Deprem ve aciz yönetim artçıları

0
595

Türkiye topraklarının %78’i deprem alanı içinde. Coğrafyamızdaki depremlerle ilgili tarihsel sürece bakıldığında, periyodik deprem devamlılıkları da bunu açıkça gösteriyor. 1939 yılı Erzincan depremi Cumhuriyet tarihimizin en büyük depremi olarak kayıtlara girmişti. Türkiye bu depremin ardından onlarcasını yaşadı. 1999 yılında meydana gelen Gölcük ve Düzce depremleri Türkiye’yi bir kez daha deprem ile yüzleştirdi. Türkiye ekonomisinin, ticaretinin ve nüfus yoğunluğunun en çok alan bulduğu bu bölgedeki deprem 7.4 büyüklüğü ile son yılların en büyük ve en çok can kaybının yaşandığı bir depremdi. Türkiye daha sonra Kuzey Anadolu fayının devamı olan ve periyodik sürecini de tamamlayan Marmara depremini gündemine aldı. İstanbul, bu depremin yaşanacağı en büyük kent olarak çok ciddi bir tehdit altındaydı. İşte depremin miladı olarak tanımlanan bu felaketin ardından, Marmara Denizi didik didik tarandı. Kente ait deprem senaryolarına ilişkin biliminsanları bir dizi çalışma yaptı. Çıkarılan raporlar çok ciddi ve ürkütücüydü. Mevcut yapı stokları ve olası İstanbul depreminde tamamen yıkılacak bina sayısı 48 binlerdeydi. Birçok biliminsanı ve üniversitelerin işbirliği ile İstanbul Deprem Master Planı da yapıldı. Deprem verileri konuldu. Bölgenin en hassas depremsellik haritaları çıkarıldı.

Tüm bu planlamaların rafa kaldırıldığı bir süreçte Van depremi ile Türkiye coğrafyasında deprem bir kez daha hatırlandı. İktidar bir taşla birkaç kuş vuracak yasal düzenlemeler yaptı. Afet Riski Altındaki Alanların Dönüşümüne Ait Kanun (Kentsel Dönüşüm Yasası) çıkarıldı. Bu yasa ile depreme duyarlı yapı stokları eritilecek, bu yapılaşma için bazı vergi kalemlerinde muafiyetler uygulanacak, kira yardımı yapılacak, hızlı bir yapılaşma ile depreme hazırlanılacaktı. İnşaat ve betona dayalı rant sistemi, merkezi yönetimin de rüzgârı ile işe koyuldu. Öncelikle imar rantının en çok kazandıracağı bölgelerde uygulanan bu yasa, kentsel dönüşümden çok rantsal dönüşüm olarak sürdü. Biliminsanlarının çıkardığı afet riski haritaları ve kentsel dönüşüm uygulama haritaları birbiri ile örtüşmeyecek şekilde yapılanmalar sürdü. Tam 24 yıl İstanbul kenti başta olmak üzere tüm imar rantı olan yerlerde olağanüstü bir inşaat faaliyeti devam etti. Bu kent sanki depremi beklemiyordu. Bu imar talanı tüm Türkiye’de öyle bir salgın halini aldı ki, plan yapma yetkisi alan TOKİ ve Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı da yaptığı tepeden inme planlarla kentlerdeki uygulama imar planlarını delen, yandaşlarına ayrıcalıklı imar rantı sağlayan bir kuruma dönüştü. Cumhurbaşkanlığı’nın yetkilerinin de arttırılması sonucu, İstanbul Boğaziçi öngörünüm bölgesinden tutun da Türkiye’nin tüm kıyı alanlarında, tarım alanları ve meralar gibi birçok alanda imara açma yetkisini alabildiğine kullanan Cumhurbaşkanı, başta İstanbul olmak üzere 1:100.000 ölçekli çevre düzeni planlarını da delecek kararlar aldı. Hiçbir haklı gerekçesi olmayan Kanal İstanbul Projesi, Kuzey Anadolu otoyolu, 3. köprü ve İstanbul Havalimanı projeleri ile Marmara Bölgesi’nde devasa projeler üretildi. Yap-işlet-devret sistemi ile Türkiye’nin geleceği ipotek altına alınmış oldu.

Tüm bu projelerin uygulanması toplumdaki imar rantı anlayışını ahlaksız bir sürece yönlendirdi. Kent plancıları, mimarlar ve biliminsanlarının, meslek örgütlerinin tüm bu olumsuz gelişmeler üzerine hazırladıkları raporlar yok sayıldı. Tüm bu olumsuzluklar yetmezmiş gibi, mimarlık-mühendislik hizmeti almamış, ruhsatsız veya ruhsata aykırı, Hazine veya vakıf arazileri üzerinde yapılmış plansız tüm yapılar için “İmar Barışı” adı altında yeni bir yasa çıkarıldı. Ödenecek bedeli karşılığı tüm bu yapılar tescil edilip, tapu mülkiyetlerindeki değişikliklerle kaçak tüm yapılara iskân verilmesi sağlandı. Bu yasa içinde müracaat edilen yapıların depremsellik, statik konumları için de yapı sahibinin beyanı yeterli görüldü. İmar barışı uygulamasından bu yana İstanbul’da 484.875, İzmir’de 242.604, Konya’da 156.613 bina (ilk üçte yer alan kentler), Kocaeli’nde 124.639, Bursa’da 123.039, Ankara’da 93.344, Gaziantep’te 76.605, Hatay’da 71.738, Antalya’da 70.739 bina ve son deprem alanı kentlerdeki binalar, hükümetin çıkardığı imar affından yararlandı. Bu yetmezmiş gibi meclise son imar barışının yararlandığı yapılara ait yapılma tarihinin yeniden güncellenmesi için teklif verildi. Komisyona giden ve seçim sürecinde kullanılmak üzere bekleyen teklif komisyondan döndü. Yani düşünce aynı, kafa aynı devamlılıktadır.

Bütün bu süreçler devam ederken ülkemizin saygın deprem bilimcilerinin son deprem bölgesini işaret ederek buradaki depremi ve hatta şiddetini dahi açıklamalarına rağmen hiçbir yetkiliden konu ile ilgili bir girişimde bulunulmamıştır. Ve nihayet 9 saat ara ile art arda gelen, Cumhuriyet tarihimizin en büyük depremleri, 10 ilimizde olağanüstü yıkıcı olarak yaşanmıştır. Depremin ardından bölgeye acil sevk edilmesi gereken arama kurtarma ekipleri, Zonguldak maden işçileri ve hatta Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilgili kararlar istenilen süreçlerde gelişmemiş, AFAD kurumu da organizasyonda başarılı olamayınca binlerce insanımız soğuk kış mevsiminde göçük altında ölüme terk edilmiştir. Muhalefet partilerinin konuya yaklaşımları siyasi girişim olarak nitelendirilmiş, bölgede çalışan CHP’li belediyeler etkisiz kılınmış, duyarlı sivil toplum kuruluşlarına ait ekipler organizasyon hataları yüzünden alana zamanında gidememiş, araç gereç ve iş makineleri eksikliği nedeni ile depremin üzerinden 4 gün geçmesine rağmen gerekli müdahaleler yapılamamıştır.

Tüm kanalların bölgeden yaptıkları canlı yayınlarda ortaya çıkan iki ayrı deprem haberi izlenmiş, görselleri ile iktidarı kayıran yayınlar nedeniyle tüm Türkiye gerçekleri tam anlamıyla öğrenememiştir. Hükümetin eleştirilmesi ve bölgedeki hezeyanın duyulmaması için haberleşme ağları kapatılmış, göçük altında can savaşı veren vatandaş ve yardımlaşma organizasyonlarındaki görevliler 1.5 gün kilitlenmiştir. Bu süre göçük altında yaşam savaşı verenler için altın zaman olmasına rağmen iktidar bu kararı alabilmiştir. Anadolu’nun her yerinden toplanan yardımların dahi yerine ulaşımında engeller çıkarılmış, AFAD dışında hiç kimsenin bu organizasyona dahli yapılmamıştır. Kentleri birbirine bağlayan demiryolları kapanmış, otoyollar teknik şartnamelerine göre yapılmadığı için bisküvi gibi kırılıp çökmüştür. Hatay Havalimanı tüm biliminsanlarının yapılmasını uygun görmediği, Amik Gölü üzerine inşa edildiğinden pistleri zarar görmüş ve hizmete alınamamıştır. İskenderun Limanı’ndaki yangın 3 günde kontrol altına alınmış, bölgede tam bir kaos yaşanmıştır.

Tüm bunlar, devleti yönetenlerin bu afet karşısında bir türlü organize olamamaları nedeniyle yaşanmış, 20 bine dayanan ölü sayısı, on binlerce yaralı ve ne yazık ki göçük altında binlerce ölüme terk edilmiş canlarımız ile acılarımız devam etmektedir. Bu tür afetlerde duyarlı Anadolu halkları ve yerel yönetimler, tüm yardımseverlikleri ile deprem alanına yüzlerce TIR dolusu yardım göndermiştir. Depremin 5. günü yazdığım bu yazının ardından gelecek haberler ile korkunç gerçek çok daha kötü boyutları ile ortaya çıkacaktır. 13.5 milyon insanın etkilendiği bu afet aylarca sürecek çok kötü günlere de gebedir. Her şeye rağmen birliktelik ile bu acının da altından kalkılacaktır. Buna inanıyorum. Her gün ekranlardan izlediğimiz görüntüler felaketin boyutunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Artık kibirli ve üstten bakan siyaset anlayışının bir an önce bırakılıp halkın sorunları ile ilgilenilmesi gerekir. Kaybolacak iktidar savaşlarına bir son verilmeli; toplum, siyasiler ve bu ülkede yaşayan herkes birlikte kenetlenmelidir. İnsanca, insanlık adına yapılması gereken de budur.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz