Bir ‘peruk’ olarak muhafazakârlık

0
945

Jineps’in ocak sayısında yer alan “Özgürlük mücadelesi ve devlet tapıncı” başlıklı son yazımda, “İslam dini ile kimlikleşen” kesimlerin çöken entelektüel cephesini tartışmaya çalışmıştım. O yazıyı, eski İslamcı entelektüellerin pek bakamadıkları dindar-muhafazakâr kesimi de konu edeceğimi not ederek bitirmiştim.  

“İslam dini ile kimlikleşen” ya da “muhafazakâr kimlikçi” diyebileceğimiz, ama kolaylık olsun diye adına “muhafazakâr” diyebileceğimiz bu kesimi anlamak için, kısa da olsa toplumsal hareketlere dair bir-iki not düşmekte fayda olabilir. Öncelikle dünyanın en ulvi amaçlarına sahip olsa bile, öncüleri en ulvi insanlardan olsa bile, hiçbir toplumsal hareket tepeden tırnağa masum değildir. Kendilerini hareketin altında tanımlayan insanların tamamı hareketin en genelindeki ilke ve amaçlara sahip değildir.  

Bu sadece iyi niyet – kötü niyet meselesi değildir, çünkü toplumsal hareket her şeyden önce herkese aynı algıyı üretmez, aynı duyguyu vermez ya da çok daha basit bir ifadeyle, herkes aynı toplumsal harekete baktığı zaman aynı şeyi anlamaz. İnsanlar bir toplumsal harekete anlayabildikleri yerden girerler. Aslında bu biraz siyasal partilere verilen oya da benzer; herkes aynı partiye aynı nedenlerle oy vermez. Ama siyasal partilerde olduğu gibi, toplumsal hareketler de eteklerine tutunanları “nesnelleştirir”, somutlaştırır, “şeyleştirir”. Onları belli birtakım kelimeler, sloganlar, özetlenmiş amaçlar etrafında duygusal olarak “hizalandırır”, bir kimlik verir. Hareket geliştikçe, yolunda yürüdükçe, bir duygusal enerji ve aidiyet üretir… Ve bu -iyi veya kötü- hep değişerek sürer… Çünkü harekete yeni katılanlar olur ama aynı süre içinde hareketin yer aldığı toplum da değişmeye devam eder. Bu çifte dinamik sebebiyle hareketin değişmesi de kaçınılmazdır.  

Dünyadaki bütün hareketler için bu geçerlidir. Ne sosyalist hareket ne işçi sınıfı hareketleri ne milliyetçi hareketler aynı kalmadığı gibi, İslamcı hareket de aynı kalmamıştır. 

Toplumsal hareketlerin doğasında olan bu genel durumun yanı sıra ve bu özelliğine de bağlı olarak, bir başka alt dinamik daha devreye girer. Toplum içinde var olan başka zihniyetler veya ideolojiler ya da yaşam tarzları, güçlerine veya güçsüzlüklerine bağlı olarak, söz konusu toplumsal hareketle eklemlenirler. Hareket yükselirken, fırsatlar doğurur; bu farklı zihniyetler ve sosyal gruplar için hareketin treninde bir vagonda yer almak çok faydalı olabilir. Buna karşılık hareket de toplum içinde belli bir güce sahip olan bu grupları bünyesine katmak ve hegemonik gücünü artırmak için dilini bu kesimlere göre rötuşlar. Ama taktik olarak atılan bu karşılıklı adımlar, nihai olarak hareketin niteliğini çok radikal biçimde değiştirebilir. 

İşte Türkiye’de Kemalizm’le, köylülükle, işçi sınıfıyla veya Alevilikle, Anadolu kültürüyle ya da Batı rasyonelliğiyle ya da silah kültürüyle buluşan ve bu referanslarla evrilen sol/sosyalist hareketler tam da genel olarak “sosyalist” hareketin ne kadar radikal biçimde farklılaşabileceğinin örnekleriyle doludur. Hatta hiçbir zaman yekpare ve güçlü bir hareket olmadığının izlerini de belki bu kadar farklı referanslarla evrilmesinde bulabiliriz. 

  

“Peruk” 

Ancak bir toplumsal harekete eklemlenen insanlar ve gruplar sadece bir siyasi ya da toplumsal proje, bir toplumsal dönüşüm talebi içermek zorunda değildir. Daha önce gene bütün toplumsal hareketlerde olduğu gibi, toplumun içindeki en gayri meşru pratikler ve zihniyetler de güçlenen toplumsal hareketlerin altına kamufle olabilir. Bu, Michel de Certeau’nun verdiği “peruk” metaforunun anlattığı gibi, dışarıdan bakıldığında belli hareketleri yaptığı için belli bir işi yaptığını düşündüğümüz bir insanın aslında bambaşka bir iş yapabilmesidir. Dersini çalıştığını / işini yaptığını düşündüğümüz bir çocuğun / büyüğün aslında kitabının içinde (bizim zamanımızda olduğu gibi) Tom Miks, Teksas çizgi romanı okuyor oluşu ya da Wikipedia’dan malzeme aradığını düşündüğümüz yeni zamane çocuğun / çalışanın aslında bilgisayarından dizi film izliyor oluşu bu türden bir peruk altına saklanmaktır.  

“Peruğun” nasıl kullanıldığına dair gene dünyadan ve Türkiye’den çok çeşitli örnekler verilebilir. “Sosyalizm”, “şanlı işçi sınıfı” jargonu altında eşsiz nitelikte bir ayrıcalıklı sınıf yaratan Sovyetler Birliği’ne ya da İslam jargonu altında geçici cinsel ilişkiye “muta” adıyla kılıf uyduran İran’a bakmak yeterli olabilir. Ya da Türkiye’de her türlü ekonomik soygunun “vatan, millet, devlet” hamaseti altında yapılması, her türlü mafyatik ilişkinin sadakat, erkeklik, namus gibi başka hamaset retoriğiyle televizyon dizilerinde yer alması da anılabilir. Mesela herkesin çok iyi bildiği telefon dolandırıcılığında en çok kullanılan argüman, dolandırıcılığa hedef olacak kişiyi “terör örgütüne” bağlantılı kılmaktır. Milliyetçi olduğunu ispat etmek isteyen hedef kişi, ekonomik olarak çökmeyi de göze alarak, hemen istenen parayı toplar ve dolandırıcılara verir. Yıllar önce de Bilecik’in Bozüyük ilçesinde bir silah dükkânını soyduktan sonra otomobillerine Türk bayrağı asan sabıkalı hırsızlar, bu koruma kalkanı sayesinde Eskişehir’e kadar kaçabilmişlerdi. Yani milliyetçi söylem ve onun türevleri “vatan-millet-bayrak-Atatürk” gibi konular bütün kapıları açar. 

İşte “muhafazakârlığın” içinde de böyle bir “peruk” kullanım olduğunu söylemeye çalışıyorum. Eski-İslamcı (eski) entelektüellerin yüzleşemediği bir gerçeklik olarak muhafazakârlığın sakladığı Pandora’nın kara kutusunun üstünü örten bir peruk… 

Bu sandığın kuşkusuz birinci tezahürü ekonomik varoluş ya da sınıfsal boyutta karşımıza çıkıyor. Anlı şanlı ilahiyatçıların, “İslam âlimlerinin”, yolsuzluk söz konusu olduğunda, ite kaka, zorlayarak kitaptan, sünnetten, İslam tarihinden, fıkıhtan vs. çeşitli kulplar bulmaya çalışmaları tam da tipik peruk uydurma girişimleridir ve tabii ki ders kitabının içine Tom Miks’i kamufle eden çocuğun masumiyeti ile alakası yoktur.  

Her türlü yolsuzluğun meşrulaştığı bir muhafazakâr dilin yanı sıra, “öyle görülmenin” iyi olacağını düşünerek “mış gibi yapmak” da peruğun bir parçasıdır. Mesela cuma günleri “Bakara makara” diye mesaj atmak ya da cumaya giderken, dükkânın kapısına “Cumadayım” diye yazmak bu gösterinin birer parçasıdır. (Ama tabii cuma ibadeti sırasında, iki rekât arasında cep telefonuyla WhatsApp’ta mesajlaşmaya devam etmek de herkesin kabul ettiği bir Tom Miks okuma eylemidir.) Bir yandan, sakal, şalvar, sarık ve rahle dekorunun arkasından insanlara din-iman ayarı verip, diğer yandan hayatta çalışmanın yanına bile uğramadan, cemaatten toplanan “yardımlarla”, mülklerin gelirleriyle yaşayan muhafazakârların akan suları durduran “Allah için çalışıyoruz!” perukları tabii ki kocamandır. Onlar kadar olmasa da sahip olduğu yüzlerce evin kiralarıyla rantiye olarak yaşayan, kıyafetleriyle gayet geleneksel görünen; sürekli aşağıladıkları Batı’nın siyah Mercedes’lerinden aşağısı kurtarmayan parazitlerden, dar takım elbiseleri, sivri uçlu pabuçlarıyla pudra şekeri koklayan çömezlere kadar farklı kesimlerin muhafazakârlık perukları da çok iyi kamuflaj araçlarıdır.  

“İnanmak için bir yere ait olmak zorunda hissetmeyenlerin” yanı sıra, din sosyoloğu Grace Davie’nin tabiriyle bu durum tam da “inanmadan ait olmanın” tezahürüdür. “İnanmasam bile ait olursam, ben de bir-iki kuruşluk fayda ya da güç elde edebilirim”in hesabıdır bu. Bu hesap, o güce sahip olmak için en güçlü olanın yanına, çeperlerine ilişmeyi gerektirir.  

Buna ek olarak, Kuran’dan yorum yapıldığını iddia ederek, “kâfirle mücadelede yalan söylemeyi, hile yapmayı, kâfirin canını, malını, ırzını, evli karısını cariye yapmayı hak ve helal kabul etmek” de benzer şekilde kolay yoldan güç kazanmanın bir tezahüründen başka hiçbir şey değildir. Yeter ki “kâfir” olarak tanımlanabilecek bir hedef bulunsun… Kısaca, toplumda kolay yoldan köşeyi dönmeyi bekleyen bireyler ve çevreler için güçlü bir dini hareketin söylemi bulunmaz bir nimettir. 

Ama daha da radikal olan peruk “ahlaki” olarak sunulan ya da ahlaksızlığı kamufle eden söylemdir.  

 

Pornografik muhafazakârlık 

Ahlak konusunda mangalda kül bırakmayan ama 6 yaşındaki kız çocuğunu gelin yapmaya kalkanlar, 12 yaşındaki çocukla evlenmeyi meşru kılmak için binbir dereden delil getirmeye çalışan peruklular da aslında toplumdaki cinsel doyumsuzluğun tezahüründen başka bir şey değildir.  

Normal şartlarda toplumlar bu insanların davranışları için “sapma” kelimesini kullanırlar. Durkheim’ın anomi kavramı, muhafazakârların eşcinseller için kullanmayı çok sevdikleri “Lut kavmi” örneği bu sapmayı kullanmak üzere üretilmiş kavram ya da metaforlardır. Yani aslında toplumda tam anlamıyla “a-normalleşme”, “normsuzlaşma”, bozulma ve çürümeye işaret eden bir durumdur söz konusu olan… Yani kılıfı ne olursa olsun, çocuklarla cinsel ilişkinin meşru kılınmaya çalışıldığı bir toplum çocuklarını bile koruyamaz hale gelmiştir. Çocuklar üzerine kurduğu “tabu”, artık “tabu” olmaktan çıkmıştır. Gayet dini bir kavram olan “günah”, artık tam da aynı dinin farklı bir kullanımı sayesinde “günah” olmaktan çıkmıştır. Lut kavmi tehlikesine işaret eden söylem bizzat Lut kavmini üretmiştir. 

Bu haliyle, kelimenin küfür ve tanım arasındaki anlam kayganlığına rağmen, “cennetteki hurileri” ağzının suyu akarak anlatan “hoca” görünümlü şahsiyetleri burada -küfür ya da hakaret değil ama teorik olarak- “sapık” tanımının altında anlayabiliriz. Ya da vaaz verirken, cinsel açlığını, cinsel fantezilerini anlatan “hocaların” ulaştığı seviyeyi “sapıklık” olarak niteleyebiliriz. Ancak tabii ki, bu niteleme ihtimaline karşı “hocanın” ihtiyaç duyduğu peruk da “İslami retoriktir”. Türk bayrağına ihtiyaç duyan soyguncu ya da mafyacı gibi… 

Hocanın İslami kenar süslemeleriyle tasvir ettiği, “sinek kanadının şeffaflığına sahip tüller içinde, rayihası gök kubbeden yeryüzüne inen huriler, her cimadan sonra bekâreti yeniden tamir olan, en fazla 16 yaşında bakirelerle” dolu fantezileri psikolojik, psikoanalitik incelemeye tabi tutulsa, kuşkusuz epey bir malzeme çıkar… Unutmayalım ki, “her cimada bozulup, sonra tamir olan bekâreti yeniden bozmayı” ve tabii ki can acıtmayı hayal edebilen bir zihniyet de ancak sadizm içerikli pornografik üretimlerde bulunabilir. 

Bu hocaların dili, cinsel olarak açlık ve tatminsizlik içinde olan bir erkek güruhu için bir vaatler dizisi içeriyor ve tam bir erkek muhabbeti kıvamında gelişiyor… Camide değil, bir kahvehanede ya da yatılı okulda yapılan, yeni ergenlerin kurdukları fanteziler eşliğinde yapılan erkek muhabbetinden ya da lümpen bir kesim için inanılmaz tatmin araçları sunan bir muhabbetten fark içermiyor… 

Cennette “zevkten kudurtan” şaraptan, “bal ırmaklarından” bahsederken ağzının suyu akan hocalar ve onların bu sözlerini kulaktan kulağa yayan alt kategori havariler kaba bir tabirle, her bakımdan tatminsiz toplumsal kesimlerin ürünüdür. Aslında günah işlemeye çok hevesli, çok özenen kesimlerin tatminsizliğine ve toplumsal hastalıkların en dipteki örneklerine, kızına tecavüz eden, sonra da kızının doğurduğu çocuğa tecavüz eden erkeklerin ve onların bu eylemlerini görünmez kılmaya çalışan cemaat yapılarında da rastlayabiliriz.  

Bu haliyle kullanılan dini söylem, tabii ki İslami hareketten ekmek yiyen eski-entelektüelleri de rahatsız etmiyor. Çünkü onlar da aynı söylemin şemsiyesinin altında başka faydalar sağlıyorlar ve hep birlikte altına girdikleri şemsiyeyi bambaşka bir kimliğe, gücün kimliğine sokuyorlar… İslamcı dil, var olan güç ilişkisini, iktidar yapısını aşağıdan yukarıya kadar tahkim eden bir pazarlama diline dönüşüyor… Bu dil, parayı da, statüyü de, mafyayı da, cinsel açlığı da, pornografiyi de içine alarak güçlenen bir masal canavarına dönüşüyor.  

Bütün bu türden söylem ve pratiklere bütün toplumlarda rastlanabilir. Ahlaksızlığın saklanacağı her zaman bir kamuflaj vardır. Ancak bu, rastlanan durumun korkunç olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Ve tabii ki kamuoyunda beklenmesi gereken şey, bu korkunç toplumsal ahlaksızlık, hastalık ya da sapkınlık karşısında ses çıkarılmasıdır. Özellikle hayata ancak belden aşağısıyla bakabilen insanların arkasına saklandığı dile sahip olduğunu düşünen diğer kesimlerin ses çıkarabilmesidir. Ama acıklı olan şey şu ki, dindar ve entelektüel geçinen fakat daha da çok artık “seçkinlik” mertebesine yükselmiş “aydın” takımı bütün bu pespaye ve ahlaksız insan sürüsü için hiçbir şey demiyor…  

Seslerini çıkarmıyorlar, çünkü ahlaksızların bu dili kullanıyor olmasını “güç için” mubah görüyorlar, çünkü bu dilin kullanılmasının, ortalama ucube totaliter canavarın gücünü artırdığını düşünüyorlar ve kendilerini de bu sayede koruma altında görüyorlar.  

Ama sanıyorum şunu göremiyorlar: İçinde bulunduklarını zannettikleri “hareket” ya da “dava” artık yok; onun yerine, onların da içinde bulunduğu, bir zombi gibi içinden tamamen çürümüş durumda olan bir yapı var… 

Önceki İçerikÇocuk politikası
Sonraki İçerik‘Etnomoda’ yarışmasının kazananları açıklandı
Ferhat Kentel
Son olarak, kapatılan İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi olan Ferhat Kentel 1981’de ODTÜ’de işletmecilik lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1983’te Ankara Üniversitesi SBF’den yüksek lisans ve 1989’da Paris, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’den sosyoloji doktora derecesi aldı. 1990-1999 arasında Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nde, 2001-2010 arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Fransa’da Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’de ve Université de Paris I’de çeşitli dönemlerde misafir öğretim üyesi ve araştırmacı olarak bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında çeşitli kitap ve dergilerde modernite, gündelik hayat, yeni sosyal hareketler, din, İslâmi hareketler, aydınlar, etnik cemaatler üzerine makaleleri yayımlandı. Yayınlanmış araştırma ve kitapları şunlardır: Ermenistan ve Türkiye Vatandaşları. Karşılıklı Algılama ve Diyalog Projesi (Gevorg Poghosyan ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2005; Euro-Türkler: Türkiye ile Avrupa Birliği Arasında Köprü mü Engel mi? (Ayhan Kaya ile birlikte) İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2005; Milletin bölünmez bütünlüğü: Demokratikleşme sürecinde parçalayan milliyetçilik(ler) (Meltem Ahıska ve Fırat Genç ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2007; Belgian-Turks: A Bridge, or a Breach, between Turkey and the European Union? (Ayhan Kaya ile birlikte), King Baudoin Foundation, Brüksel, 2007; Ehlileşmemek, düzleşmemek, direnmek, (Söyleşi: Esra Elmas), Hayykitap, İstanbul, 2008, Türkiye’de Ermeniler. Cemaat-Birey-Yurttaş (Füsun Üstel, Günay Göksu Özdoğan, Karin Karakaşlı ile birlikte), İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2009; Yeni Bir Dil - Yeni bir Toplum, (Söyleşi: M.Talha Çiçek, Gülçin Tunalı Koç), Bilsam yay., Malatya, 2012; “Kır Mekânının Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Dönüşümü: Modernleşen ve Kaybolan Geleneksel Mekânlar ve Anlamlar” (Murat Öztürk ile birlikte), TÜBİTAK araştırması, 2017.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz