24 Nisan, 21 Mayıs ve bir arada yaşamak…

0
96

İçinde bulunduğumuz aylar Türkiye’de iki halkın acılarını hatırladığı aylar… 24 Nisan Anadolu’nun kadim halklarından Ermenilerin yaşadıkları topraklardan tehcir edildikleri, katliama uğradıkları bir tarih… 21 Mayıs da benzer şekilde Çerkeslerin anavatan topraklarını korumak için yıllarca süren direnişlerinden sonra, katliama uğrayıp sürgün edildiği bir tarih… İmparatorluklardan ulus-devletlere geçerken ve modern zamanlar inşa olurken, insanlarını bir arada yaşatmayı beceremeyen devletlerin günahları günümüze kadar travma olarak sürüyor. Modern devletlerin kibri bugün önümüze bin türlü kördüğüm bırakmış durumda ve bu düğümleri çözmek için hem yaşadığımız topraklardaki başka halklarla hem geçmişle hem doğayla yüzleşmek ve barışmak zorundayız. Ancak bu yüzleşme vasıtasıyla ve başkalarını kabul ederek, tanıyarak acılarımızı iyileştirip bir arada yaşayabiliriz. 

  

Bir arada yaşa(t)mak istemeyenler 

Ancak coğrafyanın, tarihin, sınıfsal ve kültürel karşılaşmaların dinamikleri ve tesadüfleri içinde “bir araya geldiğimiz” insanlarla “bir arada yaşama” kapasitemizi sürekli olarak dumura uğratan dinamikler bu topraklarda çok güçlü bir şekilde yeniden üretiliyor.  

Öncelikle, Türkiye’de anaakım medyayı takip ettiğiniz zaman kutuplaşmamak mümkün değil. Çünkü bir manipülasyon aracı olarak anaakım medya organları, sahiplerinin sesi olarak zaten kutuplaştırma stratejisinin bir parçası gibi hareket etmek zorundalar. Kendilerine söylendiği gibi, icat edilen “düşmanları”, “hainleri” falan sürekli göstermek, gündemde tutmak zorundalar. Çarpıtmak, gerçeklerle başa çıkamadıkları zaman alenen yalan söylemek zorundalar. Tutarlı olmak gibi bir zorunlukları yok; adil olmak ise hiç yok.  

Mesela istedikleri zaman “Batı” konusunda aleyhte mangalda kül bırakmazken, işlerine geldiği zaman, aşağılık komplekslerinin bir numunesi olarak, Batı’da olup bitenlerden kendilerine meşruiyet apartıyorlar. Çok fazla örneği var ama mesela Macaristan’da Orban’ın karşısındaki altı partiye rağmen kazanmasını Türkiye’deki siyasal dengeyle karşılaştıranlar tam da buna benzer bir şey yapıyorlar. Oradaki iktidar ve muhalefetle buradaki iktidar ve muhalefeti birbirine benzeterek, aslında oldukça vahim bir ifşaatta da bulunmuş oluyorlar; ırkçı bir partiyi ve onun liderini kendi partileriyle özdeşleştiriyorlar! 

Kendileri bile, “ulan bu kadar da olmaz!” diyesi olduklarında bile, formatlarındaki mecburiyet ve sahip oldukları imtiyazlı ve çıkar dolu dünya onların akıllarını ve kalplerini bir kenara itmelerine neden oluyor.  

Devlet kaynaklarıyla, merkezi olarak seferber edilmiş korkunç maddi kaynaklarla hareket eden, bu medya organlarını ve ilişkili oldukları “kamuoyu oluşturma” makinelerini içeren devasa bir mekanizmanın ürettiği propagandanın etkisiz olması tabii ki hayal bile edilemez… En nihayetinde, “gerçeklik” olarak inşa edilen malzemeler, sayısız kez tekrar ediliyor; başka alternatif bilginin sansürlendiği, üzerinin örtüldüğü bir ortamda bu tekrarlar “tek gerçeklik” olarak tüketime sunuluyor. Basit bir reklam mantığında olduğu gibi… Ne kadar çok tekrar ederseniz, ne kadar çok ürününüzün görünürlüğünü arttırabilirseniz, o kadar çok satarsınız gibi… O malın en iyi mal olması gerekmez… Çiftlik Bank’ı da satarsınız, içi sadece glikoz ve boya olan balı da, ufacık depremde helva gibi dağılacak beton inşaatları da satarsınız. Ya da bir ideolojiyi, bir dini, dinsel cemaati de benimsetebilirsiniz. Etrafta alternatif bir din, dinsellik ya da ideoloji bırakmadıysanız, sizin her gün pazarladığınız şeyi, kitlelere tek doğru olarak satabilir ve her gün tekrar edilecek bir “inanç” olarak inşa edebilirsiniz. 

Bu propaganda ve iletişim teknikleri sayesinde, uluslararası konjonktürde her türlü emperyal arzulara rağmen, “emperyalizme karşı şahlanan ülke” imajını cilalayarak, dış politikada her türlü ilkesizliği ve kaypaklığı “milli çıkarlar adına”, içerideki her türlü haksızlık, adaletsizlik ya da yoksulluğa dair çıkan sesleri aşağılar, yokmuş gibi gösterebilir ya da unutturabilirsiniz.  

Sonuç olarak ortaya kocaman bir “bir arada yaşayamayan” toplum görüntüsü ve söylemi çıkar tabii ki… 

  

Bir arada yaşarız! 

Ancak bütün bu “bir arada yaşatmak istemeyen” medyaya ve arkasındaki siyasi zihniyete rağmen, “bir arada yaşarız!” demek gerekiyor. 

Böyle bir iddiada bulunmak bir irade beyanı gibi algılanabilir. Evet, doğru; bir tarafıyla bir irade beyanı… Yani bunu dile getirmek, bir insanın “bir arada yaşamak” için mücadele edeceğine dair bir tür angajmana girmesi gibi değerlendirilebilir… 

Ancak, benim buradaki iddiam bir araştırmaya dayanıyor. Geçen aylarda, BAYETAV (Bir Arada Yaşarız – Eğitim ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı) olarak yürüttüğümüz ve 25 Mart’ta kamuoyuyla paylaştığımız bir araştırmadan bahsediyorum. 

İşte “Türkiye’de Bir Arada Yaşarız Araştırması – Kutuplaşan toplumda bir arada yaşama kapasitesi” adını taşıyan bu araştırmanın kısa bir özetini buraya aktararak, meramımı anlatmaya çalışayım. 

Raporunu ve ayrıntılarını BAYETAV’ın internet sitesinde bulabileceğiniz https://bayetav.org/uploads/documents/BAY-rapor-son.pdf bu araştırma, toplumda önyargı ve gerilim üreten, bir arada yaşamayı zorlaştıran atmosferin sebeplerini anlamak ama aynı zamanda söz konusu atmosferi aşmak ve “bir arada yaşamak” için toplumun sahip olduğu potansiyeli ortaya çıkarmak üzere hazırlandı ve gerçekleştirildi. 

Saha araştırmasından elde edilen verilere göre, Türkiye’de toplum çok çeşitli kültürel, siyasi, sınıfsal farklar taşıyor. Katılımcılar bunun altını sık sık çizdiler. Toplumdaki farklılıkların yanı sıra bireyler de kendi içlerinde “çeşitlilik” ve “karmaşıklık” taşıyorlar. İnsanlar farklı kültür, sınıf, meslek, eğitim, coğrafya gibi dairelerle ilişkilenirken, ortaya çoğul kesişimler çıkıyor.  

Öncelikle, toplum unutkan değil, çok sayıda katılımcı çok olay hatırlıyor ve hatırlatıyor. Hatırlamıyor gibi görünenlerin de bilişsel ve duygusal sermayelerine işlemiş travmalar dolaşıyor. 

Ancak otoriter bir siyasal gelenekte, geçmişten gelen ve günümüzde de süren travmatik tarih ve sosyal adaletsizlikler altında farklı kültürel gruplar cemaatleşiyorlar ve siyaset alanında ciddi farklılaşmalar ve kutuplaşmalar ortaya çıkıyor.  

  

Çoğulluğu gölgeleyen cemaatleşme 

Böyle bir ortamda “bir yere ait olmak” söylemi hâkim oluyor; bu söylem çoğulluk haliyle gerilim yaşıyor. Oysa insanlar farklılıklarıyla birlikte insan oluyor. Tatmin olamayan özellikler (saygı görmeyen kadınlık ya da anadil vb.) ise “kimlik” haline geliyor. Yara haline gelen farklar ise radikal kimlikleri besliyor. 

Ancak kimliği formüllere sıkıştırmak mümkün değil; gündelik hayat çok karmaşık ve farklı iç içe geçişler söz konusu. Bağlamsal ve ilişkisel olarak evrilen kimlik sürekli değişen bir mücadele alanı… Güven tesis edildiği ve tanışma olduğu zaman önyargılar büyük ölçüde yıkılabiliyor ve bir arada yaşama potansiyeli yükseliyor. 

Daha güçsüz, dezavantajlı kesimler, etnik ve mezhepsel gruplar hayatın her alanında, fakat özellikle “bütün vatandaşlara eşit davranması” beklenen devlet nezdinde ayrımcılığa uğruyor. Sosyal adalet sorununun, eşitsizliğin yaşandığı çevrelerde, en zayıf toplumsal kesimler öfke ve hüsranlarını boşaltacakları, kolay hedef olarak “günah keçilerini” (Suriyeliler, Romanlar ve Kürtler) buluyorlar.  

“Hem aynıyız hem farklıyız”… Bu “çelişki” değil; karmaşıklığın, yani “normalliğin” farklı tezahürleri. İnsanların aynı beden içinde hem “aynılığa” hem de “farklılığa” vurgu yapması, tanınma isteği eşliğinde bir arada yaşama isteğine tekabül ediyor. 

Toplumsal talepler ve çeşitlilik karşısında korkudan beslenen kutupçu zihniyetler adeta saf “inanç” niteliğinde… Onlar için meseleler “vatan-ihanet” ya da “onur, gurur” benzeri unsurlarla oluşan bir duygusal sermayeye sıkışıyor. Öte yandan toplumda çok güçlü bir damar var: Birbirlerinden çok farklı katılımcılar “toplumu bir bütün” olarak görüyor ve diğer insanların da bu toplumun bir parçası olduğunu kabul ediyor. 

Aynı kelimelerle ve aynı içeriklerle olmasa da bütün katılımcılar “tanınmak”, “oldukları gibi” kabul edilmek, “güven” duymak, hakarete uğramadan, aşağılanmadan sevgi ve saygı görmek, adaletli bir toplumda yaşamak istiyorlar.  

Birçok kişide kamusal alandaki tecrübelerden kaynaklanan “konuşma korkusu” mevcut. Bu tecrübeler insanların demokratik taleplerini dile getirme konusundaki cesaretlerini de kırıyor. Öncelikle, siyaseten konuşma imkânlarının serbestleşmesi gerekiyor.  

  

Bir arada yaşamanın ortak paydaları 

Kültürel ve siyasi kimlikleşme ve kutuplaşma zihniyetinin dışına çıkabilme potansiyeli en çok sınıf ya da sosyal adalet alanındaki karşılaşmalarda ortaya çıkıyor. Aynı şekilde kadınlar ve gençler en çok yan yana gelen gruplar ve bunlar bir arada yaşama potansiyelini de üretiyorlar. İnsanlar “reel siyasetin” ötesine geçebildiklerinde doğadaki felaketi de görüyorlar; aynı zamanda siyasi kutuplaşmayı aşmak için doğa çok güçlü bir ortak payda üretiyor.  

Çevre konusunda son zamanlarda hepimizin zihnini açan çalışmalara imza atan Bülent Şık’a referans vererek söylersek, doğadaki biyoçeşitlilik ile insanların çeşitliliği çok büyük bir paralellik taşıyor. Doğanın muhteşem karmaşıklığına ve zenginliğine bakmak ve onu anlamak, insan topluluklarının da bir arada barış içinde yaşaması için mükemmel bir örnek sağlıyor. Başka bir ifadeyle, doğadaki her canlı o mükemmel bütünlük için bir anlam taşıyor; bir canlı kaybolduğu zaman, doğa tarif edilemeyecek bir kayba uğruyor, doğanın zinciri sekteye uğruyor. Bu olumsuz süreç insan üzerinde kuşkusuz derin olumsuz etkiler yaratıyor. Aynı şekilde insan toplulukları da kaybettikleri her insan teki, grubu ya da kültür parçasından sonra biraz daha fakirleşiyor.  

İşte bütün kutuplaştırıcı merkezlere rağmen, Türkiye’de yaşayan insanlar birlikte yaşamak zorunda olduklarının, doğanın ve insan çeşitliğinin farkındalar ve bunun kıymetini biliyorlar. Bir arada yaşamanın anlamı, bir arada yaşamın farklı seslerini sergileyen insanların karmaşık birlikteliğinde yatıyor…  

Hem kendi haklarını hem de başkalarının hakkını gözetenler sadece kendi haklarını gözetenlere kıyasla daha güçlü bir niceliğe sahip. Bunun en güçlü verisini anadilde eğitim hakkında Almanya ve Türkiye arasında yapılan bir karşılaştırmadan elde ediyoruz. Buna göre, hem Türkiye’deki Kürt çocukları için hem de Almanya’da yaşayan Türk çocukları için anadillerinde eğitim hakkını savunanlar (yüzde 47), dolayısıyla “bir arada yaşamak isteyenler” sadece Almanya’daki Türklere bu eğitim hakkını tanıyıp Kürt çocukları için bunu reddedenlere (yüzde 16) kıyasla yani “başkaları karşısında korku ve güvensizlik taşıyanlara” kıyasla daha fazla…  

BAYETAV’ın araştırması, 24 Nisan, 21 Mayıs ya da daha pek çok acı yıldönümünü bir arada hatırlayıp yüzleşebileceğimize ve iyileşebileceğimize dair umudu görünür kılıyor. Hâkim kutuplaştırıcı söylemlere karşılık, başka bir “sözün” mümkün olduğunu gösteriyor. 

Önceki İçerikKoronavirüs tedavisi ücretli
Sonraki İçerikTaş değirmen…
Ferhat Kentel
Son olarak, kapatılan İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi olan Ferhat Kentel 1981’de ODTÜ’de işletmecilik lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1983’te Ankara Üniversitesi SBF’den yüksek lisans ve 1989’da Paris, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’den sosyoloji doktora derecesi aldı. 1990-1999 arasında Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nde, 2001-2010 arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Fransa’da Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’de ve Université de Paris I’de çeşitli dönemlerde misafir öğretim üyesi ve araştırmacı olarak bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında çeşitli kitap ve dergilerde modernite, gündelik hayat, yeni sosyal hareketler, din, İslâmi hareketler, aydınlar, etnik cemaatler üzerine makaleleri yayımlandı. Yayınlanmış araştırma ve kitapları şunlardır: Ermenistan ve Türkiye Vatandaşları. Karşılıklı Algılama ve Diyalog Projesi (Gevorg Poghosyan ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2005; Euro-Türkler: Türkiye ile Avrupa Birliği Arasında Köprü mü Engel mi? (Ayhan Kaya ile birlikte) İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2005; Milletin bölünmez bütünlüğü: Demokratikleşme sürecinde parçalayan milliyetçilik(ler) (Meltem Ahıska ve Fırat Genç ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2007; Belgian-Turks: A Bridge, or a Breach, between Turkey and the European Union? (Ayhan Kaya ile birlikte), King Baudoin Foundation, Brüksel, 2007; Ehlileşmemek, düzleşmemek, direnmek, (Söyleşi: Esra Elmas), Hayykitap, İstanbul, 2008, Türkiye’de Ermeniler. Cemaat-Birey-Yurttaş (Füsun Üstel, Günay Göksu Özdoğan, Karin Karakaşlı ile birlikte), İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2009; Yeni Bir Dil - Yeni bir Toplum, (Söyleşi: M.Talha Çiçek, Gülçin Tunalı Koç), Bilsam yay., Malatya, 2012; “Kır Mekânının Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Dönüşümü: Modernleşen ve Kaybolan Geleneksel Mekânlar ve Anlamlar” (Murat Öztürk ile birlikte), TÜBİTAK araştırması, 2017.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here