Prof. Dr. Ayla Sevim Erol: Fosillerin peşinde bir ömür

0
454

Kahramanmaraş ili Göksun ilçesinin küçük bir Çerkes köyü olan Yantepe’de bir çiftçi ailenin altı çocuğunun dördüncüsü olarak dünyaya gelen Ayla Sevim Erol, hem ekonomik sıkıntıların yoğun biçimde yaşandığı hem de eğitimde fırsat eşitliğinin olmadığı bir dönemde yaşamını sürdürmüştür. Taşrada kız çocuklarının okutulmasının hoş karşılanmadığı bir dönemde, geniş bir ufka sahip ve tüm varlığını evlatlarının geleceği için sarf etmiş çiftçi bir baba, adı geçen köyde kızlarını okutan ilk baba olmuştur. Ayla Hoca, babasının bu fedakâr tutumunun karşılığını yaşamı boyunca sürdürdüğü başarılarıyla ödemek için büyük bir gayret sarf etmiştir. O dönemde köylerde orta dereceli okulun bulunmaması nedeniyle Göksun’daki ortaokula, bazen köyle kasaba arasında çalışan tek bir araçla, bazen de yoğun kış şartlarında karla kaplı yollarda yürüyerek gitmiş ve ikinci sınıfın sonuna kadar Göksun ortaokulunda eğitimine devam etmiştir. Ailesinin köy yaşamını sürdürdüğü bu dönemde kardeşleriyle birlikte köy yaşamının zor koşullarında derslerine ve sınavlarına tarlalarda çalışarak hazırlanıyorlardı. Zorlu koşullara teslim olmamaya kararlıydılar çünkü… Daha iyi koşulları yaratmaya ise mecbur… ‘İlham kaynağım’ dediği kıymetli abisinin Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni birincilikle kazanması, diğer kardeşlerinin okumasının önünü açmasına bir vesile olmuştur. Böylece dört kardeş abilerinin önderliğinde Ankara’ya yerleşmişler, Ayla Hoca azim ve kararlılıkla ortaokulun son sınıfını Anafartalar Ortaokulu’nda tamamladıktan sonra Ankara Kız Lisesi’nde eğitiminde devam etmiştir. Ancak abisinin Kayseri Tıp Fakültesi KBB uzmanlık sınavını kazanmasıyla birlikte bu sefer Ayla Hoca ve iki kardeşi de Kayseri’ye yerleşerek lise son sınıfı burada tamamlamıştır. 

İhtilal döneminde kadın olarak üniversite okumanın yarattığı tedirginliğe rağmen ideallerinin peşinden koşmak… 

80’li yılların başlarıdır… Hoca’nın tabiriyle “Ülkenin en zor dönemleri”. Tabii, onun eğitim hayatının da en sancılı dönemleri… Diş hekimliği fakültesini arzulamasına rağmen ihtilalin yarattığı belirsizlik ortamında üniversiteye başlayamayıp koşulların bir nebze iyileşmesiyle 1981 yılında abisinin de yönlendirmesiyle üniversite sınavlarında tercih etmiş olduğu Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Antropoloji bölümünü dereceyle kazanarak kaydını yaptırmıştır. Lisans eğitimini tamamladıktan sonra 12 Eylül’ün etkisiyle duraklayan akademik kadroların yeniden açılmasıyla birlikte, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Antropoloji Anabilim Dalında açılan ‘araştırma görevlisi’ kadrosunun sınavını kazanarak akademik hayata ilk adımını atmıştır. Bu süreçte Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisans ve doktora eğitimini tamamlayıp, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Paleoantropoloji Anabilim Dalı’nda açılan yardımcı doçentlik, doçentlik ve profesörlük unvan ve kadro sınavlarını başarıyla geçerek akademik hayatına devam etmiştir. Bu süreçte adli bilimcilerle birlikte ortak projelerde yer alarak diş hekimleri ve adli tıp hekimleriyle de ortak çalışmalar gerçekleştirmiş, böylece hayali olan diş hekimliği ile adli antropoloji mesleğini kendi alanıyla buluşturmuştur. Şimdilerde profesörlüğünün 20. yılını tamamlamış olup, bir yandan adli antropoloji alanında, bir yandan da biyolojik antropoloji ve paleontoloji ile ilgili bilimsel kazı çalışmalarını sürdürmektedir. Ayla Hoca geleceğin mesleği olarak ifade ettiği “Adli Antropoloji”nin son yıllarda hem ülkemizde hem de dünyada yaşanan savaşlar, katliamlar, kitlesel olaylar, terör olayları, doğal felaketler, yangınlar, patlamalar ve benzeri olaylar sonucu ölen ve kimliği bilinmeyen şahısların kimliklendirilmesiyle ilgilenen bir bilim alanı olduğunu belirtmektedir. Bu alanda yetişen adli antropologlar hem sahada hem de laboratuvarda iskeletten biyolojik profil belirleme, ölüm nedeni tahmin etme, toplu gömülerde birey sayısı ve demografik profil belirleme gibi çalışmalar yapmaktadırlar. Ayla Hoca ülkemizde ilk ve tek adli antropoloji yüksek lisans ve doktora programını Ankara Üniversitesi Adli Bilimler Enstitüsü’nde ilk başlatan biliminsanıdır. Bu konuyla ilgili olarak Birleşmiş Milletler’in bir projesi olan Kıbrıs Kayıp Şahısları Kimliklendirme Komitesi’nde eğitim vermiş, buna bağlı olarak bu komiteden adli antropologlar yetiştirmiştir. Ayrıca İçişleri Bakanlığı’na bağlı Jandarma ve Emniyet Kriminal’in düzenlemekte olduğu ‘Olay Yeri İnceleme’ kurslarında da adli antropoloji dersleri vermektedir. Ayrıca adli antropoloji alanında bilirkişilik de yapmaktadır. 

 

Ulusal ve uluslararası alandaki birçok çalışmada imzası olan Ayla Hoca’nın mesleğinin dönüm noktası olarak nitelendirdiği çalışmalardan biri, Etiyopya’daki Middle Avash Projesi’dir. Bu projede dünya çapında ünlü bir antropolog olan Tim White ve ekibiyle birlikte Etiyopya/Habeşistan çöllerinde kazı ve yüzey çalışmalarında görev almıştır. Ayrıca Gürcistan Dmanisi’de Lord Kpinadzi ve ekibiyle; Fransa’da Nice ve Lasserre’de Henry de Lomley ve ekibiyle kazılarda çalışmıştır. Bütün bunların dışında neredeyse çeyrek asırdır deneyimlerini uyguladığı ve başkanlığını yürüttüğü Çankırı Çorakyerler Omurgalı Fosil alanının dünya çapında tanınmasını sağlamıştır. 

9 milyon yıllık geçmişi olan fosillerden Anadolu’ya özgü 6 yeni türü gün yüzüne çıkarmak… 

Geçmişinin neredeyse 9 milyon yıl öncesine kadar gittiği belirtilen ve 40’ın üzerinde türe ait fosil buluntularının ele geçtiği Çorakyerler’de, Anadolu’ya özgü altı yeni türün keşfedilmiş olması ve bunlardan ikisinin yayımlanması, diğerlerinin yayın çalışmalarının sürüyor olması, Ayla Hoca’nın kariyerinde bulunduğu noktanın anlaşılması bakımından önem arz etmektedir. Yaptığı işin ‘bilinmeyeni arama’ ve ‘beklenmeyeni bulma’ gibi öngörülemez bir yanı olmasına rağmen, bunu işinin en heyecan verici tarafı olarak nitelendirmesi, onun işine olan tutkusunun açık bir göstergesidir. 

İskelet biyolojisiyle ilgili yaptığı çalışmalarda 5 bin yıllık bir kültürel deformasyona tanık olması, 10 bin yıl önce yapılmış bir beyin ameliyatıyla karşılaşması ve bütün bu çalışmalara liderlik etmesi de yine o tutkunun bir parçasıdır. ‘Erkek işi’ olarak nitelendirilen kalıp yargıları ‘ekip işi’ anlayışıyla yıkan, kazı çalışmalarındaki tecrübesiyle fırsata çeviren ve akademik alanda kazandığı unvanlarla bu kalıp yargıları tamamen ortadan kaldırmayı başarabilmiş kadınlardan biridir Ayla Hoca. 

“Melezleşen dünyada, saf bir ırk arayışı bir kenara bırakıldı” 

Çerkeslerle ilgili çalışmalarının olup olmadığını sorduğumda, hocamızın bu konuda biraz hassas olduğunu, ırklar konusunda temkinli olunması gerektiğini vurgulamaktadır. Çünkü dünyada bir zamanlar ırk ve ırkçılığın çok karıştırılmaya başlaması ve tehlikeli boyutlara ulaşması nedeniyle ırk tanımlamasından ziyade toplum ve millet kavramlarının kullanılmasının daha doğru olacağını belirtmiştir. Ülkemizde de antropoloji bölümünün başlangıçta ırk temelli olarak kurulduğunu ancak daha sonraları tarihsel süreç içerisinde pek çok kültürün ve etnik grupların yaşamış olduğu dikkate alınarak, ırk yerine Anadolu Halkları olarak ifade edilmeye başladığını belirtmiştir. Bunun yanı sıra göçler ve toplumlararası evliliklerin artışıyla melezleşmenin yaygınlaşması sonucu zamanla ırk çalışmalarının bir kenara bırakılması gerekliliğinin ortaya çıktığını vurgulamıştır. Irk tanımlaması ilk başlarda siyah, beyaz, sarı ırk olmak üzere üç temel ırk üzerine kurulmuş olmakla birlikte, günümüzde neredeyse saf ırk tanımlamasının yapılmasının pek de mümkün olmadığının altını çizmektedir. Çünkü günümüzde göçler, savaşlar ve toplumlararası yapılan evlilikler nedeniyle ırklara özgü özelliklerin çok karmaşık bir hal alması nedeniyle artık saf ırk tanımlaması yapılamamaktadır. Bu nedenle ırka yönelik çalışmalar artık tercih edilmemektedir. Irk tanımlamasının yerine insan toplumlarında biyolojik çeşitlilik önem kazanmış olup her bireyin bir ırk olma özelliklerine sahip olduğu kabul edilmektedir. Dolayısıyla Çerkeslerin de bir ırktan ziyade, toplum/millet olarak değerlendirilmesi daha doğru olacaktır. Ayla Hoca ileride bu konuyla ilgili çalışmalar yapacağını belirtmiştir. 

“Çocuğunuza kendi dilinizi, geleneğinizi ve yaşam tarzınızı öğretmediğiniz sürece mensup olduğunuz toplumunuzu ve kültürünüzü koruyamazsınız ve dolayısıyla yok olmaya mahkûm olursunuz” 

“Çerkes kültürünün antropolojik açıdan yok olmaması için yapılması gereken öncelikli çalışma ne olmalıdır” diye sorduğumda, öncelikle Çerkes olmaktan her zaman onur ve gurur duyduğunu belirten Ayla Hoca, Çerkes toplumunun çok güzel ve özel geleneklerinin olduğunu; bu geleneklerin Çerkes toplumunun içerisinde yazılı olmayan ancak bir kanun gibi değerlendirilen gelenekler olduğunu belirtmiştir. “Çerkes toplumunda geleneklere uymayanlar toplum dışına itilmek suretiyle cezalandırılırlar. Örneğin akraba evliği yapanların cezalandırıldıkları gibi.” Toplumun uyguladığı bu cezalandırma sisteminin suç oranını neredeyse yok denecek kadar azalttığını vurgulamıştır. Bununla birlikte Çerkes toplumunun oldukça keskin ve katı geleneklerinin de olduğu bir gerçektir. Günümüz dünyasında bu geleneklerden pozitif olanların mutlaka korunması, katı ve keskin geleneklerin ise biraz yumuşatılarak günümüz koşullarına uyarlanmasında yarar görüleceğini belirtmiştir. Örneğin büyüklerin yanında her ne kadar akrabalar çok sevgi ve ilgi gösterseler de anne ve babanın bebek ve çocuklara yeterli ilgi ve sevgi gösterememesi gibi. “Halbuki çocuklar bir toplumun geleceğinin teminatıdır, dolayısıyla öncelikle anne ve baba sevgisi ve ilgisi onların mutlu yetişmeleri açısından önemlidir. Bir toplumun yok olmaması öncelikle dilinin, daha sonra kültürünün yaşatılmasıyla mümkün olacaktır. Gelecek neslinize geleneğinizi, yaşam tarzınızı ve dilinizi öğretmediğiniz sürece Çerkes toplumunu koruyamaz ve yok olmaya mahkûm olursunuz” diyor. Her şeyi korumak mümkün mü? Hayır, bu mümkün olamayabilir, ancak dünyanın değişen koşullarına uyarlanarak atalarımıza bir şekilde saygı göstererek geleneklerin pozitif olanlarını koruyup sürdürmenin, Çerkes toplumunun var olması için gerekli olduğunu vurgulamaktadır. 

“Değişen ve globalleşen dünyada tüm toplumlar birbirleriyle iletişim içerisindeler, savaşlar, göçler ve evlilikler yoluyla pek hoş karşılanmasa da karışmalar ve melezleşmeler kaçınılmazdır. Ancak biz Çerkes toplumu olarak, toplum düzenimizi sağlayan güzel ve özel geleneklerimizi korumaz isek yok olmaya mahkûm oluruz” diyor Ayla Hoca altını çizerek. “Misafirperverliğimiz, akrabalık ilişkilerimiz, büyüklere saygı pozitif yönde devam etmesi gereken önemli özelliklerimiz arasında yer almaktadır. Çocuklarımızı geniş aileler içerisinde büyütmek onun sosyalleşmesi açısından oldukça önemli” diye ekliyor. Özellikle son yıllarda yaşlılarımızın yalnızlaşmasıyla patolojik olgularının ve sağlık problemlerinin daha fazla ortaya çıkmaya başladığına dikkat çekiyor. “Geçmişte Çerkes ailelerindeki geniş aile yapıları çekirdek ailelere evrildi. Tüm toplumlar için bunu söyleyebiliriz; keşke geniş aile yapılarını koruyabilsek, hem çocuklarımıza hem de yaşlılarımıza daha farklı yaklaşabilsek, onların isteklerine cevap verebilsek, saygımızı daha farklı ortaya koyabilsek hem aile olarak hem de toplum olarak daha mutlu olacağız” diyor. Gittikçe yalnızlaştığımız, yalnızlaştıkça da psikolojik sorunlarımızın arttığı gerçeğiyle yüzleştiriyor bizi. “Çerkes ailelerinde çok katı evlilik kuralları vardı. Onların devam etmesi aslında iyi mi kötü mü diye şöyle bir düşündüğüm zaman pozitif yönleri de var, negatif yönleri de elbette. Pozitif yönleri kendi kültürünü koruyabilmenin en iyi yolu kendi toplumunuz içerisindeki kişilerle evlilik yapmaktır aslında. Eğer kültürünüzü, yaşam tarzınızı devam ettirmeyi düşünmüyorsanız da farklı gruplarla evlilikler yapılabilir.” Bu konuda kendisinin tutucu olmadığını söyleyerek, popülasyonun kendi içerisinde evlilik yapmasından yana olduğunu bir kez daha vurguluyor. Ancak bu durumun bir süre sonra akrabalığın gelişimini hızlandırdığına da dikkat çekiyor. Akrabalar arası evliliğin de bizim kültürümüzde yeri olmadığı malum. Dolayısıyla, gelişen dünya koşulları içerisinde farklı popülasyonlarla evlilik yapmak durumunda kaldığımızın da altını çiziyor. 

Ayla Hoca’yla yaptığımız şahane sohbetin sonunda bir kadın neye sahipse ‘güçlü’ addedilir, güçlü kadına ait nitelikler nelerdir ve neler olmalıdır diye sordum, “Cinsiyet ayrımı yapılmayan, demokrat, eşitlikçi, geleneklerine ve kültürüne değer veren bir ailede yetişmek güçlü kadın olmanın ilk basamağını oluşturur” diyor. Güçlü bir kadın olabilmek için de “iyi bir eğitim almalı, kadın olarak kendisine inanmalı ve hümanist olmalı, öncelikli olmayı unutmamalı, her ortama uyum sağlamalı, sosyal ilişkileri güçlü olmalı, herkesin düşüncesine saygı duymalı ancak doğru olduğuna inandığı düşüncesini sonuna kadar savunmalı, kendisini sürekli yenilemeli, kadın olduğunu hiçbir zaman unutmamalı, mesleğini sevmeli ve mesleğine değer vermeli” diyor. 

Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kurucu Dekanı, aynı üniversitede Antropoloji Bölümü Kurucu Başkanı ve Üniversitelerarası Kurul Üyeliği de yapmış olan Ayla Sevim Erol, halen Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Antropoloji Bölüm Başkanı, Paleoantropoloji Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürütmektedir. Ayrıca KAFDAV’da (Kafkas Araştırma Kültür ve Dayanışma Vakfı) Bilim Kurulu üyeliği ve Sekreterliği’ni de yürüten Ayla Hoca ile yaptığımız söyleşi özünde; geçmişi bugünün koşullarıyla uyumlandırıp geleceğe taşımanın hem geçmişi ihya etmek hem de geleceği inşa etmek olacağının defaatle vurgulandığı bir anlam barındırıyor. İhtilal dönemi koşullarının yarattığı demoralizasyon ile üniversite okumaktan vazgeçen bir kız çocuğuna hekim abisinin “Sen okumalısın ve çok iyi yerlere gelmelisin!” sözleriyle itici güç olup topluma kazandırma öyküsünün hepinize ilham vermesini ümit ederiz.


Emine Şimşek  

1986 yılında Kayseri’de dünyaya gelmiştir. Kayseri Pınarbaşı’na bağlı Gebelek (Gothaley) Köyü’nden olan Karma Emine Şimşek, Adigelerin Kabardey boyundandır. İlk ve orta öğrenimini Kayseri’de tamamlamıştır. Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesinden lisans derecesiyle mezun olduktan sonra 5 yıl bounca farklı sektörlerden şirketlerin kurumsal iletişim departmanlarında çalışmıştır. Akademik kariyerine devam etme kararı aldıktan sonra, 2018 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümünü tamamlamıştır. 2020 yılında başladığı Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Halkla İlişkiler ve Tanıtım Anabilim Dalı’nda yüksek lisansına tez aşamasında devam etmektedir. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here