Açlık*

0
35

Evreni yaratan Tanrı, geçinmeleri için insanlara toprak verdi. Ama onlar onu paylaşamayıp birbirinin gözlerini çıkarırcasına kavgaya tutuşunca sırtını döndü. Öyle olmasa, hiç görülmüş mü; savaş var, dede ve ninelerin tırnaklarıyla ektikleri, kızgın güneşin yakması ve kuraklıkla kül olup gidiyor. Orada da kalmayıp kışın kalkmamacasına kar yığılıyor, deprem oluyor, yıldırım vuruyor… “İnsanın kendine yapmadığını Tanrı da ona yapmaz” demiş atalarımız. 

Bizim aşağımızda ortak kullanılan bir değirmen vardı. Ona Papaskir’lerin değirmeni deniyordu. Çünkü çepeçevre etrafında onlar yaşıyordu. Dahası; kendi elleriyle oraya kondurmuşlardı. Ve de, bazılarının yaptığı gibi, kapısına kilit asmadılar. İsteyen mısırını öğütsün diye, kapıyı açık bıraktılar. 

Bir öğle vakti, bu değirmen tarafından bir kadın çığlığı duyuldu. Biz, oradan fazla uzak olmayan bir yerde çapa yapıyorduk. Hemen çapalarımızı atıp koştuk. Vardıysak, Gabraa’ların gelinini zapt edemiyor tutanlar. O, öğütmek için geldiğinde, birinin mısırının öğütüldüğünü görüyor. Bitinceye kadar vakit geçirmek üzere, çuvalını orada bırakıp, yakındaki komşulara gidiyor. Dedikoduya dalıp, asıl işini bir an unutuyor. Dedikodu ve asılsız söylenti hiç bu zamandaki kadar çok olmamıştı. Kimi savaştan bahsederken “Hitler kaçarken çukura düşüp ayağını burkmuş” der, kimi de “Geçen yıl yukarılarda mısır ektiğimiz yere kadar gelmişler” der. Yedi başlı ejderhanın görüldüğünü de eksik etmezler… Kadınlar dilleri birbirine dolanıp konuşur dururken, değirmen taşlarının birbirine sürtünme seslerini duyarlar. Öğütülen mısırın sahibi nereye gitti Allah bilir! 

“Oh, sıram gelmiş!” deyip koşarak gelen Gabraa’ların gelini bir de ne görsün? Mısır çuvalının yerinde yeller esiyor! 

Buna rağmen, şaşılacak şey, önce olukta akan suyu sürgüyle kesip birbirini yiyen taşları durduruyor. Sonra tüm gücünü toplayıp bağırıyor: 

-Hay, korkma, hemen şimdi buluruz onu! 

-Çocuklarıma ne yedireceğim, çocuklarıma?! 

İnsanlar koşuşturarak gelmeye devam ediyorlar. Babam içlerinden ayrılıp yöneliyor. Uzak yakın durarak epeyce kişi de peşi sıra… İp gibi peş peşe dizilmiş, ses çıkarmadan gidiyorlar. Sanırsın ki yanı başlarındaki ormanda gizlenen hırsızı yakalayacaklar. “Dilencinin çuvalı delik olur” derler. Öyle de oluyor. Önde giden, biraz ileride dört adet mısır tanesi buluyor. Eğilip alıyor ve geriye dönüyor: 

-Ayşa, mısırın sarı mıydı beyaz mı? 

-Beyazdı, kurban olduğum!.. 

Çok gitmeden rehberin gözüne birkaç tane daha ilişiyor. Eğilip onları da alıyor. Yaklaştıklarına inanarak gidiyorlar. Öyle de oluyor. Çiğnenip yatmış böğürtlenlere gözü ilişiyor bu kez. Avcı gözleriyle, dura dura bakınarak ilerlerken önündeki büyük ağacın çatal iki ana dalının arasında çuvalı görüyor. Ağacı saran sarmaşıklar tam da örtememiş. Çuval canlı olup, keçi gibi sarmaşıkları yemeğe çıkmış sanki… Herkes rehberin baktığı yere bakıyor şimdi. 

Sadz Sandzaa dönüp sesleniyor: 

-Yavaşça dönüp gideceksiniz hepiniz. Biz iki kişi burada saklanacağız. Akşama doğru hırsız gelmeden duramaz. Bastırıp yakalayacağız!.. 

Babam onu duymamış gibi, böğürtlen dallarını yararak ilerliyor. Derken, ağaca uzanarak bir kolayını bulup çuvalı bağlı ağzından tutarak indiriyor. 

-İyi ama hırsızı yakalamamızı niye istemedin ki Kuampa, diye soruyor Sadz Sandzaa çuvalı da alırken. 

-Hırsız diye kim gelecek ki, sevgili Sadz, kendisi aramızda değil mi ki, diye cevaplıyor Kuampa da sesini alçaltarak. 

Savaş zamanıydı, her şeyi yaptıran savaş… 

  

*Abhaz edebiyatçı Platon Bebiya’nın (1935-2021) öyküsü… 

  

Çeviri: Axba Esat Özen 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here