Annemin bağrına dökülen su…*

0
276

Güzel, şefkatli bir insanı kaybetmek uğursuzluktur derler. Zavallı annem bütün iyilikleri ile aramızda olmalıydı hep. Son yolculuğunu takiben, peş peşe geldi kötü olaylar. Önce hayvanlardan başladı. Çift öküzümüzden biri, Saru, uçuruma düşüp öldü. Babamın boyunduruğu başsız kaldı. Maharetli, oynak atımız Makar da alvar kazığına çakıldı. Bu sefer ayağından oldu babam. Sonra sıra insanlara geldi. Çok geçmeden de toplumda yeri olan dedem Kuata dünyasını değiştirdi. Kutol Köyü’nde evli olan halam Saşa öldü. Anne tarafından akrabalarımız da benzer şekilde. Annemin gelini, dayımın eşi Tanya, doğum yaparken canından oldu. Asma dibini çapalarken, çapayı ayak serçeparmağına kaçırdı dayım Goca. Kangren olup öldü, daha 40’ına varmadan… Böyle daha neler! Hayır, hayır! Felaketler tek tek gelmiyormuş, gördün mü? Ama başlayan her şeyin bitişi de oluyor. Dedem, Paçkuarya Rasta, ölen annemin babası, beni bahane edip babama gelip gitmeye başladı. Çocuk küçük, evlenmesen olmaz, bilesin, diye tutturdu. Ama babam, bayıra da, düze de kimseyi yanaştırmıyordu. Bu işte Marşan Haytbey’in çok yardımı oldu, özellikle karısı Lil Marşanıpha’nın. Beri yakadaki sırtta yaşayan Kap Kukutsa’nın kızını nişanladılar. Henüz çok gençti ve babamla aralarında epey yaş farkı vardı. Çok zor zamanlardan da geçmişti. Küçük yaşta annesini kaybetmiş, kardeşlerinin bakımı ve evin yükü üstüne kalmıştı… 

Her şeyi çok iyi hatırlıyorum. Ninem rahmetli, komşu kadınların da yardımıyla gün boyu evi, ortalığı düzenlemekle meşgul oldu. Zaten temizliği çok sevdiğinden her gün ortalığı toparlar dururdu. Ama bugünkü hiçbir güne benzemiyordu. 

-İyi ama, niye bu kadar, bütün bunları yapıyorsunuz nine, diye sokularak sordum. 

-Bu akşam yeni bir anne getireceğiz sana, yavrum, diyerek sımsıkı kucakladı, başımın ortasından öptü. 

Çadır kurulmamıştı, kuruluk hazırlanmamıştı. Komşularımız küçük bir danayı yatırıp kesmiş, evin arkasında yüzmeye çalışıyorlardı. Gelin alma ekibini evin üst katına çıkarıp salon ortasında masaya oturttular. Usulen birer kadeh aldılar, yolları uzun olmasına rağmen pek de bir şey yemediler. Sofra tıka basa içki doluysa da keyiflenmek isteyen olmadı. Şarkı yoktu, oyun olmadı. Daha önceleri gördüklerinde beni kucaklayarak seven komşular, şimdi parmaklarını saçlarıma geçirip, bozup bırakıyorlardı, o kadar. 

Gelin almaya gidecek olanlar binmek için atlarını çektiler, eyerlerini gözden geçirip kolonlarını sıkıladılar. 

-Nerede bu yahu? 

-Damat nerede, damat? 

-Heey, Huampa?! 

Babam yoktu. Birbirlerine sordular; o yana, bu yana bakındılar. Sonunda birinin gözüne ilişti. Ötelerde sırt boyunca yürümekteydi. Elinde dolu bir güğümle mezarlığa yönelmişti. Varıp, çok az yan yana olduğu eşi rahmetlinin başucunda durdu. Toz yoktu, yaprak yoktu üstünde. Yine de etrafını gözden geçirerek, elini itinayla üstünde gezdirdi. 

-Bütün bunlara evet demem çocuğumuzun geleceği için, affet beni, kadersiz!.. Güğümü hafifçe eğerek, dikkatlice gezdirerek suyu bağrına döktü. Sonra ağır ağır doğruldu, kendini toparlayıp evin yolunu tuttu. 

  

*Abhaz edebiyatçı Platon Bebiya’nın (1935-2021) öyküsü… 

  

Çeviri: Axba Esat Özen 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here