Emanet çocuk

0
220

Annemin köyü Arzupınar’dan hatırladığım ilk anım… Beydedemin, penceresi köy manzarasına bakan, yaz sıcağında bile diğer odalara göre serin olan odasında, bronz topları olan demir geniş karyolasında öğle uykusuna yatırılmışım. Arzupınar’ın her zamanki gibi çıt çıkmayan öğle sessizliği… Sadece arada sırada evin aşağısındaki asfalttan, Turhal-Tokat yolundan geçen arabaların veya traktörlerin sesi geliyor. Yüzümde sinekten korunmak için örtülmüş beyaz, mis kokulu bir tülbent. Annem ve diğer büyükler pencerenin önündeki uzun sedirde oturmuşlar, alçak sesle Çerkesçe konuşuyorlar. Bizden gizli bir konuda konuşacaklarında veya kendi kendilerine olduklarında konuştukları gibi… Odada kalmış bir sineğin bazen yaklaşıp bazen uzaklaşan vızıltısı… Bir de beydedemin masa saatinin tik takları… Sevdiklerimin yanımda olduğunu bilmenin güveni ve huzuru… 

Çocukken okul kapanınca Arzupınar’a, annemin amcası Thaşkuey Adil Bey’in evine gitmek için can atardık. Arzupınar âşığı Özer Abimi Ankara’da tutmak mümkün olmaz, onu okul kapanınca genellikle ertesi gün, yanında bir büyük olmasa bile otobüs şoförüne emanet edip gönderirlerdi.  

Bense daha küçük olduğumdan ya annemin gidecek olmasını ya da Ankara’dan gidecek başka bir büyüğü beklemek zorunda kalırdım. Eğer annem yanımda olmadan gittiysem, bir süre sonra akşamları “Annemi özledim” diye mızmızlanır, sabah güne tekrar neşeyle başlardım. Artık özlemim dayanamayacak hale gelince beydedem bir büyüğü beni eve teslim etmek üzere görevlendirir, birlikte Ankara’ya gönderirdi.  

Annem annesini hatırlamayacak kadar erken, babasını ise 5 yaşındayken kaybetmişti. Sami Dayım ve annem, amcaları Adil, yengesi Naciye ve babaannesi Guaşefij’in yanında büyümüştü. Annem, anne- babasız kaldığı için kendisine hem amcasının evinde hem de dayıları ve kuzenleri tarafından daima çok ilgi ve sevgi gösterildiğini anlatırdı.  

Annemin tüm akrabaları, ona gösterdikleri ilgi ve sevgiyi bize de Tokat’a her gittiğimizde, ilk gittiğimiz andan itibaren hissettirirlerdi.  

En solda annem Thaşkuey Mahmure, amca kızları, ailenin gelinleri ve yeğenleriyle birlikte

Ben bütün kuzenlerin arasında yaşı en küçük ve en şımartılanıydım. Kuzenlerimin (ki bugün hâlâ söylediklerinde kendimi o yaşta bulup mest olurum) seslendikleri gibi ‘sarı bacı’larıydım. Üstüne üstlük bir de emanet çocuktum. Bugün düşünüyorum da, birlikte oynayacak yaşıtı olmadığı halde ısrarla evinize gelmek isteyen, bir süre sonra annesini özleyip haftalarca kalmakta ısrar eden emanet bir çocuğu onu hep iyi hissettirerek oyalamak ne zordur. 

Arzupınar’da olmak karşılanma anından itibaren hep çok güzeldi. Ankara’dan köye gitmek için bindiğimiz Topçam Turizm otobüsleri önce Turhal’a uğrar, oradan son durağı olan Tokat’a devam ederdi. Turhal-Tokat arası araçlar Arzupınar’ın içinden, beydedemin evinin hemen önünden geçerdi. 

Ankara’dan gelirken Turhal’a ulaştığımızda içimi bir sevinç kaplar, köye ulaşana kadarki 12 km’lik yolu sabırsızlıkla geçirirdim. Otobüs evin önünde durduğunda yoldan 50 metre uzaklıktaki evden önde Jan Ablam, arkada Leman Teyzem otobüse doğru koşarlardı. Beydedem genellikle balkona çıkarak gelişimizi izlerdi. Herkese sarıldıktan sonra, ahşap merdivenlerde pata küte mümkün olduğunca çok ses çıkararak üst kata, beydedemin yanına koşardım. Beydedem burnumun ucundan öper, beni yanına oturtur, önce babaannemin sağlığından başlayarak Ankara’dan ‘havadis’ anlatmamı isterdi.  

İlkokul öğrencisi olduğum yaşlarda bir yaz başı köye gidişimde aynı şekilde karşılanmayacağımdan, en büyük ilgiyi görmeyeceğimden endişelenmiştim. Çünkü büyüklerin planına göre köye birlikte gideceğimiz kişinin benden daha çok ilgi göreceğinden, herkesin önce ona sarılacağından çok emindim. O kişiyi içten içe kıskanıyor, gitmemek için bahane uydurmaya çalışıyor ama çocuk aklımla bahane bulamıyor, neden gitmek istemediğimi de itiraf edemiyordum.  

Birlikte seyahat edeceğim kişi, o sene Ankara’da üniversiteye başlamış olan kuzenim, köydeki evin asıl kızı Jan Ablamdı. Okul tatil olmuştu, o da ailesini aylardır ilk kez görecekti. Dedemin, annesi Ferihan Yengemin önce ona sarıldığını, benim kenarda beklediğimi gözümde canlandırıyor, gitmemek için direniyordum. Ama neden gitmek istemediğimi itiraf edemediğim için Jan Ablamla beraber gitmeye mecbur kaldım. Ankara’da dibinden mümkünse iki dakika ayrılmadığım Jan Ablamla kaybedeceğimden emin olduğum büyük bir rekabete girmiştim.  

Ancak günlerdir yaşadığım kâbus ve gözümü karartan ‘çocukça’dan bayağı fazla kıskançlık, köye vardığımızda önce beni kucaklamaları ve her zamanki coşkulu karşılamalarıyla sona erdi. Ben de Jan Ablamı kıskanmaktan o an vazgeçiverdim.  

Köydeki evden başka sadece yaz aylarında açılan, Arzupınar’dan birkaç kilometre ötedeki Asarcık/Vunarogohable’nin hemen girişinde geniş elma bahçelerinin içinde bir ev daha vardı. Herhalde bahçelerin içinde olduğundan o evden “Bahçe” diye söz edilirdi. 

Asarcık hem annem çok küçükken ölen annesi L’ışe Fatma’nın ve hem de annesinin yerine koyduğu babaannesi Vunarogo Guaşefiş’in köyüydü. Arzupınar’da baba sülalesi Thaşkuey’lerin yaşadığı çok sayıda akraba evi vardı. Asarcık’ta ise dayıları L’ışe’lerin ve babaannesinin yeğenleri Vunarogo’ların evleri… Arzupınar ve Asarcık’ta girdiğimiz her evde Mahmure’nin çocukları olarak hep sevgiyle, tezahüratla karşılanmak öyle güzeldi ki… 

Evin aşağı tarafında yüzlerce elma, armut, şeftali ağaçlarının olduğu çok büyük bir bahçe, üst tarafında ise üzüm bağı ve mısır bahçeleri uzanırdı. Evin daha yakınında çeşitli sebzelerin ekili olduğu alanlar vardı. Hemen her gün gelen misafirlere vermek üzere meyve toplama görevi çocuklarda olurdu. Kuzenlerle elimizde kovalar, ağaçların tepesine çıkarak meyve toplamak çok eğlenceli olurdu. Benim ancak ağacın alt dallarına çıkmama izin verilirdi. Meyve bahçesinde yürümeyi, en sıcak zamanlarda bile olan esintiyi, yaprakların hışırtı sesini çok severdim. O elma ağaçları kuzenlerimin yaptığı oyuncak arabaların da malzeme kaynağıydı. Yaptıkları metal çubuk ve elmalardan oluşan, direksiyonu sağa sola çevrilebilen, tekerlekli arabalarla ben de oynardım.  

Ailede benim yaşlarımda kız olmadığından, hep abimler ve benden büyük erkek kuzenlerime kuyruk olmaya çabalardım. Leman Teyzem emanet çocuk diye onlarla tarlaya gitmeme izin vermezdi ama bana gizlice traktör kullandırmaları en heyecanlı aksiyonumdu. Köy ile bahçe arasında traktörle giderken vagonda değil de traktörü kullanan Mutlu Abimin yanında ayakta durmak en büyük hedefimdi ki Leman Teyzem emanet çocuğu öyle görse korkudan bayılırdı.  

Sonbahara doğru evin alt katındaki taştan oyulmuş geniş küvete konan üzümleri ezmem için Sami Dayımın Turhal’dan aldığı yeşil plastik çizmeleri getirmesini, Tayyar Dayımın hediye ettiği kırmızı kayışlı ilk saatimi, Ankara’ya dönerken beydedemin ayakkabılarımın eskidiğini fark edince sabah erkenden kuzenim Ersoy Abinin bisikletinin arkasında ayakkabı almaya Asarcık’a göndermesini, Mehmet Dayımın sorduğu sorulara verdiğim cevapları “va viiy viy” diye gülerek karşılamasını, beydedemin yanına oturup radyosundan birlikte dinlediğimiz ajansı, Ferihan Yengemin sıkıldım dediğim bir öğleden sonra onca işini yarıda bırakıp, kadın çorabının içini yün doldurarak, minicik parmaklarından, ayakkabısının üzerindeki parlak pul ve boncuklarla yaptığı süslemelere kadar her detayı ayrı hayranlığı hak eden bebeği birkaç saatte dikmesini, bütün bir ailenin emanet çocuğu mutlu etmek için eksilmeyen çabalarını nasıl unuturum? 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here