‘İçimde yıllar yılı birikmiş şeyleri yazmak istedim’

0
380

Uzun zamandır söyleşi yapmak istediğimiz Günay Çetao Kızılırmak’ı öykü kitabını bahane edip aradık ve aklımıza gelen her şeyi Jineps okurları için sorduk, bizi kırmayıp vakit ayırdığı için teşekkür ediyoruz.


-Kitaplarınızdaki kısa özgeçmişinize baktığımızda Adigey’e taşınana kadar 13 yıl boyunca Türkiye’nin çeşitli kentlerinde yaşadığınızı öğreniyoruz. Bize biraz çocukluğunuzu anlatır mısınız? 

-Merhaba. Evet, babamın memuriyeti nedeniyle Türkiye’de epeyce kasaba, şehir gezdik. Sıkça taşınıp durduğumuz, tozlu kamyonlu bir çocukluğum oldu. Elbette güzeldi de çocukluk, “gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor” dediği gibi şairin, hiçbir yere gitmedi. 

  

13 yaşında Adigey’e taşınmak… 

Adigey’e taşınmak gibi radikal bir karar 13 yaşında, çocukluktan gençliğe geçme aşamasında olan Günay’ı nasıl etkiledi? 

-Aslında yetişkinler için de biz çocuklar için de zordu ama o zamanların kolay/zor algısı bugünkünden farklıydı. Şimdilerde başka bir semte taşınacağımız zaman bile “Acaba zorlanır mıyız?” diye endişeleniyoruz kendimiz için, o zamansa zor daha normal bir şeydi, belki de hayatın kolay olması hiç beklenmediği için, belki de annemlerin-babamların kuşağı için hayat hiçbir zaman çok kolay olmadığı, okumak, yetişmek, hayatını kazanmak, bu arada bir inancı sürdürmek hep mücadele gerektirdiği için. Benim yaşımdaki biri için de ciddi zorlukları oldu bu gidişin ama o zamanlar ergenlik de büyütülen bir mevzu değildi. Büyütülmesi gerekir mi bilmiyorum ama aslında büyükmüş, sonradan düşününce, başkalarına anlatırken anladım. Yabancılık hissini pek aşamadım ve sevmedim açıkçası. 

  

Diasporalı Çerkeslerin birçoğunda anavatana dönmek ve orada yaşamak yüzyıllardır süregelen, dededen toruna aktarılan bir hayaldir. Adigey’de yaşamak nasıl bir tecrübeydi, biraz bilgi verebilir misiniz? Artık Türkiye’de yaşadığınızı biliyoruz, sizi tekrar Türkiye’ye getiren neydi? Gelecekte Adigey’e dönüp uzun süreli yaşamayı düşünüyor musunuz? 

-Ben orada yaşarken -13 sene yaşadım- neleri severdim, belki bunları söyleyebilirim: Maykop kentini çok severdim, tahta perdeli evlerini, çok katlı çirkin apartmanların ortalarındaki geniş avluları, çeşitli yapılarını, sinemasını, tiyatrosunu, konser salonlarını, garını, postanesini, okullarını, Krasnooktyabrskaya Caddesi’ndeki renk renk eski binaları, Çeraşe Tembot heykelini, Lenin heykelini, akşamları bütün şehrin toprak ve çiçek kokmasını, dünyanın bir yerinde unutulmuş gibi, kendi halinde mutlu ve fantastik bir yer olmasını, ortasından nehir geçmesini, insanlarının şık ve yaşama karşı hevesli olmasını, balkabağını, peynirini, ay çekirdeğini, birasını, birçok kütüphanesi ve kitap okunacak köşecikleri olmasını, eğitimin gayet ulaşılır ve kitabın bol olmasını (en azından o zaman öyleydi), genç, öğrenci yoğunluklu bir nüfusu olmasını, ormanın yürüme mesafesinde olmasını, son yıllarda açılan birçok rahat, sıcak kafesini, Türkiye’nin (ayrıca Ürdün’ün, Suriye’nin vs.) farklı yerlerinden çok değişik ve beklenmedik insanların burada toplanmış olmasını, akşamları birinin bahçesinde şöminenin karşısında oturmamızı ve annemin mızıka çalmasını severdim ve severim.  

Türkiye’ye beni geri getirenlerse çok kişisel nedenlerdi. Gelecekte Adigey’e temelli döner miyim bilmiyorum, küçük bir ihtimal, ama ailem orada, demek ki bir bakıma ben de oradayım. 

  

-Adigey Devlet Üniversitesi Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmişsiniz, bu bir çocukluk hayali miydi, nasıl karar verdiniz? 

-Değildi aslında. Biraz kendiliğinden oldu. Okumayı severdim. Rusça öğrenirken de benim için en cazip şey, Rus romanlarını Rusça okuyabilecek olmaktı. Bu ülke değiştirme meselesinden ötürü öğrenim hayatım sekteye uğramış, bu durum beni tembelleştirmiş ve vurdumduymazlaştırmıştı. Bari sevdiğim şeyi okuyayım diye düşünmüştüm bölümü tercih ederken. Okuduğum bölümden de biraz söz etmek isterim – bilgi birikimi bakımından derya deniz hocalarımız vardı bizim, bana özellikle edebiyat sevgisi anlamında çok şey verdiler. Ayrıca özgür düşünen, düşüncesini açıkça ifade edebilen bir hocalar nesliydi bizi okutan. Şimdilerde durum nasıldır bilmiyorum. Mütevazı, küçük bir fakülteydi, ama bazen küçük yerlerde şaşırtıcı bir enerji birikir – öyle bir şeydi galiba. 

  

Rus ebebiyatından çeviriler ve ödül 

-Rus edebiyatından yaptığınız çeviriler oldukça kabarık bir liste oluşturuyor ve Andrey Platonov’dan çevirdiğiniz “Çevengur” romanı ile 2010 Dünya Kitap Yılın Çeviri Ödülü’nü aldınız. Profesyonel hayat yapmak istediğimizi değil yapılması gerekeni dayatır. Sizde bu durum nasıl başladı, ilk çevirileriniz nelerdi ve süreç nasıl gelişti? Çevirmek istediğiniz kitapları nasıl seçiyorsunuz? Ödül almak sizi nasıl etkiledi? 

-Maykop’ta Rusça öğrenmiş bir genç doğal olarak kendini çevirmen olarak bulur. Birilerine evrak çevirirsiniz, yeni taşınanlara yardım edersiniz, kafanız çevirmeye meyilli çalışır ister istemez. Benimki okuma yazma sevgisiyle birleşti bir noktada. Adigece çevirmeni Mevlüt Atalay’la Puşkin’in uzun bir şiir-masalını Türkçeye çevirerek başlamıştım bu işlere. Sonra bir Türkiye’ye gelmemde Rus klasiklerine -bunları yayımlamak nispeten masrafsız olduğundan elbet- epeyi ilgi olduğunu gördüm ve klasik çevirisi alarak giriş yaptım mesleğe. İlk çevirileri Maykop’tayken yaptım. Zamanla daha özenli çalışan ve klasiklerin dışındaki Rus edebiyatıyla ilgilenen yayınevleriyle çalışma imkânım oldu. Benim önerdiğim kitaplar da oldu ama birçoğuna da yayınevi önerisiyle başladım. Rusçacı sayısı o zaman (2000’lerin ortaları) çok değildi ve iyi yaparsanız, istekliyseniz iş alabilirdiniz mutlaka. Şimdi sayımız daha fazla ama kitap çevirisi işi bulmak hâlâ mümkün. Ödül de beni mutlu etti tabii ki. 

  

“Geçmişe göre daha çok çevriliyor modern Rus edebiyatı” 

-Türkiye’de 19. ve 20. yüzyılın ilk yarısında yetişen Rus yazarlar daha iyi bilinir ancak çağdaş Rus yazarları hakkında çok az bilgimiz var. Beğendiğiniz ve çevirisini yapmak istediğiniz çağdaş Rus yazarlar var mı? 

-Çağdaşlardan ben sadece Vladimir Makanin’in bir romanını çevirdim. Aslına bakarsanız, geçmişe göre daha çok çevriliyor modern Rus edebiyatı. Halihazırdaki çevrilmiş yazarlardan Tatyana Tolstaya, Lyudmila Ulitskaya, Lyudmila Petruşevskaya, Yevgeni Vodolazkin’i önerebilirim. Benim de zaman zaman “şunu çevirsem” dediklerim oluyor ama pek zaman bulamıyorum. Ben karar verene kadar da çevrilmiş oluyor genellikle. 

  

-Adigey’de yaşayıp okudunuz. Çerkes edebiyatı ile ilgilendiniz mi, bu konudaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz? 

-Maalesef Çerkesçe öğrenemediğim gibi Çerkes edebiyatını da tanımıyorum. Tek bildiğim Nalbi Kuyok’un Ölülerin Şarabı romanını okuduğumda pek sevdiğimdi, hayattayken sokaklarda rastlamak da güzeldi bu karizmatik yazara. 

 

“Yazmak ve çevirmek için öncelikli, belki de tek gereklilik bol bol yazmak ve çevirmektir”

 

-Onlarca çeviriden sonra ilk öykü kitabınız ‘’Köstebek Yolları’’ İletişim Yayınları tarafından basıldı ve oldukça ilgi çekti. İyi bir çevirmen olarak bilinen Günay Çetao’dan böyle bir sürpriz muhtemelen beklenmiyordu. Nasıl karar verdiniz yazmaya, neden başka bir tür değil de öykü? Devamı gelecek mi? 

-Çeviri, edebi açıdan çok tatmin edici ama yorucu bir iş. Biraz değişiklik istedim. İçimde yıllar yılı birikmiş şeyleri yazmak istedim. Öncesinde de elbette hep bir şeyler karalıyordum. Kişisel tarihimizdeki önemli bir ayrıntı da mektuplar. 94’te Adigey’e yerleştiğimizde Türkiye’de kalan dostum Nefin’le birbirimize onlarca sayfalık (rekorumuz sanırım 80 sayfaydı) mektuplar yazar ve postayla ya da gelen gidenle yollardık. Bu mektuplaşmalar ve sonrakiler, ayrıca bir sürü günlük, bir de şiir hevesim düzensiz ve hedefsizce de olsa bir tür yazma serüveniydi aslında. Öykülere birkaç arkadaşımın cesaretlendirmesiyle başladım. Eğlenceli geldi ve sürdürdüm. Devamından emin değilim maalesef. Eğlenceli dediğim bu iş aslında çok zaman ve odaklanma istiyor ve uygun koşulları oluşturmak kolay değil. 

-Kitap kapakları ilgi çekicidir, içeriği hakkında tahminler yaptırır okuyucuya. “Köstebek Yolları”nın kapağı da çok ilgi çekici ve kitabın ismine çok yakışmış. Merak edip bakınca Kazimir Maleviç isminde bir Rus ressamın “Beş Ev Peyzajı” isimli tablosundan alındığını öğreniyoruz. Kapağa nasıl karar verdiniz? 

-Ben önerdim bu resmi. Rus avangardının temsilcisi Kazimir Maleviç’in resimlerini seviyorum. Kitaptaki “uzak”, “ev” ve “yol” imgelerinin bu resimde bir ifadesi olduğunu düşündüm. 

  

-Nitelikli yazı-çeviri, nitelikli okumayı gerektirir diye düşünüyorum. Siz neler okuyorsunuz, yazar-çevirmen olmayı hayal eden gençlere önerileriniz nedir? 

-Açıkçası çok düzenli, her şeyi sırasıyla okuyan, her çıkanı hemen alıp okuyan bir okur değilim. Dil karmaşası ve uzun zaman kitap çevirisiyle uğraşmak beni okur olarak köreltti de biraz. O eksikleri gidermeye çalışıyorum şimdi.  

Şu sıralar Şule Gürbüz’ün Kıyamet Emeklisi romanını okuyorum. Türkçe yazan öykücüleri, romancıları takip etmeye çalışıyorum. Ayhan Geçgin’in Son Adım’ını çok sevmiştim, bütün kitaplarını okumak istiyorum yakın vadede.  

Dönüp dönüp Çehov’dan bir şeyler okuyorum. Batı’dan Grace Paley’nin öyküleri, yeni Nobel alan Annie Ernaux’nun anlatısı, Kanadalı Alice Munro beni etkilemişti. Klasiklere dönüyorum arada bir. Ruslara ve diğerlerine. Psikiyatri ve psikanalize ilgi duyar oldum, Freud ve sonrasını anlamaya çalışıyorum küçük adımlar ve büyük ilgilerle. 

Yazar veya çevirmen olmak isteyenlere önerim ne olabilir ki? Yazmak ve çevirmek için öncelikli, belki de tek gereklilik bol bol yazmak ve çevirmektir. Okumaksa bunların hiç değişmeyen fonu olmalı.


Kitaptan alıntılar

“Beylik ‘insan nereye giderse gitsin kendinden kaçamaz’ sözünün her tartışmaya koyduğu noktanın çevresinden dolanırsak, kaçmak gayet makul bir plan, uzak hayli mümkün bir ufuktu. Her şey icat olunup mertlik bozulalı zaten uzağın pek uzaklığı kalmamıştı.” (Uzak – S. 13)

“Her eşya için başka bir eşya icat ediyorlar. Her icat için başka bir kelime. Her kelime için birden çok anlam.” (Ev – S. 19)

“Bir şey bulmuştum. Yaşamayı kolaylaştıracak, güzelleştirecek bir şeydi. Unuttum sonra. Yine kendim oldum, kaçınılmaz ve imkansız kendim.
… Bir şeye benzetmek istiyorum şimdi, hatırlamak için, ama aslında gibi değil, kendiydi.” (Neydi – S. 27-29)

“Kardeşimle sahildeyiz, üstümüzde kısacık şortlarımız, çocuğuz daha, yüzümüzdeki ışıklar, gölgeler nasıl geçici, nasıl güzel.” (Sigara – S. 38)

“Ormanda dolaşmak bir kitabi heves, bir imkânsızlık, ihmal ve nihayet terk edilmiş bir ütopya. Birçok şehirli gibi ben de zaman zaman ormanda gezmeyi arzuladığımı düşünürüm ama en yakındaki ormana bile kolay kolay gitmem. Hiç gitmem. Hep bir gün gideceğimi düşünürüm çünkü eninde sonunda gitmemek olanaksız ve büyük gaflettir. Gitmedikçe, görmedikçe, özlemedikçe orman da artık güzel bir kelimedir. Irmak gibi, sevda gibi.” (Her Şeyin Tam Tersi – S. 49)


Günay Çetao Kızılırmak  

Çerkes bir ailenin üç kızından en küçüğü olarak 1981 yılında doğdu. 1994’te ailesiyle birlikte Adigey Cumhuriyeti’ne döndü.  

Bir söyleşisinde “Benim kişisel tarihimi belirleyen olaylar 1864 yılında Çerkeslerin Çarlık Rusya’sı tarafından Osmanlı’ya sürülmesiyle başlamış. Bir de Sinop Durağan’a bağlı Çerkesler Köyü’nün Altınkaya Barajı’nın suları altında kalması ailemizi ikinci kez köksüzleştirmiş. Bu yerinden edilme, memur ailesi olmanın devamlı taşınma mecburiyetleri ve nesilden nesile geçtiğini düşündüğüm dönüş eğilimi benim de hayatımı ve kişiliğimi büyük ölçüde şekillendirdi” diyor Günay Çetao. 13 yaşında gittiği Adigey Cumhuriyeti’nden 13 yıl sonra Türkiye’ye geri döndü. 

Turgenyev, Gogol, Tolstoy, Çehov, Puşkin, Marina Tsvetayeva, Svetlana Aleksiyeviç gibi yazarlardan onlarca kitap çevirisi yapan ve çeviri dünyasında övgüyle bahsedilen Günay Çetao özellikle Andrey Platonov çevirileriyle dikkat çekti ve 2010 yılında “Çevengur” roman çevirisiyle Dünya Kitap Yılın Çeviri Ödülü’nü aldı. 

Bu yıl İletişim Yayınları tarafından yayımlanan ilk öykü kitabı “Köstebek Yolları” ilgiyle karşılandı, kitap üzerine çeşitli gazete ve dergilerde, dijital platformlarda değerlendirme yazıları yer aldı.  

Toplam 10 öyküden oluşan kitapla ilgili en güzel yorumu yapanlardan biri ise T24’ten Murat Bjeduğ. “Yeni Bir Yazar ve Öyküde Yenilik” başlığıyla yayımladığı yazısında “Günay Çetao’nun belki de en özgün yanı kökünün kendisinde olması; Gogol’ün paltosundan çıkmışlık intibası vermiyor” diyor. 

Yazarın şiirlerini, öykü tanıtımları ve şiir çevirilerini paylaştığı blog adresi:  

http://gunaycetao.blogspot.com/ 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz