‘Bal Ülkesi’nin Robinson’ları ve Cuma’ları

0
259

Çocukken inandıklarımızın gerçek olmadığını ya da manipülatif bir gerçeklikle oluşturulduğunu fark ettiğimiz parlak anlar vardır. “Robinson Crusoe” romanı bana bu anlardan birini yaşatmıştır. Babamdan dinlediğim Robinson’la kendi okuduğum arasında zıt muhteviyatlar mevcuttu. Defoe’nun meşhur eseri, maceraperest bir gencin ıssız adada yaşadıklarına, orada doğayla mücadelesine, Batılı aklıyla tabiatla girdiği çatışmadan zaferle çıkışına odaklanıyor malumunuz. Oysa zaten doğanın bir parçası olan insanoğlu doğayla neden çatışmaya girer, başkasına ait olan ya da kimseye ait olmayan bir adayı sömürü düzenine göre parselleyen, adanın yerlisi Cuma’yı köleleştiren Robinson ne kadar muzaffer olabilir, çocukken sorgulamadığımız meselelerdi.  

Makedon yönetmenler Tamara Kotevska ve Ljubomir Stefanov’un 2019 yılında vizyona giren filmleri “Medena Zemja (Bal Ülkesi)”, bana eleştirel okuma ve düz okumayla iki anlam çıkardığım “Robinson Crusoe” romanını yeniden hatırlattı. Arıcılıkla uğraşan bir ailenin yaşamına odaklanan belgesel filmin konusu kısaca şöyle: Hatice Muratova, hasta annesiyle yolu, elektriği ve suyu olmayan Makedonya’nın dağlık bir bölgesinde yaşar. Genç kadın, eski dağcılık geleneklerini kullanarak yabani aracılık yapmaktadır. Ancak bunu yaparken arıların payını gözetmekten geri kalmaz. Yaşadıkları bölgeye göçebe arıcıların gelmesi, bir yandan Hatice’nin yaşamını etkilerken bir yandan da doğal dengenin bozulmasına neden olur. Hatice, bozulan düzeni yeniden sağlamak için zorlu bir mücadeleye girişir. Tıpkı Cuma gibi oranın bir parçası olan ve doğanın ritmine ayak uyduran Hatice’yle doğayı metalaştıran ve sömürülen bir nesne haline getiren Robinsonvari komşularının çatışması üzerine kurulu, çok katmanlı bir belgesel film olan “Bal Ülkesi”, çeşitli saygın festivallerden hatırı sayılır ödüller alırken, Makedonya’nın “Pred Dozhdot (Yağmurdan Önce)” filmi sonrasında Oscar’a aday gösterilen ikinci filmi olmuştur. Üstelik bir ilk olarak Oscar’da hem “En İyi Belgesel” hem de “En İyi Yabancı Film” kategorilerinde aynı anda yarışmıştır.  

Yaklaşık dört yıl süren zorlu çekim koşullarına ve 200 saate yakın bir belgesel kaydından müthiş kurgu başarısıyla dramatik örgüsü olan bir hikâye çıkarabilme serüvenine çok girmeden, çeşitli altbaşlıklarla ekolojik ve Marksist eleştiri eşliğinde filmin okumasını yapmaya çalışacağım: 

  

“Hem size hem bize! Yarı sana, yarı bana!” 

Filmin kahramanı Hatice, yaşlı ve hasta annesiyle Makedonya’nın göçle terk edilmiş bir dağ köyünde yaşayan Türk ailelerinden. Bu sebeple film bir Makedon yapımı olsa da filmin dilini Rumeli ağzıyla konuşulan bir Türkçe oluşturmakta.  

Hatice hem annesine bakmak hem yalnızlığıyla baş etmek hem ilkel yöntemlerle yaptığı arıcılık sebebiyle doğa şartlarına ayak uydurmak zorunda. Alışık olduğumuz insan modeli gibi “doğayla mücadele içinde” değil kahramanımız. Böyle bir şeye ihtiyacı da yok. Doğanın bir parçası olduğunu içselleştirmiş. Doğaya dair öğrendikleri, ideolojik bir sistem bilgisine dayanmıyor. Doğuştan getirdiği tabiat bilinci, kapitalist hegemonya tarafından şekillendirilmediğinden hâlâ saflığını korumakta.  

Çok güzel bir felsefesi var Hatice’nin. Balları toplarken mahsulün yarısını doğanın hakkı diyerek arılara bırakıyor. Sermaye yaratma ihtiyacı ve bilgisi olmadığından sömürü anlayışından oldukça uzak. Doğa da kendi müziğini söyleyen Hatice’ye eşlik ediyor elbet. Köpeklerle, arılarla, çiçeklerle dost olan Hatice’ye cömert davranan bir tabiat görüyoruz. Ballarını toplayıp Üsküp’ün çarşılarında satan Hatice, bir gün pazardan kendine bir saç boyası alıyor. Bu saç boyası, Hatice’nin sevme-sevilme ihtiyacının nişanesiyken hem yalnızlığını belirginleştiren bir motif hem de yarınlara olan umudunun bir göstergesi olarak anlam kazanıyor. 

  

“Bebek olsan alıp kucağıma kaçırayım seni!” 

Filmin kırılma noktası Haticelerin köyüne gelen yeni ve çok çocuklu başka bir Türk ailesidir. Bu yeni komşular hayvancılıkla uğraşmaktadır. Baba Hüseyin, kapitalist sistemin adeta vücut bulmuş halidir. Aile üyelerinin hepsi maddi kazançlarını artırmak için her yolu mubah sayarlar. Birbirlerine, doğaya, geçim kaynağı olan hayvanlarına kötü davranırlar. Bu aile Şükrü Erbaş’ın “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz” şiirini akla getirir cinstendir.  

Hüseyin, Hatice’den öğrendiği arıcılığı, daha fazla kâr sağlayabilme uğruna becerememiş, üstelik doğaya karşı hükmedici tavrı sebebiyle Hatice’nin arılarının da zarar görmesine neden olmuştur. Doğayı inciten Hüseyin ve ailesi, dolayısıyla Hatice’nin de incinmesine, hatta isyanına yol açmıştır. Hatice, annesine söylediği “Bebek olsan alıp kucağıma kaçırayım seni!” cümlesiyle tüm çaresizliğini gösterirken dramatik örgüdeki bu durum, ekofeminist yaklaşıma da oldukça uymaktadır. 

Ekofeministlere göre, erkeğin kadın üzerindeki egemenliğiyle insanın doğa üzerindeki egemenliği arasında bir bağlantı vardır. Onlara göre, doğanın tahribinden sorumlu olan insanmerkezcilik değil, erkekmerkezciliktir. Hüseyin’in sadece kadın olduğu için Hatice’nin aklını ve haklarını kolayca sömürebileceğini sanması, Hatice hak arayışına girdiğinde onu yalanlarla manipüle etmeye çalışması, Hüseyin’in karısı ve küçük kızına oğullarıyla beraber sürekli aşağılayıcı bir dille yaklaşması ve aynı Hüseyin’in kadınlar üzerinde kurmaya çalıştığı tahakkümü doğayla olan ilişkisinde de yinelemesi ekofeminist anlayışa tam olarak oturmaktadır.  

Sonuç olarak Hatice’nin “Hem size hem bize” felsefesi bozulmuş, Hüseyin ve ailesinin “hep bana”cı tavrı, olayları beklenen sona sürüklemiştir. 

  

Filmdeki diğer katmanlar 

Film, kurgusal yaratıcılığıyla adeta bir yalnızlık şiiri gibi sessiz, nahif ve yalın anlatımı altında alımlayıcısına çok katmanlı bir yapı sunmaktadır. Bunlardan en önemlisi “çocuk istismarı”dır. 

Hüseyin’in eşi, Hüseyin’le evli kaldığı beş yıl içinde beş çocuk doğurmuştur. Hüseyin için “her çocuk bir altın”dır. Çocukları bir yatırım aracı olarak görmektedir. Onları potansiyel işgücü olarak değerlendirmekte, hatta bunun için zorlamakta, zaman zaman ikna etmek için duygusal manipülasyon yapmaktadır. Çocuklar da, bir istisna hariç, babalarına benzemiş, onun kentli de köylü de olamamış yoz kültüründen ve kapitalist ahlakından nasiplenmişlerdir.  

Aynı çocuk istismarının başka bir boyutunu Hatice üzerinde de görmekteyiz. Hatice, erken ölen erkek kardeşlerinden sonra, talipleri çıktığı halde evlendirilmemiştir. Maddi ve manevi olarak tüm hayatını ailesine vakfetmiş bir birey olarak bütün yaşamı yok sayılmıştır.  

Balkanlar gibi etnik kimliğin çok çeşitli olduğu bir coğrafya içinde geçen hikâyedeki kurgu, iki Türk ailesinin çatışmasını anlatmaktadır. Bu durum, biraz tesadüfî olsa da “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” sözünü tek çırpıda yalanlamaya yetmektedir. Tasarlanmamış olsa da film, bu açıdan bir okumaya da müsaittir.  

Filmde bir “komşu terörü” mevcuttur. Sürekli romantize ettiğimiz komşuluk kültürünün “dağdan gelip bağdakini kovma” sözüne uyar cinsten evrimleştiğini yine filmde ayrı bir katman olarak görmekteyiz.  

  

Hüseyin’in suçu 

Filmin odak noktasında bulunan Hatice karakteri gücüyle, nezaketiyle, fedakârlığıyla ön plana çıkıp izleyicinin kalbini fethetmektedir. Hatice’nin önce sevecenlikle yaklaştığı, yalnızlığına çare olarak gördüğü Hüseyin ve ailesiyle sonradan yaşadığı çatışma durumu izleyiciyi kışkırtmaktadır. 

Filmin duygusal boyutu o kadar yüksektir ki belgeseldeki arılar, filmden çıkıp izleyicisini defalarca yüreğinden sokmaktadır. Haliyle sömürünün vücut bulmuş hali Hüseyin, taşlanıp hınç alınacak bir sembol haline gelir. Hüseyin ve ailesinin filmdeki sonu, seyircide bir katarsise (duygusal rahatlamaya) yol açar. Oysa bu durum, Marksist estetiğine uymaz. Zira Hüseyin fail gibi görünse de aslında o da sistemin bir kurbanıdır. Gerçek suç Hüseyin’in değil, Hüseyin’leri yaratan, doğayı insanın şahsi menfaati uğruna tüketebileceği bir nesne haline getiren kapital düzenindir. Kendi emeğine yabancılaşarak, Hatice gibi kendi için değil de başkası için bal toplayan Hüseyin, bu yabancılaşmayı kendine, ailesine ve doğaya karşı da yaşamıştır. Film bu anlamda yarattığı yüksek duygusallık ve nihayetindeki duygusal boşalmayla gerçek suçluyu buldurma konusunda çok net bir tavra sahip değildir. Velhasıl Robinson’ları öldürmek bir sonuç vermeyecektir. Çünkü sistem, her Cuma’dan yeni bir Robinson yaratma gücüne sahiptir. Bizim de bir parçası olduğumuz doğanın ritmine yeniden uyum sağlayabilmek için gerçek suç sahibini bulup onu değiştirmek olmalıdır esas hedef. 

Önceki İçerikBir şarkının düşündürdükleri: Lusi Hadig
Sonraki İçerikEvcil hayvanların sağlığımıza etkileri
Hakkı Yüksel
1987’de İstanbul’da Eski Yugoslavya göçmeni bir ailenin çocuğu olarak doğan Hakkı Yüksel, lisans ve yüksek lisansını İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamladı. Aynı üniversitenin Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji bölümünde öğrenim görmektedir. Çeşitli Balkan derneklerinde ve Balkan kültürünün korunmasına yönelik faaliyet gösteren internet sitelerinde Eski Yugoslavya devletleri başta olmak üzere tüm Balkan coğrafyasının sinema, dil, kültür, müzik, edebiyat ve tiyatrosu hakkında çeşitli araştırmalar yapmış ve çalışmalar yayımlamıştır. Farklı dergilerde kısa öyküler, tiyatro oyunu, film, dizi ve kitap eleştirileri yazmaktadır. 2011’den bu yana Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak çalışmaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz