden kaynaklıdır, belki başka nedenlerden. Aile içi sıkıntı yaşayanlar çok oluyor. Bu, erkeklerin küçüklükten itibaren daha ‘el bebek gül bebek’ büyütülmesinden kaynaklanıyor olabilir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra erkek nüfusu çok azalmış burada, dolayısıyla erkek çocukları çok önemsenir olmuş. Şu an bile erkek çocuğuyla kız çocuğu arasında yapılan o ufak ayrımları görebiliyorsunuz. Daha şımarık büyütülüyorlar, her istediği yapılıyor. Belki de bu durum büyüdüklerinde sosyal hayatlarına yansıyor.  

  

-Erken yaşta evlilik dediniz, kaç yaşlarında oluyor bu? 

-Üniversiteye başladıklarında evleniyorlar, çoğunlukla 19, 20, 21’li yaşlarında. 25’inden sonra evde kalmış gözüyle bakıyorlar.  

  

-Oysa ki Çerkesler geç evlenir diye bilinir Türkiye’de. Bu erken evlilik Rusya genelinde mi böyle?  

-Burada tam tersi. Adigeler burada erken evleniyor. Burada “Üniversiteyi bitirsin, işine başlasın, maaşı olsun” durumu yok, bir an önce evini kursun, geç kalmadan çocuk sahibi olsun diyorlar. Zaten yeni evlenen çifte ev tutmak, mobilya almak gibi dertler de yok. Gelin, eğer damadın ailesinin evi müsaitse, oda varsa oraya yerleşiyor; ev almak, kiraya çıkmak yok, öğrenimlerini bitirdiklerinde iş buluyorlar, ardından isterlerse evden ayrılıyorlar. Bunun rahatlığı var.  

  

-Bu süreçte aslında yine dışardan bir kadın, bu kez gelin olarak, ev içi emeğe dahil oluyor, değil mi?  

-Tabii. Zaten orayı kendi evi olarak benimsiyor, öyle geliyor. Türkiye’de kayınvalideyle oturmak engel gibidir, kabul edilmez; burada öyle değil. Doğalı budur. Doğacak çocuğu da kayınvalide büyütür; ya emekli olmuştur ya zamanı çoktur… Gelin çalışır böylece. Burada doğum izni 2 yıl. 2 yaşından itibaren çocuklar kreşe gidiyor, hepsi devlet kreşi. Kadının iş hayatına atılması da o yüzden kolay oluyor; çocuğu kime bırakacağım, bakıcı mı olacak dertleri yok. Başta kayınvalide destek oluyor, ardından kreş, kayınpederleri de görürüz hep, köyde dedeler bebek arabalarıyla torun gezdirirler…  

  

-Siz orada olmaktan memnun musunuz?  

-Kesinlikle. Kendi arabam var, yaya da olsam taciz eden yok, güvendeyim. Türkiye’de onca yıl yaşadım, illa bir yerde bir tacizle karşılaşırsınız, burada o yok. Gece de gündüz de çıkarım, 15 yaşındaki kızım da aynı şekilde. Bu şekilde güvende hissetmeyi çok önemsiyorum. Yeni yeni şöyle bir sorun oluşmaya başladı… Dini akımların etkisi var. Burada uzun süre dini bir boşluk içinde yaşayan insanlar bir şeye inanmak istiyor belki… İnançtan güç alıyoruz, Sovyetler döneminde baskılar yaşamışlar, ondan kurtulmanın etkisiyle ve daha kuvvetli hissedebilmek için bu öğretilere çok hızlı kaptırıyorlar kendilerini. Körü körüne, sorgusuzca uygulanıyor; bunu yayan kişilerin, dini Kuran’da yazdığı gibi öğretmediğini düşünüyorum. Kadın gezmeyecek, evden çıkmayacak, bu da özgürlüğe bir engel ve giderek yaygınlaşıyor.  

  

-Buna yönelik itirazlar var mı?  

-Bir dönem biraz oldu ama şu an yok. İnsanlar memnun halinden, inanmak istiyorlar. Dini inanca kendini çok kaptıran erkekler daha da baskıcı oluyor. İki, üç evlilik yapmak istiyorlar. Evlenecek kadın da buluyorlar. Bizde genç kızlar ve erkekler birlikte çok rahat vakit geçirirler, Xabze’de öyledir. Evine gelen misafirin elini tutmamak, merhaba dememek nasıl olabilir bizde, bu çok yadırganır değil mi? Maalesef böyle şeyler de başladı. Kendi sülalesinden birini, bir akrabasını kucaklamadan, sadece baş eğerek selamlamak diye bir şey çıktı. Böyle bir şey hiç hoş görülmez bizde, bunu uygulamaya çalışıyorlar “Ben artık Müslümanım” diyerek. Tabii kadını da sindirmeye çalışıyorlar.  

*Görüşülen kişi haberde adının geçmesini istemediği için Seteney adı kullanılmıştır.


Jan Kök, Nalçik

-Türkiye’den Kafkasya’ya dönen kişilerden birisiniz. Biraz kendinizden bahseder misiniz? Şimdi nerede yaşıyorsunuz, döneli kaç yıl oldu?  

-Kayseri Uzunyaylalıyım, Altıkesek Köyü’ndenim. Güzel Sanatlar mezunuyum. Şu an Nalçik’teyim, 2006’nın sonunda buraya öğrenci olarak geldim, üniversiteyi burada bitirdim ve o zamandan beri burada yaşıyorum. Buradan biriyle evlendim, 7 senelik evliyim.  

  

-Şu an yaşadığınız yerde kadının toplumsal konumunu nasıl anlatırsınız? Evde, işyerinde, sokakta Çerkes kadınının yeri neresi?  

-Çerkes kadınının yeri en başköşe her yerde. Türkiye’deki gibi çok ataerkil bir toplum değil bence. Kadınlar burada çok zor işlerde de yer alıyor. Gerçekten kadın her yerde. Evde de ön planda, alınacak bir karar olduğunda kararı erkek alır gibi görünür ama kadındır kararı alan. 

  

-İşçi kadınların koşulları nasıl? Ne işlerde çalışıyorlar?  

-Kadınlar çalışma hayatının içindeler. Türkiye’deki gibi bir ev hanımlığı burada yok. İnşaatta, çöpçülükte, pazarda, her yerdeler. Çok çalışıyorlar. Gocunmuyorlar. Daha fazla sorumluluk alıyorlar. Türkiye’de erkeğin ‘evime bakarım’ mantığı burada daha çok kadında var.  

  

-Kadın hareketi ve feminist mücadele tartışmaları son dönemde daha da belirgin hale geldi. Anavatanda bunun yansımalarından bahsedebilir miyiz? Örgütlü kadın hareketleri var mı? 

-Örgütlü çalışan kitle yok. Kadınların örgütleri yok, grupları yok, partileri yok. Kadın olduğu şeyi o kadar kabul ediyor ki… Mesela bir kadın dolmuşa bindi, arkasından bir erkek bindi, eminim ki o kadın o erkeğe yer verir, yaşı önemli değil. Türkiye’deki feministlik burada çok fazla yer işgal etmiyor. Burada herkes olduğu konumdan, olduğu yerden memnun. İkinci planda saymıyorlar kendilerini. Fakat yeri gelirse de bir adım geriye çekiyorlar. Erkekler önemlidir burada; kadınlarından, kızlarından daha önemlidir. Bu da savaşla alakalı büyük ihtimalle.  

  

-Bu durum sizi rahatsız etmiyor mu?  

-Etmiyor. Gocunmuyorum. Ben Uzunyayla’da doğmuş ve büyümüş biriyim. Orada da kadınlar çok fazla el üstünde tutulmazdı. Çerkeslerin Xabze’si vardır, din gibidir. Böyle bir politik kavramla yetiştirildik, ben kompleks yapmıyorum bunu. Erkek benden daha iyidir veya kötüdür; bu kavramlar bana göre değil. Ben iyi olduğumu zaten biliyorum. Karşıdaki kişiyle eşitlik talebim yok.  

  

-Şu an Nalçik’tesiniz, bir zamanlar ise Uzunyayla’da büyüdünüz. Kültür de coğrafyayla birlikte dönüşüyor, farklılaşıyor; Uzunyayla’da koşullar nasıldı? Kıyaslayabilir misiniz?  

-Bütün hayatımız köyde geçti diyebilirim. Burayla Uzunyayla’yı her anlamda çok benzetiyorum. O yüzden hiç sıkıntı çekmedim. Kadına verilen değer, gördüğü tavır burayla tamamen aynı. Hiç gocunmadım, kendimi hemen adapte ettim. Nalçik’teki insanları ailemden bir parça gibi sevdim. Büyük ihtimalle benzer çok fazla şey yaşadığım içindir.  

Mesela bizde de babaannem çok otoriter, çok güçlü bir kadın. Uzunyayla’da herkes bilir onu. Dedem genç yaşta vefat etti, o yüzden biz amcamlarla beraber iki aile bir arada yaşadık aynı evde. Ben 5 yaşındayken köyden çıktık ama hâlâ kuzenlerim kardeşimden ötedir. Bu sevgiyi bize veren babaannemdir, bir kadındır. O kızına iletti, kızı gelinine derken sıcak bir ailede büyüdük biz. Babaannem “Ben kadınım, susayım” demezdi, yeri geldiğinde lafını söylerdi, yeri geldiğinde işini de yapardı. Ama otoriterdi. Birçok erkekten daha erkekti diyebilirim. 

  

-Kadının görünürlüğünü/pozisyonunu güçlendirecek dönüşümler var mı? Siyasi bir zeminde bu konular tartışılıyor mu? Siz bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?  

-Siyasi bir kadın gündemi yok burada. Türkiye’deki gibi kadın cinayetleri, yakılan yıkılan kadınlar yok. Varsa da duymuyoruz… Böyle bir sıkıntı olmadığı için kadınlar kendilerini koruma gereksinimi de duymuyorlar. Feminist olmak zorunda değiller çünkü zaten olanı kabullenmiş durumdalar. Erkeği statü olarak kendilerinden üstün görebilirler, yeri gelince de yerin dibine sokarlar. Burada, ‘Herkesin bir yeri var ve o yerde kalmak zorunda’ gibi bir mantık yok. Kadın erkekle aynı yerde çalışabilir, erkekten daha çok da çalışabilir. Erkekle eşit olmak onlar için çok fazla bir şey ifade etmiyor. Bence erkekle biz eşit değiliz, biz onlardan daha iyiyiz… Her şeyi biliyoruz, yapabiliyoruz. Ben kendimi niye erkekle eşit yere koyayım? Böyle, bizimki de farklı bir bakış açısı.

Çetao Laşin Bağ, Maykop

-Türkiye’den Kafkasya’ya dönen kişilerden birisiniz. Biraz kendinizden bahseder misiniz? Şimdi nerede yaşıyorsunuz, döneli kaç yıl oldu?  

-2002 yılından beri Maykop’ta yaşıyorum. Eğitim-öğretim hayatımı Türkiye’de tamamladım. 1997 yılında ODTÜ Kimya bölümünü bitirdim. Kimyager olarak iki ayrı ilaç firmasında çalıştım. Bu yıl 20. yılını tamamlayacak olan Dşeps Kafe’nin işletmeciliğini yapıyorum. 

  

-Şu an yaşadığınız yerde kadının toplumsal konumunu nasıl anlatırsınız? Evde, işyerinde, sokakta Çerkes kadınının yeri neresi?  

-Geleneksel Adige-Çerkes toplumunda kadına biçilen rol, esas olarak eş, anne ve ev hanımı rolüydü. Erkekler üretim ve askerlik işleriyle meşguldüler. Buna rağmen kadınlar, toplumsal sorunlarda, ‘uzlaştırıcı’ ve ‘barışçıl’ yöntemlerle, yapıcı çözümler üreterek, kendilerine biçilen rolün dışına çıkıyorlardı. Ve hatta bazı kaynaklara göre, Çerkes kadınları erkeklerle birlikte savaşa da gidiyorlardı. Eskiden Çerkesya’ya gelen yabancıların söylemlerine göre, o dönemde Çerkes kızları, çok özgüvenli, mizah anlayışı yüksek, keyifli sohbetler edilebilen bir mizaca sahiplerdi, edilgen değillerdi. Bence bu özellikleri günümüzde de var ve erkeklerle birlikte hayatın her alanında mücadele ediyorlar. 

Ekim Devrimi’nden sonra Çerkes kadınlarının toplumsal statüsü toplumun temel alanlarındaki değişimlere paralel olarak önemli ölçüde değişti. Sovyet dönemiyle birlikte kadın etkin bir şekilde, kamusal alanın ve üretimin bir parçası oldu. Bu süreç kadın-erkek eşitliğini destekleyen politikaları ve uygulamalarıyla Çerkes kadınlarının entelektüel, sosyal ve kültürel gelişimleri üzerinde olumlu sonuçlar doğurdu. 

Günümüzde Çerkes kadını kamusal alanlarda erkeklerle eşit haklara sahiptir. Ancak Adiğe gelenekleri, cenaze ve düğün gibi çeşitli ritüellere katılım, akrabalar arası ilişkiler, kültür ve dilin genç nesle aktarımı gibi konularda ana halka kadınlardır. Bu da ev ve aile içerisinde kadınlara düşen sorumluluk ve yükü ağırlaştırır.  

  

-Kadın hareketi ve feminist mücadele tartışmaları son dönemde daha da belirgin hale geldi. Anavatanda bunun yansımalarından bahsedebilir miyiz? Örgütlü kadın hareketleri var mı? 

-Aktif feminizm ya da işçi hareketleri yok burada, benim bildiğim feminist bir oluşum yok. Anneler Derneği ya da Kadınlar Birliği gibi kadınlar tarafından kurulmuş bazı sivil toplum kuruluşları var, onlar da daha çok sosyal ve ekonomik yardımlaşma dernekleri olarak çalışıyorlar.  

  

-Kadının görünürlüğünü/pozisyonunu güçlendirecek dönüşümler var mı? Siyasi zeminde bu konular tartışılıyor mu? Siz bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?  

-Adigey’de kadının görünür olmak gibi bir sorunu yoktur. Kadın hem kamusal alanda hem sosyal alanda ve özellikle birçok meslek grubunda (doktorluk, öğretmenlik, bilim, tiyatro, dans, edebiyat, müzik gibi) erkeklere oranla daha aktif bir şekilde hayatın içindedir. Taksi, troleybüs şoförlüğünden parlamentoya kadar her alanda çalışmaktadır.  

“Ev hanımı” tanımının Türkiye’deki karşılığı burada yoktur. İstisnai durumlar dışında ailedeki her birey, kadın veya erkek, ya öğrencidir ya da çalışır. Emekli olduğu halde ekonomik ve sosyal sebeplerle kadınlar çalışma hayatlarına çoğunlukla devam ederler. 

  

-Anavatanda, içinde yaşadığınız sosyal koşullar Türkiye’dekinden ne kadar farklı? Kadının toplumdaki yeri bu iki coğrafyada değişiyor mu; farklılaşıyor mu ya da ortaklaşıyor mu?  

-İki coğrafyada da yaşamış bir kadın olarak çok net bir şekilde şunu söyleyebilirim ki kendimi burada çok daha özgür ve güvende hissediyorum. Bu şehrin bir dokusu, bir müziği, bir tınısı var. Hepsinden değerlisi, bir dengesi var. Bir kadın olarak ben bu dengenin içinde Türkiye’deyken yaşadığım birçok stres ve baskı unsurunu üzerimde hissetmiyorum. Rahat yürüyorum, rahat giyiniyorum, rahat gülüyorum, rahat çalışıyorum, rahat yaşıyorum. Tamamen tozpembe bir tablo çizmekle beni eleştirenler olabilir. Dayak, taciz, şiddet olaylarının hiç olmadığı bir toplum olabilir mi, elbette olamaz. Fakat toplum vicdanını sürekli rahatsız edecek ve hiç kapanmayan bir yara gibi şehrin hafızasına kazınacak boyutlarda yaşanmıyor burada… Bunu anlatmaya çalışıyorum. 20 yıldır buradayım, kıskançlık ya da boşanma sebebiyle sokak ortasında işlenmiş bir kadın cinayeti duymadım. Bu, iki ülke arasındaki karşılaştırma için yeterli bir örnektir diye düşünüyorum. Kadının Ortadoğu ve diğer İslam ülkelerinde yaşadığı birçok problem burada yok. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here