Türkiye’de herkes ileri demokrasiden payına düşeni alsın ama Çerkesler de unutulmasın

“Çerkeslerin 21. Yüzyılı” kitaplarının ilki raflarda yerini aldı; “Kimlik, Anayurt ve Siyaset”.  

İkinci kitap “Kültür, Toplum ve Gelecek”, Jineps mart sayısı yayımda iken raflarda yerini alabilir. 

Derleyenler Sevda Alankuş ve Merih C. Taymaz ile böyle bir çalışmaya neden gerek duyulduğu ve Çerkeslerin yakın geleceğine dair bir söyleşi yaptık.

-Çalışmanın mutfak tarafını bize anlatır mısınız? Neden gerek görüldü, ilk görüşmeleriniz, değerlendirmeleriniz, olduysa tartışmalarınız… İlk kitapta 23 isim var, akademisyenler ve aktivistler. İkinci kitapta da 21 isim olduğunu önsözden anlıyoruz. Konu ve yazar belirlerken nasıl bir yöntem kullandınız? 

 

Puhati Sevda:  Tarihçilik yapmaktan ziyade, uzak/yakın tarihimizden bugüne taşınanlar üzerinden bir gelecek tahayyülü kurabilmeyi tercih ettik… Derdimiz Çerkeslerin geleceği kadar, bir bakıma “kaderimizi” bağladığımız Türkiye’nin de geleceği üzerine düşünmekti 

 

-Puhati Sevda: Merih Abi, Dipnot Yayınevi’nin Çerkesler hakkında bir kitap istediği bilgisiyle bizi bir araya getirdiği günlerde -ki Sezai Babakuş, Can Nart, Erol Taymaz ve Murat Canlı ile birlikte 6 kişiydik- bir de pandemiyle birlikte evlere kapanınca, zaten uzun süredir içimize işleyen karanlık iyice koyulaşmıştı. Şimdi bakıyorum da, galiba tünelin sonunda hem ülke için hem de Çerkesler için bir ışık görebilmeyi hayal etmek isteği bizi bir araya getirdi, en azından benim için öyle oldu. Birdenbire düzenli olarak her hafta çevrimiçi ortamda buluşmaya başladık, bu akşam buluşmaları bazen gece yarılarına kadar sürdü. Sadece kitapla ilgili konularla sınırlı da kalmadı. Bu arada konuya ve başlığa karar verilmesi hiç de zor olmadı. Çünkü baktık ki kaygılarımız ortak ve gelecekle ilgili. Bu yüzden adını Çerkeslerin 21. Yüzyılı koyduk.  

Tarihçilik yapmaktan ziyade, uzak/yakın tarihimizden bugüne taşınanlar üzerinden bir gelecek tahayyülü kurabilmeyi tercih ettik. Yazarları tespit etmek daha zor oldu. Öncelikle kendimizi sadece Çerkes yazarlarla sınırlamamaya karar verdik. Çünkü derdimiz Çerkeslerin geleceği kadar, bir bakıma “kaderimizi” bağladığımız Türkiye’nin de geleceği üzerine düşünmekti. Ayrıca bir bakıma bu insanlarla kendi meselemiz üzerinden bir ilişki kurmaktı. Ancak Çerkesler, Türkiye’nin bugünü ve geleceği üzerine dert kuran, kendimizi yakın hissettiğimiz yazarların ya ilgi alanına doğrudan girmemişti ya da konunun üzerine yeniden düşünmeleri gerekiyordu.  

İçimizden olup da eli kalem tutanlarımız elbette çok sayıdaydı ama geleceğe dair benzer kaygıları paylaştığımız isimler o kadar da çok değildi. Ve açıkçası ilkesel olarak benzer kaygıları taşıdığımız, benzer dili konuştuğumuz isimlerle bir arada olmak istedik. “Benzer dil” derken yanlış anlaşılmasın, vurgumuz demokrasi üzerine, çünkü anayurtlarla ilişkiler ve oraya dönük politika tabii çok önemli ama herkes geriye dönmeyecek, yaşadığımız bu ülke demokratikleşmezse kaygısını duyduğumuz sonu getiren önce bu olacak. Yoksa “benzer dil” derken terminolojik birliği kastetmiyorum, zaten yazılara bakınca bunu göreceksiniz. Bu arada elbette ki birlikte olmak istediğimiz herkese ulaşamadık, ulaştıklarımızdan bazıları yazmayı kabul etmedi.  

 

Puhati Sevda: Vurgumuz demokrasi üzerine, çünkü anayurtlarla ilişkiler ve oraya dönük politika tabii çok önemli ama herkes geriye dönmeyecek, yaşadığımız bu ülke demokratikleşmezse kaygısını duyduğumuz sonu getiren önce bu olacak

 

Çıkardığımız bazı başlıklar üzerine çok az yazılıp çizilmiş olması, yakın tarihimizin yeterince belgelenmemiş olması, akademik araştırmaların azlığı işimizi güçleştirdi. Bu eksikliği kısmen tamamlamak üzere haftalık çevrimiçi buluşmalarımızın kapsamını yer yer genişlettik. Örneğin, gençlerle bir; kimliğimizi kuran önemli alanlardan birisi olarak müzik ve dans alanında emeği geçmiş, adımızı duyurmuş, bu konularda çalışmış isimlerle iki buluşma gerçekleştirdik. Bir diğer kapsamlı buluşma dernek yapıları ve inisiyatifler içerisinde 70’li yıllardan beri aktif olan demokratik mücadelenin içinde yer almış isimlerle oldu. Son olarak yazarlarımızla iki grup halinde buluştuk, hem birbirlerini tanımayanlar yüz yüze olmasa bile tanışsınlar hem de birbirlerinin yazdıklarından haberleri olsun istedik. Kitabımızla ne yapmak istediğimizi anlattık, onların nasıl katkı yapacaklarını işittik. Böylece sayısını söyleyemeyeceğim kadar çok buluşma sonucunda kitap olgunlaştı ve basıma hazır hale geldi. Sonra bir de baktık ki normal bir kitabın büyüklüğünü ve kapsamını çok aşmışız, çareyi yazıları iki kitaba bölüştürmekte bulduk. Dolayısıyla kitabın bütün süreçlerinde Merih Abi, ben ve adlarını andığım Sezai, Erol, Can ve Murat birlikte çalıştık, her metni hepimiz okuduk ve edit ettik, tartıştık. Sonuçta kitabın kapağında Merih Abi’nin bizi bir araya getiren kişi sıfatıyla olması doğaldı ama ikinci ismin ben oluşu grubun ısrarlarıyla oldu. Ben de Merih Abi’yi yalnız bırakmak istemedim. Yani aslında hepimizin adı kapakta editör olarak bulunmalıydı. Tabii bu arada sadece bu 6 kişilik çekirdek grubumuz değil, toplantılara katılarak bize zaman ayıran diğer arkadaşlarımızın, yazarlarımızın, yazı vermeseler bile bizimle uzun toplantılara katılarak, yakın dönemlerimizi belgelemek anlamında görüşlerini ve deneyimlerini paylaşan büyüklerimizin, arkadaşlarımızın da bu kitabın basılmasına giden süreçteki emeklerini anmalıyız. Ayrıca bir de şu; bütün bu toplantıları kaydettik, böylece önemli bir belgeleme yapmış olduk. Belgelediğimiz buluşmalarda söylenenlerin hepsi elbette kitapta kendine yer bulamadı ancak bu kayıtların başlı başına önemli olduğunu düşünüyoruz ve ileride meraklılarının yararlanabilmesi için saklayacağız. 

Özetle, belirtileri çok önce başlamış olsa bile, Türkiye’de 2015 yılından bu yana siyaset yapma alanının ve özgürlüklerin daralması, giderek derinleşeceği besbelli ekonomik sorunlar, esas gündemi saklamak üzere peş peşe yaratılan iç ve dış politika krizleri, Çerkesleri de içine alan politik kutuplaşma ve karşılıklı birbirini dinleme anlama -hoşgörü bile değil- tahammülünün ortadan kalkması, başını alıp yürüyen çevre tahribatı, kadınlara yönelik erkek şiddetinin ulaştığı düzey ortadayken İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması ve daha bir sürü şey bize, kaderimizin bağlı olduğu bu ülkede peki biz ne durumdayız ve de ne olacağız sorularını sordurdu ve istedik ki kitabımız bu sorulara cevap vermeye çalışsın ve bizi -umut edelim ki- biraz soluklandırsın. Bu elbette sadece kendimizi (Çerkesleri) düşünme bencilliği değil, içinde yaşadığımız, yurttaşı olduğumuz, kendimizi ait de hissettiğimiz ülkenin geleceğiyle ilgili bir arayış olarak görülmeli. Yani derdimiz “Çerkeslerin geleceği” olarak tarif edilmiş olsa bile aslında Türkiye’nin de geleceği. Dilerim bu ortak düşünme çabasının geleceğ(imiz)e bir katkısı olur. 

-Merih C. Taymaz: Sevda mutfağımızı çok güzel anlattı. Ben şunları söylemekle yetineceğim… Kitabın çerçevesini çizen, yönünü tayin eden, yazarlardan taleplerimizi ve yazıların seçimini etkileyen iki tarihsel süreci vurgulamak gerekir. İlki, 1980 askeri darbesi öncesinde, özellikle gençlik içerisinde etkili olan ve darbeyle kesintiye uğrayan demokratik Çerkes arayışı/uyanışı. İkincisi, 1989/90 yıllarında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla başlayan, Kafkasya’nın bütününde yaşanan gelişmeler, çatışma ve savaşlar. Kitaba yazıları ve tartışmalarıyla katkıda bulunan arkadaşların çoğu, bu iki sürecin de -bir bölümü iyice içinden, bir bölümü ise biraz daha mesafeli- tanığıdır. Bu iki süreci birbirine bağlayan zemin Çerkeslerin 21. Yüzyılı kitabının biçimini de belirledi. Siyasi ve sosyal etkileri halen devam etmekte olan 1980 darbesi nedeniyle ancak birkaç yıl sürebilen bu eleştirel Çerkes pozisyonu -Çerkes eleştirisi-, zorunlu olarak Türkiye’nin yakın tarihine (Cumhuriyet ve onun kuruluş tarihine), Çerkeslerin bu tarih içinde nasıl durduklarına bakmayı, bugünkü halleri üzerine tartışmayı gerektiriyor. 90’lı yıllardan beri Kafkasya’da olup bitenler ise iki ardışık Çerkes kuşağının kaygılarını ortaklaştırdı. Bu ortaklığın içerisinde küresel ve neredeyse eşzamanlı başka benzer örnekler üzerine kaygılanmakta olan tanıdığımız, tanımadığımız aydınlar ve aktivistler de var. Dünyanın her yanında biriken sorunlar karşısında ortak bir dil ve çözüm arayışı içerisindeler. Biz de bu arayışın içinde olmak istedik. Tarihsiciliğe ya da ütopyacılığa düşmeden.  

  

-Bu kitabın Çerkes yazın dünyasındaki yeri sizce nedir?  

-Merih C. Taymaz: Zaman zaman Çerkes dergilerinde okuduğumuz bazı makalelerle benzerliklerini saymazsak, uzunca bir süreden beri bu kadar farklı konuyu, bu kadar geniş bir yelpazede ele alan ilk kitap olma özelliği taşıyor Çerkeslerin 21. Yüzyılı. Eksikleri, hatta hataları da vardır mutlaka kitabın. Ama ancak tartışıldığı ölçüde giderilebileceğine inanıyoruz bu eksikliklerin. Yazarlarımız hem yaşadığımız ülkede hem dünyada çok ağır ekonomik, yönetsel ve sosyal sorunlarla boğuştuğumuz bir zamanı Çerkesler açısından da tanımlamaya çalıştılar. Öyle sanıyoruz ki, kitabın Çerkes yazınındaki yerini naif ve tekil okuyucuların ilgilerinden çok, bu sözünü ettiğimiz sorunların (demokrasinin ve sosyal adaletin tesis edilmesi, herkes için, her düzeyde eşitliğin ve hakların tanınması) çözümüne yönelik tartışmaların ve etkinliklerin içinde yer alan Çerkes çevrelerinin dinamik ilgileri belirleyecektir. 

 

-Diasporadaki Çerkes toplumunun düşün dünyasının bütünlüklü bir yansıması oldu mu bu kitap?  

-Puhati Sevda: Hayır, bu kitap diasporadaki düşün dünyasını yansıtmıyor çünkü daha önce de söylediğim gibi, bazı tercihlerle oluştu. Öncelikle diasporadaki en büyük nüfusu barındıran “Türkiye’deki Çerkesler”i konu alıyor. İkincisi bir yandan derdi demokratikleşme olan Çerkesleri ve Çerkes olmayanları bir araya getiriyor, diğer yandan geleceğimizi kimliklerimizi ifade etmek, kültürümüzü, anadillerimizi korumaktan öteye geçen demokratik haklar çerçevesinde geliştirmekte gören isimleri buluşturuyor.  

Biz, hak talebinde bulunduğumuzda “siz de mi” sorusuyla karşılaşmayacağımız, sadece bizlerin değil, kimliklerini kuran bütün farklılıklarıyla herkesin birbirinin, sosyal adalet ve eşitlik içinde, ayrımcılığa uğramadan yaşama ve sağlıklı bir çevrede kendini gerçekleştirme hakkına saygı gösterdiği bir gelecek hayal ediyoruz ve bu hayali bizim kadar derinden bir özlemle paylaşanlarla birlikte olmak istedik. Bu arada doğrusu, Çerkesleri kendi arasında derinden bölen hatları birleştirmek gibi bir derdimiz olmadı. Bölünmenin, kendi aramızdaki kutuplaşmanın ortadan kalkmasını istemediğimizden değil ama mevcut kutuplaşmışlık halinde böyle bir çabanın karşılığının olmayacağını düşündüğümüzden.  

Diğer yandan belki kimlik ve kültürümüzün korunmasından öte bir şeyler yapılması gerektiği noktasında buluşuyoruz yazarlarımızla ama bunun nasıl olması gerektiği konusunda görüş farklılıkları da taşıyoruz. Terminolojik birliğimiz yok demiştim, örneğin “Çerkes” kavramını biz editörler olarak politik bir tercihle diasporadaki kültürel üst kimliğimizi adlandıracak şekilde kullanıyoruz ama bunu yazarlarımızdan elbette ki beklemedik. Kendi aramızda da hiçbir şekilde tartışmadık, doğrusu bunun tartışılmasından daha önemli sorunlarımız olduğunu düşünüyoruz. Bu arada Çerkes sözcüğünü geniş anlamda kullandık ama kaçınılmaz olarak sorunlarımızı ister istemez nüfusumuzun çoğunluğunu oluşturan Adige, Abaza kimliklerine ve anavatanlarına göndermelerle tartıştık. Örneğin Erol ile benim ortak yazımız Çerkesler -sözcüğü iki anlamında da kullanan- akademik araştırmalar üzerinden bir gelecek çıkarsamasında bulunmaya çalışan bir yazı olmakla beraber, Türkiye’de yazılan tezlerin çoğu Adige ve/veya Abazaları konu edindiği için daha çok bu toplulukları referans alıyor. Tabii bütün akademik çalışmalara ulaştığımız, taradığımız iddiasında da değiliz ama örneğin ben Çeçenlerle ilgili alana çıkılarak gerçekleştirilen sadece tek bir tezle karşılaştım, Osetlerle ilgili ise hiç. Dolayısıyla verileri de spesifik olarak herhangi bir topluluğumuza ait olmaktan çok, genel olarak toplumumuza dair veriler olarak gördük ve değerlendirdik. Çünkü örneğin kendi içimizdeki farklılıkların, çoğu durumda Adige, Abaza, Oset, Çeçen olmaktan değil, yaşanan bölgelerden, ötekilerle karşılaşmaların türünden, eğitim düzeyi, derneklerde örgütlenmiş olup olmamak gibi özelliklerden kaynaklandığını düşünüyoruz. Eğer sorunlar arasında bir fark varsa bunun da örneğin Osetler gibi azınlıkta olanlar tarafından daha derinden yaşandığını düşünüyoruz. Çünkü Abaza ve Adigeler gibi çocukları için okullarda İron/Digoron dilini öğrenecekleri bir ders açtırmayı onlar hayal bile edemiyorlar.  

 

Merih C. Taymaz: Asgari müşterekimiz sadece Çerkesler için değil, herkes için demokrasi talebi… Kitaplarımızla Türkiye’de herkes ileri demokrasiden payına düşeni alsın, ama Çerkesler de unutulmasın demeye çalışıyoruz 

 

Son olarak şunun altını bir daha çizeyim, yazarlar olarak asgari müşterekimiz sadece Çerkesler için değil, herkes için demokrasi talebi. Nitekim bu yüzden kitaplarımızdaki kimi yazılar, Çerkeslere özel bir gönderme yapmaksızın, sadece, Türkiye’deki demokrasinin herkes için geleceğini konu ediniyor. Özetle, “Tanrı bütün halkları özgür ve mutlu kılsın, fakat Çerkesleri de unutmasın” diyen atasözümüzü başka türlü söylersek, kitaplarımızla Türkiye’de herkes ileri demokrasiden payına düşeni alsın, ama Çerkesler de unutulmasın demeye çalışıyoruz. 

-Merih C. Taymaz: Bütün bir diasporayı kastediyorsanız, hayır. Bunu yansıtabilmek için farklı bir çalışmanın hedeflenmesi gerekir. Bunu hedeflememiştik zaten. Biz bu kitapta, özellikle Türkiye’deki Çerkeslerin, günümüz Türkiye’sindeki konumlarına, yakın tarih içindeki tutumlarına, kültürlerine, muhtemel geleceklerine ilişkin, görece detaylı ve çeşitli yaklaşımları bir araya getirmeyi ve yazılarda dile getirilen sorunların çözülebilmesi için ihtiyacımız olan demokrasiye işaret etmek istedik. Diaspora Çerkesleri olarak, demokrasiden dem vurulduğunda bütün yöneticilerinin tüylerinin diken diken olduğu ülkelerde yaşıyoruz. Eşit haklar ve demokratik kazanımlar açısından en dezavantajlı durumda olanlar ise Türkiye Çerkesleri. Buna rağmen Çerkeslerin önemli bir kesimi Türkiye’de bile, güncel ve egemen siyasi parti eğilimlerini ve bölünmelerini hemen hemen aynen yansıtan bir şemanın içinde kalmayı kabulleniyorlar. Cumhuriyet’in ilanından bu yana süren sessiz bir kabul bu. Kimliklerini, dillerini, kültürlerini yavaş yavaş kaybetme pahasına resmi ideolojinin konforunu tercih ediyorlar. İlk kitaptaki yazısında, Çerkesler arasında alan araştırmaları yapan Ulaş Sunata, bu bağlamda, onların doğrudan siyasi parti tercihlerini değil de şu ya da bu siyasal gelişme karşısındaki tutumlarını ve öteki olarak Kürtlerle, hatta örtülü biçimde öteki olarak devletle ilgili reflekslerini aktarıyor. 

 

Merih C. Taymaz: Eşit haklar ve demokratik kazanımlar açısından en dezavantajlı durumda olanlar Türkiye Çerkesleri. Buna rağmen Çerkeslerin önemli bir kesimi Türkiye’de bile, güncel ve egemen siyasi parti eğilimlerini ve bölünmelerini hemen hemen aynen yansıtan bir şemanın içinde kalmayı kabulleniyorlar. Cumhuriyet’in ilanından bu yana süren sessiz bir kabul bu. Kimliklerini, dillerini, kültürlerini yavaş yavaş kaybetme pahasına resmi ideolojinin konforunu tercih ediyorlar 

 

Çerkesler, 160 yıldan beri dağıldıkları/dağıtıldıkları Kafkasya ile geniş bir diaspora coğrafyasında ve “derin Rusya” topraklarında, çok farklı tarihsel süreçlerden geçerek farklı siyasal rejimler altında yaşadılar, yaşamaya devam ediyorlar. Zaman içinde eksilen, dağılan kimliklerini, yeni dönemin egemen uluslarından/onların hegemonyalarından devraldıkları bağlarla muhafaza etmeye çalıştılar. Kimi zaman kendiliğinden, “rıza ile” oldu, kimi zaman zorla gerçekleştirildi bu yeni kimlik edinimi. Böylece her ülkede, her farklı rejimde değişken, bağlı ya da ekli kimliklere ve farklı siyasi tutumlara sahip oldular. Deyim yerindeyse, her bir sıkı rejim, bulundukları her yerde kendi ideolojik örtüleriyle peçe çekti Çerkeslerin yüzüne. 

Puhati Sevda Alankuş

-Proje, konu başlıkları ve yazarlar anlamında amacına ulaştı mı? Nasıl bir fotoğraf görmek istemiştiniz, somutlaşanda/üründe ne gördünüz? Eksik bulduklarınız oldu mu? İlk kitabın ikinci bölümü “Kadınlar ve Gençler”. Yazılanlardan sonra üzerine söylemek isteyecekleriniz var mıdır? Hayatın içerisindeki tüm duruşları yansıtıyor mu örneğin?  

-Puhati Sevda: Ben kendi adıma “Kadınlar ve Gençler” başlığı attığımız bölümde daha çok yazımız olmasını, hiç seslerini işitmediğimiz kadınlarla, seslerini çok az işittiğimiz gençlere kulak verebileceğimiz yazıların olmasını dilerdim. Ne yazık ki tam da böyle olmadı. Gençlerle üst üste iki defa çevrimiçi ortamda buluştuk örneğin, kendisi de çok genç Çerkes akademisyen Ayça (Okçuoğlu) ile ben ve Murat onları dinledik, katılımın olabildiğince temsili olmasını sağlamaya çalıştık. Sonra Ayça bu buluşmaların metinlerini deşifre ederek yazısını oluşturdu. Ancak keşke daha ötesini yapabilseydik.  

Akademisyen kimliğimle söyleyeyim, bu durum, kadınlar ve gençler konusunda daha çok araştırma yapılması gerektiği gerçeğiyle fazlasıyla yüzleştirdi beni. Bununla beraber hemen de ekleyeyim, örneğin “Çerkes kadınlar hakkında” çalışma yapmak ile “Çerkes kadınları için” çalışma yapmak arasında fark var, yani kadınları konu edinen her çalışma yaklaşımı ve yöntemi eğer paradigmatik olarak “anaakım” bir konumdan kurulmuşsa, araştırmacı öncelikli olarak kültürümüzün ne kadar üstün olduğunu kanıtlanmak gibi bir dertle yola çıkmışsa, doğrusu katkı sağlayamıyor.  

İkinci kitabımızda yayımlanacak Erol (Taymaz) ile birlikte yazdığımız yazıda, Türkiye üniversitelerinde tez olarak gerçekleştirilen çalışmalar başta olmak üzere akademik yayınların verileri üzerinden yapmaya çalıştığımız okuma bize kadınlar ve gençler üzerine gerçekleştirilen çalışmaların sayıca az oldukları gibi, yeterince temsil edici nitelikte olmadıklarını da gösterdi. Oysa, çok iddialı kaçar mı bilmiyorum ama yine de söyleyeyim, geleceğimizi şimdiye kadar “arka” planda tuttuğumuz, gördüğümüz, seslerini pek işitmediğimiz Çerkes kadınları ve gençler dokuyacak ama onlar artık eskisi gibi değiller. Fakat ne yazık ki biz, nasıl olduklarını henüz bilmiyoruz, seziyoruz. 

 

Puhati Sevda: Geleceğimizi şimdiye kadar “arka” planda tuttuğumuz, gördüğümüz, seslerini pek işitmediğimiz Çerkes kadınları ve gençler dokuyacak ama onlar artık eskisi gibi değiller. Fakat ne yazık ki biz, nasıl olduklarını henüz bilmiyoruz, seziyoruz

 

-Kitap kapaklarının hikâyesini Bianet’te yazdı Sevda Alankuş. Orada diyor ki:  

“Kapaklarımızda kullandığımız bu iki kırkyama çalışması için bizim biraz daha sözümüz var. Onları seçtik çünkü, bizler gibi kadın, erkek, Adige, Oset, Abhaz, metropollerden, köylerden, diasporadan, anayurtlardan vb. olmak üzere kırk parçadan oluşuyorlar (belki daha çok), ama işte bir araya gelebiliyorlar ve bunu bir becerdiklerinde çok ‘güzeller’. 

Bu güzelliği de bize anayurtlarda da diasporada da ‘geleneğin aktarıcısı’ oldukları hep tekrarlanan, bu sorumlulukla kimlikleri ‘çoğalan’ ve/veya ‘azalan’, sessiz kılınmış olmalarına rağmen bildikleri bütün ‘dillerde’ şarkılar söyleyen kadınlardan birisi, Asiyet hatırlatıyor.” 

Bir araya gelmeyi becerebildiklerinde çok güzeller ya, bunu da bildiği dilden şarkı söyleyen kadınlardan biri hatırlatıyor ya, bir araya gelip güzelleşmeyi becerebilmek için ne yapmalı?  

Ne olsa bir arada durmak mümkün olur?  

-Puhati Sevda: Kitabın kapağıyla ilgili ben söylediğiniz gibi Bianet’te bir şeyler yazdım ama burada da şunu ekleyeyim. Açıkçası kapak tasarımına karar vermek epey bir zamanımızı aldı. Neredeyse birbirimize küsecektik bile. 

Çerkeslerle ilgili kitaplarda genellikle ne kadar soyutlama içeriyor olurlarsa olsunlar çok alıştığımız figürler kullanılıyor; Oşhamafe, at figürü, geleneksel giysili kadınlar, erkekler, Nart efsanelerinden enstantaneler vs. yani hep geçmişe gönderme yapan imgeler. Biz geleceğimize dair bir şeyler söylemek istiyorduk oysa, farklı bir şey olmalıydı yani. Bu sırada ben Emel Bezek’in sosyal medya hesabında öyküsünü kitapta paylaştığımız Asiyet’in kırkyama çalışmasıyla karşılaştım. Bir sergiden paylaşılmış fotoğraflardı bunlar. Pandemi nedeniyle çok erken kaybettiğimiz Asiyet’in ailesine ulaştık. Geleneksel kadın el emeğinin, ki benim babaannem de bunlardan yapardı, “modern” versiyonlarıydı Asiyet’in kırkyamaları ve sanki bugünümüze ve geleceğimize dair bir şeyler söylüyorlardı. Kırk parçaya bölünmüşlük ama yine de aynı ağaçtan köklenmiş -ben ikinci kitabımızın kapağında kullandığımız çalışmadaki ağacı kadim kültürümüzde önemli bir yeri olan meşe ağacı sayıyorum mesela- ve dünyaya dağılmış oluşumuz, kırlangıçlar gibi hep aynı yuvaya dönmeye çalışışımız vs. Biz böyle okuduk bu kırkyamaları ve kitaplarımıza çok uygun olduklarını düşündük, yazımızda da söylediğimiz suskunlukları asalet sayılan kadınlardan birisinin çalışması olması beni tabii ayrıca heyecanlandırdı ki Asiyet’in çalışmaları üzerine düşülen, kitabımıza da aldığımız bir notta, bu harika el emeği eserlerin sahibi Asiyet’i çok mütevazı ve kendini hiç öne çıkarmayan birisi olarak tanımlıyordu ve sergisinde kullanılan fotoğrafı adeta kendisi zorla ikna edilerek çekilmiş bir yüz ifadesini, öne çıkıvermiş olmanın mahcubiyetini taşıyordu. İtiraf edeyim, bu beni ayrıca etkiledi.  

Tabii bu bir “okuma”, kitaplarımızı da, kapaklarını da tabii herkes farklı faklı okuyacaktır. Okusunlar da, ama ne okuduklarını biz de işitelim. Ben Asiyet’in kapaklarımızda kullandığımız kırkyamalarını “nasıl okudunuz” diye sormuştum Bianet’teki yazımda, şimdi de buradan sorayım, kitaplarımızı ve kapaklarını nasıl “okudunuz”? 

Merih C. Taymaz

-Geri dönüşler oluyor mu, ilk tepkiler nasıl? Çerkesler dışındakilere nasıl ulaşıyor, o mecralardan tepkiler var mı?  

-Merih C. Taymaz: Kitap ilk yayımladığında gerek yazarları gerek de kimi okurları tarafından sosyal medyada bazı tanıtım yazılar yer aldı. Bu yazılara tebrik veya “eleştiri” şeklinde kısa yorumlar da yapıldı. Henüz çok fazla dönüş olmadığını söyleyebiliriz. İkinci kitap da yayımlandıktan sonra kitapta dile getirilen konuların tartışılmasına yönelik belki bazı etkinlikler düzenlenebilir. Genel olarak fikri tartışma geleneklerimizin ve becerilerimizin zayıfladığını üzülerek gözlemliyoruz. Fakat bu tip çalışmaların kısa dönemli etkilerinden çok, uzun dönemli, kalıcı katkılarının olduğuna ve olacağına inanıyoruz. Kitaplarımıza Dipnot Yayınevi’nin internet sitesinden indirimli olarak ulaşılıyor, ayrıca kitapçılarda mevcut. KAFDAV’dan da sipariş verilebiliyor. Ayrıca yapabildiğimizce derneklere de en azından kütüphanelerinde bulunsun diye iletmeye çalışacağız. Ama doğrusu destek bekliyoruz.  

 

  Merih C. Taymaz: Genel olarak fikri tartışma geleneklerimizin ve becerilerimizin zayıfladığını üzülerek gözlemliyoruz

 

-Çerkes kavramının kimleri içerdiği kitabın kapsama alanı dışında, özellikle belirtilmiş. Biliyorsunuz, özellikle sosyal medyada ana tartışma konularından birisi bu konu. Abazaların, Ubıhların, Adigelerin, Osetlerin, Çeçenlerin… yakın gelecek kaygısında bu kavram tartışmasının bir ön açıcı özelliği, belirleyiciliği var mı? 

-Puhati Sevda: Doğrusu yoğun bir emek, neredeyse 3 yıllık bir çalışmanın sonucu olarak ortaya çıkan kitaplarımızın tartışılmasını istiyoruz ama Çerkes sözcüğü kimin için kullanıldığı meselesine takılıp kalınmadan. Daha önce de söyledim. Biz açıkça, kavramı böyle kullanıyoruz, kimseye de nasıl kullanılması gerektiğini empoze etmiyoruz dedik. Yazarlarımız da tercih ettikleri, tanımladıkları gibi kullandı. Neticede bu saatten sonra etnik olarak kimin Çerkes olduğunu, kimin olmadığını “bilimsel” olarak tartışma noktasında değiliz. Bu politik bir tercih, biz böyle tercih ediyoruz ama bu ince çizgideki farklılığı derin bir politik farklılık olarak da görmüyoruz. Türkiye bağlamında ve bulunduğumuz koşullarda bu tartışma içinde kaybolmayı politik olarak da, etik olarak da doğru bulmuyoruz. Kitaplarımızı öncelikle okusunlar, içeriği konusunda somut şeyler söylesinler, varsa yanlışlarımızı düzeltsinler, geleceğimiz sizin söylediğiniz gibi değil, şöyle kurulur/kurtarılır desinler, üzerine yazsınlar, yeni kitaplar çıkarsınlar, akademik buluşmalar, söyleşiler düzenlesinler, beklentimiz bu. Böylelikle belki, “kim Çerkes, kim değil” gibi dar bir tartışmayı aşan entelektüel zemine kavuşuruz.  

Son olarak şunu da ekleyeyim; ben bir Oset olarak kendi adıma sorunlarımızın Adige, Abaza veya Çeçenlerden -anadilleri Türkçeden farklı olan Kafkas kökenli halklardan- farklı olmadığını düşünüyorum. Alan Vakfı’nın başkanı benim akrabam, oraya gittiğimde, büyük ailemin fertleri olarak, abi, abla, yenge, hala dediklerimle buluşmaktan, Osetya’dan gelen akrabalardan, misafirlerden oralarda neler olup bittiğini işitmekten çok mutlu oluyorum, ama onlarla arada bir buluştuğumda birbirimizin sağlık haberlerini sormaktan başka şeyler konuşmaya, tartışmaya zaman ve yer bulamıyorum. Politik (Çerkes) kimliğimi ilkgençliğimden beri içinde olduğum, şimdiki adı Ankara Çerkes Derneği olan dernekte, KAFFED’de, KAFDAV’da, örneğin Sakarya Derneği tarafından çağrıldığım söyleşide ve panellerde, konferanslarda kuruyorum. Osetya’ya gitmek kadar, Adigey’e, Abhazya’ya gitmekten de heyecanlanıyorum. İsrail’e gittiğimde Kfar Kama’yı ziyaret ediyor, Ürdün’de yaşayan Janset Berkok Shami hakkında bir belgesel yapmaya çalışıyorum. Özetle hepimizle ilgili dertleniyorum veya seviniyorum. Bu da beni daha az Oset yapmıyor ama kanımca daha politik kılıyor. 

  

-Kitapların içeriğinden bağımsız, Çerkeslerin geleceğine dair tahayyülünüzü öğrenmek isteriz… Kitabın kaygısı “yakın gelecek” ya, böyle sınırlayarak… 

Dünyada ne olursa Çerkeslerin kimlikleriyle yaşamaya devam etmeleri mümkün olur? Çerkesler neyi farklı yaparlarsa etki yaratabilirler, sonucu değiştirebilirler? 

 

Merih C. Taymaz: Yakın geleceği düşünebilmek için birçok şeyi birlikte tartışmak gerekir… Çerkesler Türkiye’de demokratik zeminde kendilerine yine/yeniden bir yer, bir ifade arıyorlarsa bu tartışmaları yenileyerek mutlaka gerçekleştirmelidirler. Tartışmalılar ve küçük ama kararlı adımlar atmalılar… Tıpkı wuig adımları gibi 

 

-Merih C. Taymaz: Yakın gelecekle ilgili cümle kurduğumuz, kaygılandığımız her seferinde ister istemez, bunun öncelikle yaşayanlarla ilgili sözcükler ve kaygılar olduğunu da biliriz. Yakın geleceği düşünmek, bizi hemen etrafımıza bakmaya ve ne olduğunu anlamaya zorlar ve ister istemez yaşanan ana odaklanırız. Ona bağlanmış olan bir önceki an da hâlâ aklımızdadır. Bir sonraki anı doğru karşılayabilmek için, tarihin öğrenen insana bağışladığı bir reflekstir bu. “Yakın gelecek” gibi “kısa” bir zaman dilimi içerisinde bir yokluğun giderilmesini, eksik olanın tamamlanmasını, bir yanlışlığın düzeltilmesini istiyorsak, bunun için yararlanabileceğimiz malzeme, fikir ve birlikte yürüyeceğimiz hemfikir ahali yanı başımızdadır. Var olduğu kadar ve ne kadarsa. Bu hazır, avantajlı duruma rağmen “ne yapmalı?” sorusuna dolu dolu cevap verebilmek her zaman kolay değildir. Benim gibi 37 yıllık “yakın geçmiş”ini uzakta, dedesinin dedelerinin sürüldüğü yerden de sürülmüş olarak geçiren biri için ise bir “had sınavı” sorusu bu. 

Yakın geleceği düşünebilmek için birçok şeyi birlikte tartışmak gerekir. Bir şeylere sıfırdan başlamayacak olmanın cesaret verici şevkini yabana atmamakta da fayda vardır. Biz bu tartışmaları “yakın geçmiş”te hem kendi aramızda birlikte, hem “başka”larıyla birlikte yapmaya başlamış ve bir yerlere getirmiştik. Çerkesler Türkiye’de demokratik zeminde kendilerine yine/yeniden bir yer, bir ifade arıyorlarsa bu tartışmaları yenileyerek mutlaka gerçekleştirmelidirler. Tartışmalılar ve küçük ama kararlı adımlar atmalılar, ileriye doğru bir tık, bir buçuk figür daha, tıpkı wuig adımları gibi. Bizim düğünlerimizin çoğunda açılış dansıdır wuig. Figürleri, ritmi kolay olduğu için gönül rahatlığıyla Çerkes olmayan misafirlerimizi de bu dansa kaldırırız. Tartışmalarımıza da oyunlarımıza da daha fazla misafir çağırmalıyız. Dernek ve STK’lar, daha sık ve daha düzenli forum ve paneller organize etmeli ve örneğin biz geçmişte ve bugün mülteci olarak ne kadar çok ülkeye dağıldığımızı anlatırken, dinlemek için çağırdığımız bir Roman misafir bize dillerini, kültürlerini, siyasete nasıl baktıklarını ve bu dünya yüzünde durmadan kat ettikleri kendi güzergâhlarını anlatmalı. Benzerliklerimizi, farklılıklarımızı, sorunlarımızın nerede ortaklaştığını, nerede ayrıştığını görmeliyiz. Bir Kürt dilbilimcisi bize Kürt dillerinin özelliklerini, yapısını, bir Kürt tarihçisi ya da politikacısı, Kürtlerin Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi içerisindeki yerini, Türkiye’nin güncel sorunlarına nasıl baktıklarını anlatmalı. Lazları dinlemeliyiz, Ermenileri dinlemeliyiz, Kıbrıslıları, göçmenleri dinlemeliyiz.  

Diasporadaki Çerkeslerin nüfusu, Kafkasya’da yaşayan Çerkeslerden en az birkaç kat daha fazla. Yakın gelecek açısından, farklı topraklara dağılmış olan bu Çerkeslerin önlerine çıkan, çıkacak olan sorunlar hiç de aynı nitelikte ve ağırlıkta görünmüyor. Yaşanan savaş nedeniyle Suriye’yi terk etmek zorunda kalan, aralarında Çerkeslerin de olduğu milyonlarca insan için yakın geleceğin önceliği savaşın bir an önce bitmesi. Türkiye’deki Çerkeslerin önceliği ise, alabildiğine sıkışan siyaset ve kültür alanının genişlemesi, hakların ve eşitlik taleplerinin dile getirilerek gerçekleştirilebileceği demokratik bir siyaset zemini. Kafkasya’daki Çerkeslere gelince, diaspora Çerkesleriyle karşılaştırıldığında özerklik ve kültürel haklar konusunda diaspora ile kıyaslanamayacak (ki bu hakların önemli bir kısmı SSCB döneminde tanınmıştı) bir noktadalar ama bunun bedelini ciddi idari sorunlar yaşayarak ve Rusya Federasyonu’nun cumhuriyetler üzerindeki ezici inisiyatifi nedeniyle demokrasi problemleriyle boğuşarak ödüyorlar. 

Ben, Türkiye’de Çerkeslerin yakın geleceklerinin demokrasi mücadelesi veren bütün kesimlerle kuracakları kalıcı ilişkilerle, dünyanın her yerinde giderek güç ve yaygınlık kazanan kitlesel demokratik itirazlara kulak vererek ve aktivizmini yeni koşullarda yeniden tarif ederek şekilleneceğine inanıyorum. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here