‘Bir coğrafyayı fetih yöntemleri artık silah, top tüfek değil, banknotlar…’

0
602
İstanbul Abhaz Kültür Derneği, İstanbul Kafkas Kültür Derneği, Kafkas Vakfı, MarmaraKaf, YıldızKaf ile Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı’nın 6 Mart’ta düzenledikleri ortak etkinliğin konuğu Cem Kumuk’tu. Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı salonundaki söyleşinin moderatörlüğünü Yalçın Karadaş üstlendi. Söyleşi, Kumuk’un yeni kitabı “Düvel-i Muazzama’nın Kıskacında Kafkasya Dağlıları” üzerineydi.

-Yalçın Karadaş: Katılımcılara, özellikle üniversite gençliğinin de içinde olduğu organizasyonda yer alan tüm kurumlara teşekkür ederek sözü Cem Kumuk’a veriyorum… 

-Cem Kumuk: Çok teşekkürler. 1986’dan itibaren, meslek hayatımın sağladığı olanakla çeşitli dünya ülkelerinde bulundum. Tarihimize çok ciddi etki eden İngiltere, Fransa, Polonya, Almanya, Amerika gibi ülkelerin kütüphane ve arşivlerine zaman ayırarak belge toplamaya başladım. 1999 depreminde, “Şu ev tepeme yıkılsa bu topladığım her şey çöp olup gidecek, güvence altına almak lazım” diyerek belgeleri dijital hale getirip bir bulut ortamına yükledim. Önce bir internet sitesi açtım. Sonra çalışmayı Facebook ortamında “All Caucasian Historical Society-Tüm Kafkasya Tarihçileri Birliği” adıyla bir grupta topladım. Türkiye’de değil ama dünya çapında çok büyük bir karşılık buldu.  

Bir politik tarih denemesi “Neredesin Prometheus / Kafkasya Aydınlık Günlerini Arıyor” kitabını 2004 yılında yazdım.  

2016’da radikal bir kararla genç denecek yaşta; faaliyet gösterdiğim lojistik sektöründe aktif meslek hayatından çekilip, danışmanlık yapacak bir konuma geçip daha fazla okumak ve yazabilmek için zaman yarattım, sonra da bu kitabın çalışmaları başladı.  

Bu kitapta, Kafkasya’da olayların nereden kaynaklandığı, nelerin tetiklediğini inceleyerek, büyük fotoğrafı görmeye çalıştım. Belgeleriyle kaynak eser olsun istedim.  

  

-YK: Kitabın adı “Düvel-i Muazzama’nın (DM) Kıskacında Kafkasya Dağlıları”. “DM” nedir? Dağlı meselesi de tartışmalara neden oluyor. 

-CK: Osmanlı’nın son dönemindeki süper güçler; Fransa, İngiltere, Almanya gibi ülkeler akla geliyor. Araştırmaları yaparken DM’nin başka bir şey olduğunu fark ettim. 

1600’lü yılların ikinci yarısına kadar savaşlar konvansiyonel bir şekilde yapılıyor, sonra “Siyonizm” dediğimiz yapı ortaya çıkıyor. Temel şart Yahudi veya Evangelist Hıristiyan olmak. “Bu adam antisemitist” diyeceksiniz. Olayın antisemitizm ile bir alakası yok, kitaba o kanaldan ciddi eleştiri geleceğini düşündüğüm için altını kalın çizgilerle çiziyorum.  

Yahudilik yayılımcı bir din değil, sonradan Yahudi olamıyorsunuz. Orduları yok, silahları yok, demografyaları yok ama paraları var. Tarih boyunca birçok engizisyona uğruyorlar, oradan oraya kovuluyorlar, katlediliyorlar.  

1600’lü yılların ikinci yarısında İngiltere’de kral ölüyor, kralın iki kız kardeşi taht üzerinde hak iddia ediyor, rekabete girişiyorlar. Kız kardeşlerden biri, Hollandalı Nassau’lu Oranj ile bir şer anlaşması yapıyor, “İngiltere’de ihtilal yapalım, anlaşmalı evlilikle ko-monark -ortak imparator- olarak yönetelim.” Oranj, bir Sefarad Yahudisine, Abraham İsrael Suasso’ya durumu anlatıyor. Oliver Cromwell’den önceki dönemde Yahudiler İngiltere’den sürgün edilmişti. Suasso, Oranj’ye karşılıksız 2 milyon Gulden vereceğini, tahtı ele geçirmesini, uygulanan sınırlandırmaların kaldırılıp İngiltere’nin Yahudilere açılmasını söylüyor. Yahudiler İngiltere’yi fethediyorlar. Diplomasi, ordu, donanma Yahudilerin yönettikleri güç haline geliyor. Arkasından Fransız ihtilalini tetikliyorlar. Suasso’nun İspanya’daki bankerlik işletmesinde bir çırak var; Amschel Bauer, bir Alman Yahudisi, gücü elde ettikten sonra soyadını değiştiriyor, Rothschild oluyor. Rothschild’lere daha sonra Rockefeller, Lizard’lar, Morgan’lar ekleniyor. Bu aileler dünyanın ekonomik gücünü kontrol eder hale geliyorlar. 

1815’te Viyana’da bir kongre düzenliyorlar. Haritada “şurası senin, burası benim” yeni sınırları çiziyorlar. Kongrenin bir misafiri var; Rus Çarı, bir tek çar Ortodoks Hıristiyan. Çar kongreye Dışişleri Bakanı Kont Nesselrode ile katılıyor. Kont’un babası Ortodoks, annesi Yahudi. Yahudilik annelikten geçer.  

Rothschild’e soruyorlar: “Bu kadar coğrafyayı ele geçiriyoruz, nasıl yöneteceğiz?” Yanıt; “Ele geçirmekten siz neyi anlıyorsunuz? Onları kimin yöneteceği beni zerre ilgilendirmiyor, paralarını yöneteceğim” diyor.  

Eskinin meta değişim aracı altındır, gümüştür. Yeni yapılanmanın getirdiği merkez bankası sistemi, üzerindeki imzaya güvene dayalı bir banknot sistemi, bu para sistemiyle o coğrafyaları manipüle etmeye başladılar.  

Fetih yöntemleri silah, top tüfek değil, kâğıt banknotlar haline geldi.  

Viyana Kongresi sonrasında fethedilemeyen iki coğrafya var. Rus ve Osmanlı İmparatorluğu. Rusya için Kont Nesselrode’u kullanıyorlar ama Çar Rusya’nın para sistemini Rothschild’lere emanet etmemek için direniyor. Rothschild, “Paylaşım yaptığımız bu haritada size çok değerli bir toprak parçasını bu kongrenin hatırası olarak veriyorum” diyor, Varşova Dükalığı’nı -bugünkü Polonya- çara hediye ediyor. O dönem dünyada nüfus yoğunluğu olarak en fazla Yahudinin yaşadığı yer. Sonrasında Rusya’da ihtilaller, sabotajlar, grevler bitmiyor.  

Osmanlı İmparatorluğu’nu Viyana Kongresi’ne davet etmiyorlar. Yeni Osmanlılar, Jön Türkler gibi yapılarla adım adım çöküşe doğru sürüklüyorlar. Osmanlı Bankası’nın kuruluşuyla imparatorluk dizginlerini bu güce teslim ediyor.  

Kafkasyalılar bunun neresinde?  

Ruslara hediye ettikleri Polonya topraklarının daha önceki aristokrat sahipleri “Size kaybettiğiniz toprakları tekrar kazandıracağız” diyerek bir taraftan güdülendirirken, diğer taraftan David Urquhart, John Longworth, James Stanislaus Bell gibi insanlarla, Kafkasya halkları arasında bir direniş ateşi yakıyorlar.  

Kitapta vurgulanan nokta şu: Rusya söylenen tasarım içinde her yerde savaşa sokulurken zaten ekonomik olarak güçlük içinde. Serflik sistemi kaldırılmaya çalışılıyor, ayaklanmaları önlemek için vs. Kaynayan bir kazan. Bir de Kırım Savaşı… Kaynakları tükenmiş, savaşma gücü olmayan, dizlerinin üstüne çökmüş bir Rusya. Ancak, varlık sebepleri tamamen savaşa dayanan; Yermolov, Vorontsov, Zass gibi Kafkasya tarihinde vahşetleriyle andığımız generaller, borç olarak gelen kaynaklarla Rusya’yı sonuna kadar savaş ortamının içinde tutuyor, 1917 ihtilaline kadar görevlerini başarıyla uyguluyorlar. 

-YK: Kafkasyalılar büyük bir oyun içinde kendilerini koruyorlar, savunuyorlar derken kullanılma tarihlerinin içine düşüyorlar. 1900’lerde Osmanlı’daki değişimler, 1861’deki çarlığın köleliği kaldırmasıyla ortaya çıkan değişimler, İslamiyet, kapitalizmin yükselişi, Batı Kafkasya’nın boşaltılması, sonra Osmanlı’ya gelen insanlarımızın hâlâ kullanılıyor olması. 21. yüzyılda örneğin bugün Kafkasyalı halkların çocuklarının yerlerinin neresi olduğunu anlayamamamız. Biraz da bu çerçeveden kitabını biraz daha özetler misin? 

-CK: 19. yüzyıl savaşları bütün bu yaşanan sürecin girizgâhı ki 800 sayfalık, 6 bölümlük bu çalışmanın sadece birinci bölümü bunu irdeliyor.  

Kafkasya dağlıları 1700’lü yılların sonundan başlamak üzere zaten kıstırılmış, Kuban-Terek hattına her 20 kilometrede bir kale kurmuşlar, dünyayla bütün bağınızı koparmışlar, dağlara sıkışmış halkın global konjonktür gibi şeylerle bir alakası yok. Evet, Zanıko Sefer 25 sene yaşadığı İstanbul’dan mektuplar göndererek Kafkasya’daki direnişi diri tutmaya çalışıyor ama mektupların çok büyük bir bölümü, neredeyse tamamı İngiliz sefiri Lord Ponsonby tarafından kaleme alınmış.  

19. yüzyılın sonunda soykırıma uğruyoruz ve Kafkasya bizden arındırılıyor. Amaç Kafkasya’yı bizden arındırmak mıydı, bence değil. Topluca katledilmemiz gerekmiyordu. Ama Rusya İmparatorluğu’nu çökertmek gerekiyordu. “Dağlılar ıslah olmaz savaşçılar, savaşa zorladığımız sürece savaşırlar” dediler. Gunib kuşatmasında Şamil’in yanında kalmış 50-60 adamına karşı, Prens Baryatinski 60 bin kişilik orduyla saldırdı. Her şeyi bir kenara bırakın, o askerlerin günlük tayını dahi bir imparatorluğa diz çöktürmek için yeterlidir.

  

-YK: Bizi çok fazla ilgilendirdiği için iki noktaya odaklanalım; Kafkasya’daki Birleşik Kafkasya Hareketi’nin köklerine gidelim. Bir de Osmanlı’ya gelmiş, belli bir entelektüel seviye yakalamış olan insanlarımızın motivasyonları, farklı yerlerde yer almaları, bunları anlatıp bugünlere doğru yürüyelim, daha iyi olur değil mi? II. Meşrutiyet’le birlikte kurumlarımız ortaya çıkıyor, böyle ilerleyebilir miyiz? 

-CK: Osmanlı’da 1908 devrimi gerçekleşmiş, saraydaki Çerkes varlığı artık ortadan kalkmış, ama diğer tarafta İttihat ve Terakki yapılanmaları içinde, devlet sistemini, orduyu, bürokrasiyi elinde tutan Kafkasyalı yapılanmanın var olduğunu görüyoruz. 1908’lerden, 1910’lardan itibaren Kafkasya’daki yapılanmayla sürekli dirsek temasında çalışmaya devam ediyor.  

Osmanlı devrimini de gerçekleştirdikten sonra bu yapı, DM’nin tamamen kontrolünde bir sonraki aşamaya doğru hedefe kilitleniyor; imparatorluğu yıkmak. Ermenilerin Anadolu’da kullanılışı, Ermenilere karşı Kafkasya muhaceretinin kullanılışı… 

Bugün Abhazya’nın kuzeyinde, Gagra bölgesinde ciddi bir Ermeni otonomisinden bahsediliyor. Abhazya sınırından Adler’e geçip, Novorossiysk’e, Tsemez’e kadar gittiğimiz bölgede yoğun nüfus Ermeni’dir. Bu coğrafyada Ermeniler hak iddia etmeye başladı. Gerekçelerinden birini Erivan’da tarih doktoru olan bir arkadaşımız söyledi; “Bizi Anadolu’da kesmelerine yardım ettiniz, biz de Kafkasya’da sizden boşaltılan topraklara yerleştik, Ruslarla işbirliği yaptık, bunun belgeleri Ermeni arşivlerinde var”. Altını çizdiğim nokta, DM’nin Osmanlı’ya karşı Ermenileri güdülendirirken Osmanlı’nın da Kafkasyalıları bu olayın içine nasıl kullandığı, hafızalarda nasıl yer aldığıdır. Ortada bir oyun var, kitaptaki anlatımlar da, belgeler de o oyunu bozmaya yöneliktir.  

1917-18’de Kafkasya’da bağımsızlık ülküsüne odaklanan, birincisi Vladikavkaz’da, ikincisi Andi’de, üçüncüsü tekrar Vladikavkaz’da toplanarak, Karadeniz’den Hazar’a tek bir ülke içinde, modern devlet sistemleri örnek alınarak, entelektüel ve sistematik çalışmalar yapılarak altyapısı kurulmuş, devlet mekanizmalarının işler hale getirildiği bir yapı; Rus iç savaşıyla tekrar aşiretçi, kavimci, kabileci, etnik ayrımcı, hatta ve hatta kişisel menfaat odaklı ayrımların eline kurban edilir. Bir grubun monarşistlerin, bir grubun Bolşeviklerin peşine takılması, diğer bir grubun “Devletin şeriat esaslı olması gerekir” diyerek marjinal kanada yönelmesi, diğer bir grubun çok moda akım olan liberalizmin peşine takılması.  

Monarşistler, Bolşevikler, şeriatçı grup ve liberaller; dört ana grup. Monarşistler, liberaller sürgüne çıktı. Şeriatçılar Bolşevik rejimin mutlak gücüne rağmen Kafkasya’da kalarak ölümüne savaşmaya devam ettiler. Bolşevik grup göreceli kazanan taraftaydı, Kafkasya’da kaldı. Ama daha sonra Ruslaştırılan politik yapının, çarkların içinde yok edilerek en son 1937’deki Stalin temizliğiyle biri dahi hayatta kalmayacak şekilde yok edildiler.  

  

-YK: Kitap 6 bölümden oluşuyor, ama o kadar geniş bir araştırma söz konusu ki, oraya gelebilmemiz zorlaşacak. Özetleyerek; artık bugüne ve yarın ne yapacağımıza gelelim. 

-CK: Sürgüne çıkan monarşist ve liberal grup, Gürcistan üzerinden Türkiye’ye intikal ettiklerinde 1917-18 sürecinde Kafkasya bağımsızlığını destekleyen, Kafkasya İslam ordusunu oluşturan yapı gitmiş, yerine Kafkasya muhaceretine çok da sıcak bakmayan siyasi bir iktidar gelmişti.  

Monarşistlerin çoğu İstanbul’a gidiyor. İhtilaf güçlerinin temsilcilerinin de desteğiyle birtakım yapılanmaların içlerine giriyorlar ama Kurtuluş Savaşı’nın sonucunda Avrupa muhaceretine geçiyorlar.  

Aynı dönemde Türkiye’de ikamet eden Polonya diplomasisinin anti-Sovyet faaliyetleri var. Başta Said Şamil olmak üzere Alihan Kantemir gibi profiller üzerinden Kafkas İstiklal Komitesi İstanbul’da oluşturuluyor. Daha sonra bu yapı kendi içinde ayrılıyor. Türkiye muhaceretinde hiç bilmiyoruz, Federalist Cumhuriyetçi Kuzey Kafkasya Partisi kuruluyor. Said Şamil ve beraberindekiler önce Çekoslovakya, sonra Polonya muhaceretine giderek Kafkasya Dağlıları Halk Partisi’ni kurup devam ediyor. Milliyetçi Demokratlar olarak anılan grup ise Paris’te, Haydar Bammat liderliğinde federalist bir yapının savunuculuğunu yapıyor. 

Sonrasında II. Dünya Savaşı’nın tasarımı başladı ve bunu Kuzey Kafkasya muhaceretine de pazarladılar: “Sovyetleri yıkacağız, özlediğiniz özgür vatanınızda devletinize kavuşacaksınız.” Bunu yaparken muhaceretteki Kafkasya siyasetini öyle bir böldüler ki “at izinin it izine karıştığı” bir manzara çıktı ortaya. Polonya’daki Kafkasya Dağlıları Halk Partisi sol grup, Kafkasya’daki monarşist yanlılarıydı. Paris’teki milliyetçi demokrat Haydar Bammat çevresi sağ grup; demokrat ilkeler üzerinden federal bir yapı inşa etmeye çalışan, Büyük Kafkasya Konfederasyonu’nu idealize eden. 

Kitapta DM’nin operasyonlarını anlatırken Kafkasya halklarının birliğini nasıl parçaladığını da anlatıyoruz. Polonyalılar anti-Sovyet Kafkasya muhaceretine çok ciddi finansal destek sağlıyorlar. Said Şamil bu finansal desteğin tek muhatabı olabilmek için Pşımaho Kotse ve diğer lider şahsiyetlerin Sovyetler’le gizli ilişkiler içindeki ajanlar olduğunu ihbar ediyor. Kaynaklar Said Şamil’e akıyor, çok güzel yayınlar çıkıyor ama Kafkasya bağımsızlık mücadelesine katkı sağlayabilecek isimler mücadeleden düşüyor.  

Belgelerin sonucunda; Kafkasya muhaceretinin Haydar Bammat’ın siyasi, Sultan Kılıç Girey’in de askeri tarafta liderliğiyle mücadele yürütülmesi halinde, makûs tarihimizin çok daha değişik cereyan edebileceği, bunun II. Dünya Savaşı’nın sonuçlarına dahi etki edebilecek değişiklikler olabileceği kanaatini edindim. Berlin’de yürütülen müzakerelerde, Kafkasya muhacereti Nazi Almanya’sıyla bir bütün olarak pazarlık masasına oturamadığı için, muhaceretin Alman lejyonlarındaki varlığı, desteği ve etkinliği parçalanıyor. Alman askeri stratejisi, Kafkasya’ya 2 ay gibi kısa bir sürede ulaşıp oradan tek bir güç olarak Bakü’ye hızlı bir şekilde inip petrol sahasını kontrol altına alabilecekken parçalanmış Kafkasya güçlerinden dolayı ikinci bir cepheye, Stalingrad yönüne hareket ediyor. Almanya bu savaşı kazansaydı ne olurdu? Kafkasyalılar için bir umut olur muydu, o bambaşka bir soru.  

Kitabımızın son bölümüne geliyoruz.  

1. Meşrutiyet, 1905-1907 Rus devrimi süreçlerinde Osmanlı ve Rusya tarafından kullanılan Kafkasyalıların, 1950’li, 1960’lı yıllarda Soğuk Savaş döneminde Amerika tarafından nasıl kullanıldığını görüyoruz.

Kafkasya bizim olsun, ondan sonra karar verelim; Kafkasya’yı; şeriatla mı, komünizmle mi, liberal demokrasiyle mi, parlamenter demokrasiyle mi yöneteceğiz… Onlar teferruattı. Amerika’nın Kafkasya muhaceretini kullanış tarzını kitapta gördüğünüzde tüyleriniz diken diken olacak, belgeleri bulduğumda bana öyle oldu. Bir yandan Kafkasya muhaceretini anti-Sovyet blokta kullanırken, diğer yandan da Amerika bugün DM’nin en büyük üssü. Yahudi lobisinin en güçlü olduğu ülke. Bir tarafta CIA öbür tarafta Rodina, Kafkasyalıları nasıl ahlaksızca kullandıklarının ispatları belgeler çıktı ortaya.  

Ne kadar acıdır ki, bugün de aynı dezenformasyon çok daha ahlaksızca devam ediyor. Birileri; Kafkasya muhaceretinin %90’ından fazlası Adigelerden oluşur, kendi kültürel varlığımızı devam ettirebilmek için Adigey yolunda gitmeliyiz diyor. Ankara Kafkas Kültür Derneği’nde hep bir çatının altındayken… Çeçen Çeçenliğini, Asetin Asetinliğini, Adige Adigeliğini Kafkasyalılık kimliği altında yaşadı. Ve o kimliğin bize verdiği büyük lokma olabilmenin, ısırılamayan, yutulamayan ve Amerika’nın gizli servisinin muhatap olarak kabul ettiği, masada sizinle konuşabildiği bir güç olarak yaşadık. Şimdi gelin görün ki bölündük. Ve her birimiz çiğnenmeye bile ihtiyaç duyulmadan yutulabilecek lokmalara dönüştük.  

Bu kitabın bölümlerinin her birinden beş altı tane derinlemesine kitap çıkar. Çalışmayı yapacak arkadaşlar için hangi arşivlerde hangi belgeleri bulacakları bellidir, elimdeki her şeyle sonuna kadar yardıma hazırım. Büyük fotoğrafı göstermeye çalıştım. Büyük fotoğraf, Kafkasya Halklarının Birliğinden geçer. Bu birlik tekrar oluşursa ve kitabın buna bir katkısı olursa, kendimi görevini yapmış bir Kafkasyalı addedeceğim. 

  

-YK: Değerli araştırmacı arkadaşımız Cem Kumuk’a çok teşekkür ediyoruz. 


Önceki İçerik‘Tümörünüz iyi huylu çıktı’
Sonraki İçerik‘Seçim Kanunu’ teklifine muhalefetten tepki
Erdoğan Yılmaz
1959 yılında Pınarbaşı-Kayseri’de doğdu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nde lisansını 1984’te tamamladı. Gerek yurtiçinde gerek yurtdışında pek çok mimari yapı proje ve uygulama alanında mimar olarak çalıştı. Bahçeşehir Üniversitesi bünyesinde Milli Eğitim Bakanlığı seçmeli ders kitaplarından Adığabze Doğu Diyalekti’nin ilk modülünün hazırlanmasında yer aldı. Adığabzeden yaptığı çeviriler pek çok internet sitesinde ve Jıneps gazetesinde yayımlandı. 1980’den itibaren çeşitli dönemlerde İstanbul Kafkas Kültür Derneği bünyesinde halk dansları ekibinde görev aldı. 2018-2019’da İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin “Türkiye’de Kültürel Çoğulluğun Bağımsız Araştırmacıları ve Sivil Toplum Kuruluşları İçin Ağ Oluşturma ve Eğitimi”ne katıldı. Aralık 2018’den bu yana Jıneps gazetesi yayın kurulu üyesidir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz