DERİn izler

1
134

Çerkes kültürüne yıllardır katkı sağlayan, deriyle derin izler bırakan, modacı, sanatçı, kültür insanı Mehmet Zeki Beştepe, Çağdaş Sanat Evi adıyla kurduğu atölyede edebiyat, resim, fotoğraf alanlarında başlayıp moda tasarım uygulamalarıyla devam ederek kendine özgü stil yaratmış değerli bir sanatçımız. 

Deri ana malzemesini çeşitli işleme teknikleriyle farklı alanlarında ve özellikle moda tasarımı olmak üzere çok geniş bir yelpazede kullanmıştır. “Hand Made, Haute Couture” anlayışıyla deri ve tekstil ürünlerini oldukça geniş ürün kategorilerinde tasarlamakta ve üretmektedir. Şu sıralar Samsun’da eşiyle birlikte sakin bir hayat süren Beştepe, çalışmalarına orada devam etmektedir.


-Biz sizi tanıyor ve çalışmalarınızı hayranlıkla takip ediyoruz, peki siz kendinizi nasıl tanımlarsınız? Kimdir Mehmet Zeki Beştepe? 

-1964’te doğdum. Uzunyayla’nın Yukarı Karagöz Köyü’nden, Beşto sülalesindenim. 

Bu soruya çok yönden bakılabilir. Kısaca söyleyecek olursam; bilme ve araştırmayla, sanatla, el sanatlarıyla, kültürle neyi başarabiliyorsam, neyi üretebiliyorsam Çerkes dünyamıza adamaya, paylaşmaya görevli biri olarak görüyorum kendimi. 

  

-Eserlerinizde ağırlıklı olarak Kafkas kültürü etkisi görüyoruz. Sanatla ilginizin temelinde nasıl bir ortam vardı? Bu ilgi hangi şartlarda gelişti? 

-Ait olduğu ulusun diline, kültürüne, örfüne, geleneklerine karşı duyarlı ve sorumlu herkes gibi ben de aynı hissedişle yetiştim. Ancak gerek teoride gerek pratikte örnek alabileceğim, yardım görebileceğim kimseler pek olmadı çevremde. Üzücü olan odur ki köyden kente geçiş sürecinde, sosyal ve ekonomik açıdan var olma sürecinde dilini de kültürünü de kimlik bilincini de unutsan çok da önemsemeyen bir kuşağın çocuklarıydık. Kendi anadilini unutsan da, kültürünü yaşayamasan da önemsemeyen ama şehir hayatına sosyoekonomik yönden tutunmayı kazanç sayan, başarı gören kuşaktan söz ediyorum. 

Ancak öte yandan ilginç bir şekilde Çerkes kimliği duyuş, düşünüş, aidiyet duygularının çok yoğun olduğu bir dönemdi aynı zamanda. Öyle görünüyordu ki Çerkesler modern şehir hayatına yönelirken benzeşmenin, karışmanın, sosyoekonomik, kültürel varlıklarını, muntazam Türkçeyle, iyi bir meslekle, iyi bir çevreyle mümkün olduğunu düşünürken Çerkes kimliğine biraz mesafeli olmayı yeğledikleri bir “dış” yaşamı seçmişlerdi o yıllarda. Buna karşın yazılı çizili, planlı programlı olmayan ama hissedişle yoğun bir Çerkeslik kimliğini de (bana göre pasif olarak) “iç” hayatlarında sürdürmüşlerdir. Sanırım ben böyle bir ortamda kimlik kazandım. 

 

“Doğadaki her şey bir başka şeye dönüşebilir; yeter ki görebilelim” 

 

-Bugün tüm tasarımlarınızı “Deri, deriyle, deriden” sloganıyla uygulamaktasınız. Bu hızlı üretim çağında işlenmesi zor olan bir malzeme esasında… Neden deri? 

-Henüz 5 yaşlarındayken, doğduğum Dikilitaş Köyü’nde komşumuz olan T’ıhuj (Тlыхъужь) sülalesinden yaşlı bir deri ustasının koşum takımları vs. çalışmaları beni çok etkilemişti. Aslında deriyle ilgim o zaman başlamış oldu (bugün hâlâ o görüntüler, gözümün önünde gibi canlıdır). 

Deri insanlık tarihiyle yaşıt bir malzemedir. Henüz tasarımda ve sanatta başka hiçbir malzeme yokken deri vardı. Deri, insanoğlunun doğaya tutunabilme öyküsünün en canlı ve insanlıkla yaşıt malzemesidir. Doğadaki her şey bir başka şeye dönüşebilir; yeter ki görebilelim! 

Tüm savaş aletleri, malzeme ve aksesuarları, ev dekorasyon ve süs malzemeleri, giyim kuşam ana malzeme ve aksesuarları vd. bakımlardan ele aldığımızda, günümüzde var olan hiçbir malzeme henüz yokken deri vardı. Neredeyse binyıllardır hiçbir değişiklik göstermedi. Doğal olarak kökü bu kadar eski bir ana malzeme olmalıydı benim malzemem. İşte bu yüzden “deri, deriyle, deriden” benim eserlerimin, hissedişimin ve ana malzememin sloganı olmuştur. 

Sanat her zaman sanatçının malzemeyi işleme ustalığıyla anlam bulur. Bu nedenle işlerimde deriden başka kemik, boynuz, ahşap, gümüş, bronz, bakır ve karşılaştığım başka her orijinal malzemeyi kullanırım. Bir çöpçü gibi her şeyi toplarım. Sırası geldiğinde onları esere dönüştürürüm. 

Postmodern çağda malzeme, sanatçı açısından ruhsal ve kültürel malzemeler olarak değer bulur. Kübizm kendinden önceki sanat anlayışlarını sorgular. Yeni malzeme ve malzemeyi işleme tekniklerini hem sorgulayan hem salık veren bir akımdır. Aslında ben kübistler gibi, deri resimlerimde Picasso, Marchel Duchamp ve Braque’nin başlattığı akımı sürdürdüğümü söyleyebilirim. Bu sanatçılar başta kolaj tekniği olmak resimde ve boya kullanmadan başka tekniklerle örnekler vermişlerdir. Kübizm ve Dadaizm yanında ağırlıklı olarak Maniyerizm akımı etkisinde olduğumu söyleyebilirim. 

Bununla birlikte “deri mozaik adını” verdiğim teknikle gerek malzeme gerek malzemeyi uygulama tekniği bakımından salt bana özgü bir tarz geliştirdiğimi düşünüyorum (en azından şimdilik tabii). 

 

“Yaptığım her ürünle Çerkesçe konuşurum, onlar da benimle Çerkesçe konuşur”  

 

-Güzel bir tasarım ortaya çıkardığınızda nasıl bir duygu oluşuyor? Şüphesiz her eseriniz sizin için çok kıymetlidir fakat daha anlamlı, daha özel olduğunu düşündüğünüz eserleriniz var mı?  

-Birçok ayrı kulvarda ve kategoride üreten biri olarak en baştan ben romantiğim ve şairim. 

Zira çok zengin ve ironik şiir dili olan anadilimizi iyi biliyorsanız zaten önce şairsiniz demektir. 

Malzemeyi de sözcüklerle oynar gibi biçimlendiriyorum. Bu nedenle yaptığım her ürünle Çerkesçe konuşurum, onlar da benimle Çerkesçe konuşur. Sonra gel de bunları elinden çıkar… Elinden çıkarsan da gönlünden çıkmaz. Ancak gerek malzeme gerek konu ve teknik bakımından bir ikincisi mümkün olmayan çalışmalarım söz konusu olduğunda onlardan ayrılmam çok daha zor. Yani benim için her ürettiğim çok değerlidir. Bu çalışmalarımın her biri renk, konu, tema, malzeme bakımından birbiriyle ilintili belgesellik özelliği taşıyor gibi bana göre. Dolayısıyla içlerinden birinin eksik olması benim ruhumda da eksiklik yaratıyor. Bununla birlikte sanatçının yeni eserler üretmesi için işlerini de elinden çıkarması gerekiyor. 

 

-Ayrıca fotoğraf, resim ve müzikle ilgili çalışmalarınızın da olduğunu biliyoruz. Biraz söz eder misiniz? 

-Sanatın ve tasarımın birçok kategorisinde eser veren biriyim. Coğrafi ve iklim koşulları bakımından çok farklılık gösteren birçok meyve ve sebzenin aynı çiftlikte yetiştirildiğini düşünün; aslında benim yaptığım bu. Çok kolaylıkları ve avantajları, çok zorluk ve dezavantajları var bu tarzın. Ama sanatçı insanın, tasarımcı insanın duyuş, düşünüş, hissediş bakımından zaten alışılmışın dışında tarzı olmalı. Ortaya koydukları da zamansız, zeminsiz, disiplinsiz olmalıdır. Sanırım ben her disiplini disiplinsizlikle yoğurup üretiyorum. Bu yüzden resim, şiir, müzik, heykel, dans, fotoğraf vd. ürünlerimi bir arada çokça görebilirsiniz. Esasen bu benim sonradan edindiğim bir seçim değil; yapıtaşlarımı oluşturan alışkanlık… 

 

“Moda tasarım ürünleri, sanat ürünleri gibi kalıcı olmayıp çok kolay tüketilip unutuluyor” 

 

-Dünyada pek çok ünlüyü giydirdiğinizi biliyoruz. Nasıl bir süreçti, kimleri giydirdiniz? 

-Gerek siyaset, iş dünyasından, gerek sanat ve magazin dünyasından tanınmış çok kişiyi giydirdim bir moda tasarımcısı olarak. Birçok kişisel özel aksesuarlarım da yine çok bilindik simalarca kullanıldı. Lady Gaga, Eva Herzigová, Justin Timberlake bunlardan bazıları. Bir bakıyorsunuz dünyanın bir ucundan birileriyle bağlantı halindesiniz. Zira ürettiğiniz her karakteristik ürünün bir alıcısı oluyor. Ancak moda tasarım ürünleri, sanat ürünleri gibi kalıcı olmayıp çok kolay tüketilip unutuluyor. Özellikle sahne ve şov dünyasında bu böyle… Bu nedenle bu tür işleriniz size kalıcı referans sağlamaz. Saman alevi gibidirler. 

 

“Damgalarımızı geçmiş zamanlarla günümüz arasında seslerini yitirmiş alfabeler gibi görüyorum” 

 

-Bugün kimliğine ilgi duyan birçok insanın evindeki eşyalarda, tablolarda bu kimliğe ait izler, çizimler, semboller ve motifler görüyoruz. Buradan hareketle sanatla kimlik arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?  

-Aidiyet bilinciyle kendini var etme kaygısı duyan her birey, bu duygularına karşılık gelen her türlü sembole ilgi duyar. Biz Çerkesler gerek sanatımızda gerek gündelik yaşam formatlarımızda, etnografik ve folklorik sembollerle tanımlarız kimlik aidiyetimizi. Bu durum salt biz Çerkesler için olmayıp bizim gibi etnik yapıdaki halklar için de böyledir. Bunlar salt birer folklorik sembol değil; aramızda güçlü dayanışma bağı kuran şifreler gibidir. Zira etnik ve diasporik toplumlarda bu ağır basan ve ortak paydalar yoluyla dayanışmayı sağlayan bir faktördür. 

Ben bunları çok önemsiyor, değerli buluyorum. Çünkü bizim bilişim, iletişim, farkındalık paydalarımızdır bunlar. Örneğin damgaları çok güçlü söylemleri olan, geçmiş zamandan bugüne gelen seslerimiz olarak görüyorum. Bu nedenle damgalarımızı geçmiş zamanlarla günümüz arasında seslerini yitirmiş alfabeler gibi görüyorum. 

Sanatçının görevi de işte burada başlıyor. Eserleriyle işte o kaligrafik şekillerin seslere dönüşmesini sağlayacak eserler sunması gerekir. Ancak bunu çok sık tekrarlayıp bunlarla sınırlı kaldığımızda, yaratıcılıkla yeni eserlere dönüştüremezsek, salt nakledici (aktarıcı, kopyalayıcı) olduğumuzda hem sanatımız hem tasarım ürünlerimiz ağırlıklı olarak etnik ürünler olarak kalır. Unutmamamız gerekir ki sanatta ve tasarımda etniğin bir altın oranı vardır. Bu oranı çok zorlamamız, tekrara düşmemiz doğru değildir. Mutlaka beslendiğimiz bu kültürel malzemeleri usta işi sanat ve tasarım ürünlerine dönüştürmemiz gereklidir. 

 

“Kendi kimlik duyuş, düşünüş ve yaşayış alışkanlıklarımızı daha yukarılara taşımalıyız” 

 

-Sanatla kültürel kimliği oluşturmada öncü sanatçılardan biri olarak globalleşen dünyada gençlere neler önerirsiniz? 

-Sıkça kullanılan “küresel” sözcüğünü ben de kullanacağım. Günümüzde salt bir ulusal kültüre ait olmayıp müzikten dansa, giyim kuşamdan sanata, kısaca insanların hem düşünüş, hem yaşayış bakımından isteyerek istemeyerek etkilendiği bir evrenselleşmiş akımlar zinciri var karşımızda. Bu akım öylesine güçlü bir sel ki; bırakın bizim gibi küçük ulusları, büyük devletler bile önüne geçemiyor bu akımlar selinin. 

Doğal olarak en çok gençler etkileniyor, kapılıyorlar bu akımlara. Benim gençlere önerim şudur: Ait olduğunuz ulusal kimlik ve kültür duygunuzu, bilinç ve sorumluluğunuzu unutup karşıladığınız her akım ve anlayışa karşı daha çok “yabancı” olarak itelenir, ötelenirsiniz. 

Çünkü size ait olmayan, sizin ait olmadığınız hiçbir oluşumda aslında yoksunuz. Varmış gibi davranmak ise iğreti bir yamanmaya, yabancılaşmaya daha çok götürür. Değer karmaşası yaşatır. Oysaki kendi kimlik duyuş, düşünüş ve yaşayış alışkanlıklarımızı daha yukarılara taşımalıyız. Önce bu zemini sağlamlaştırarak evrensel değerlerle harmanlama yapmak daha iyi sonuç verecektir. Elbette ki gençler olmayan bir şeyleri keşfedemezler. Onların sosyal, kültürel her türlü değerlerimizi kaliteli, güzel örneklerle büyüklerinden öykünmeleri gerekiyor. 

 

“İnsanımızın yüreklendirici enerji veren övgüsüyle güç buldum her zaman” 

 

-En son geçen ay Adana Arkeoloji Müzesi’nde bir serginiz oldu. Portakal Çiçeği Festivali’nde bir ilkti. Kültür Bakanlığı resmi sitesinde yer aldı. Toplumumuz adına gurur verici bir tabloydu. İlgi nasıldı, sergileriniz devam edecek mi? 

-Adana Arkeoloji Müzesi’ndeki sergim her bakımdan çok iyiydi, verimliydi. Ancak isterdim ki başta derneğimiz ve Adanalı Çerkesler biraz daha organize olabilip daha çok katılım sağlanabilseydi. Bununla birlikte Reyhanlı’dan, Maraş’tan, Mersin’den, Kayseri’den gelen insanlarımız oldu. Bu da hem gurur verici hem yüreklendirici. Onlara ayrıca teşekkür ediyorum. 

Ama kendimize şu soruyu sormalıyız: Kültür-sanatın hangi dalı olursa olsun, bir sanatçımızın, kültür adamımızın bireysel veya kurumsal düzeyde etkinliğine ne derece değer veriyor, farkındalıkla katılım sağlıyoruz? Buna vereceğimiz içten yanıt, kültür demografisi yapımızı ortaya koyar. 

Evet, gerek Kültür Bakanımız gerekse Kültür Bakanı Yardımcımız resmi programlarında bulunmadığı halde büyük bir jestle sergiye geldiler. Bu da kültür-sanat adına çok sevindirici. 

Ama gönül isterdi ki aynı duyarlılığı kendi insanımız da göstersin. Ancak Adana Çerkes Derneğimiz, Portakal Çiçeği Festivali’nin paydaşı olmakla harika bir iş yaptı. Bu anlayış bence artarak devam etmelidir ülke genelinde. Zira salt biz bize yaptığımız ve salt bizim haberdar olduğumuz etkinliklerle uzun soluklu etkileşim sağlamamız olası değildir. 

  

-Hedefleriniz neler? 

-Her sanatçı, eserlerinin en doğru sunum mekânlarında sergilenmesini ister. En doğru hedef kitleye ulaşmayı arzular. Ben de Çerkeslerin en kalabalık yaşadıkları İstanbul’da, özellikle AKM’de çok kapsamlı bir sergi açmaya hazırlanıyorum. 

Sanatçı, üretme varlığını, var etmek istediği değerlere adamışsa -ister cılız olsun ister güçlü- (yukarıda sözünü ettiğim kültür demografisi oranınca) değer bulur. Ben insanımızın yüreklendirici enerji veren övgüsüyle güç buldum her zaman. Derinden teşekkür ediyorum bizi var eden her değerimize.

Tarihin bilinen en eski dönemlerinde vardık biz Çerkesler. Ama bir şekilde de yokuz. İnsanlığın yarattığı en büyük kültürlerde hep tuzumuz var. Ama bugün tadını hissedemiyoruz. Hâlâ iki zaman arası bir mitolojik çağda yaşar gibiyiz. Geçmişimizin naifliğiyle bugünümüzün gerçekliği arasında hiçleşmemek için çabalıyoruz. Zira ne izlerimizi takip edebiliyoruz ne de yeni yollar keşfedebiliyoruz. 

Sarılabileceğimiz tek şey izlerdir yine de. Zira izler sessiz kalmış, yazıya dönüşememiş alfabemizdir. 

Bilinmeyen en karanlık, uzak dönemlerdeki geçmişimizin izlerini sürüyorum. Ya eksik kalmış ya unutulmuş, adı konmamış, tanımlanamamış, zamanın örselemesiyle biçim değiştirmiş, ihmal edilmiş izler. Bu izlerle günümüz arasında köprüler kurmaya çalışmalıyız. Sanatçının görevi dönüştürmek, izleri belirginleştirmektir; köprüler kurmaktır. 

Kemikler, boynuzlar, deriler, ahşap hep vardı. Bronz, gümüş, bakır hep vardı. Uzun insanlık tarihinde tüm kültürlerinde hep çıkar karşımıza. Onların izlerini sürüyorum. Damgalar ise sessiz kalmış alfabemiz, başka bir deyişle alfabeye çeviremediğimiz seslerimizdir. Belki atlarımızı kaybettik ama damgalarımızı hâlâ yaşatabiliriz. 

Zeki Beştepe Beşto 

1 YORUM

  1. Kültürel zenginliğimizi dünya çapında özgün tasarımlarla yaşatan Sayın Mehmet Zeki Beştepe’ye şükranlarımı arz ederim.Bu denli detaylı bilgilerle dolu bir makale için Zeynep hanımada ayrıca teşekkür ederim.Sağolun varolun

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here