Depremin felakete dönüşmesi politiktir

0
473

“Felaket anlarında da politika mı konuşacağız?” diyoruz. “Ölünün arkasından konuşulmaz” diyoruz. Ama doğru yapmıyoruz. Deprem gibi büyük bir olgu karşısında gerekli tedbirleri almamak, büyük bir suçtur. İşte yaşadık, bugün itibariyle (13 Şubat) ölenlerimizin sayısı 30 bini geçti. Suriye’de ise 10 bine yaklaştı. Hala enkazların altında insanlar var ve ölüm sayısının 80 bini bulacağı tahmin ediliyor. Ve bu sayılar sadece insanlarla ilgili, ölen hayvanlar –hep olduğu gibi- yine hesaba bile katılmayacak.

Türkiye’nin bir deprem ülkesi olduğunu herkes biliyor. Deprem gibi doğal olayların -ne zaman gerçekleşeceği kestirilemezse de- er ya da geç yaşanacağını bilim sayesinde biliyoruz. Dolayısıyla bir doğal olayın sosyal bir felakete dönüşmesi, politik bir olaydır. Gerekli tedbirlerin alınmaması, yapılan işlerin deprem olgusuna göre yapılmaması demektir. Başka ülkelerden biliyoruz ki –Japonya herkesin bildiği örnek- çok şiddetli de olsa depremin hiç bir can kaybı olmadan atlatılması mümkündür. Bunun için yapılması gerekenler de sır değildir. Nitekim bizim ülkemizde de bilim insanları, TMMOB gibi halktan, bilimden yana meslek örgütleri, nasıl bir kentleşme politikası izlenmesi gerektiğine dair oldukça kapsamlı görüşler, planlamalar yapmaktadır.

Dolayısıyla, kentlerin bilimsel, ekolojik ilkelere göre inşa edilmesi ya da dönüştürülmesi bir tercih sorunudur. Türkiye’deki iktidarlar ise halktan, bilimden yana değil sermayeden, paradan, ranttan yana bir tercih yaparak kentleşme politikalarını hayata geçirmiştir. Son 20 yıldır iktidarda olan AKP de bu geleneği sürdürerek ayyuka çıkarmıştır.

Kentleşme politikası sanayileşme, büyüme politikalarından bağımsız olarak ele alınamaz. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sanayinin kümelendiği liman kentleri nüfus olarak da merkezi kentlerdir. Nüfusun köyden kente göç ettirilmesi, kentlerin hem bir sanayi merkezi olarak kurulması hem de bizzat kentteki hizmetlerin de yeni birer karlı sektör haline gelmesi ile ilgilidir. Halkın tarımdan, zanaatçılıktan koparılarak fabrikalara, organize sanayi bölgelerine, sanayi kentlerine taşınması sermaye birikim modeline uygun olarak yapılan kalkınma planlarıyla gerçekleştirilir. Bu doğal değil, devletin düzenlemeleriyle, ekonomik düzenlemelerle gerçekleştirilir. Örneğin köy okullarının kapatılması, tarıma verilen desteklerin kesilmesi, tarımda şirketleşme vb., buna karşın belli sektörlere verilen desteklerin arttırılması, teşvik edilmesi vb. ile yaşanan bir süreçtir.

Türkiye’de kentleşme olgusu özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan, Marshall Yardımı ile tarımda şirketleşmenin hızlanması ile gelişmiştir. Bu dönemden sonra köyden kente dalgalar halinde göçe rastlıyoruz. Bu göç dalgalarının hepsi aynı zamanda kentlerde ve kırlarda önemli toplumsal olayların yaşanmasına neden olmuştur. Çünkü köyden kente göç demek aynı zamanda mülksüzleştirilme, ucuz işgücü olarak işçileştirilme anlamına gelmektedir. Üstelik Türkiye’de devlet bu göç dalgalarıyla kentlere gelen yurttaşlarının sosyal, ekonomik, kültürel ihtiyaçlarını karşılamak konusunda hiçbir sorumluluk almamıştır. Aksine gecekondulaşmaya izin vererek sorumluluklarını üstünden atmıştır.

Türkiye’deki çarpık kentleşme denilen olgunun en bariz örneği çıkarılan imar aflarıdır. 1980’li yıllardan 1990’lara kadar, 20’den fazla imar affı yasalaştırılmıştır. Fakat bunların etkisinin sınırlı olduğunu söylemek mümkündür. Türkiye’de en son imar affıysa 24 Haziran 2018’deki Türkiye genel seçimleri öncesinde, 6 Haziran 2018 tarihinde “İmar Barışı” adı altında Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Yasayla imara aykırı, ruhsatsız veya ruhsat eklerine aykırı olan yapılara “af” çıkarıldı. Bu “af”la, Ekim 2022 itibariyle, Türkiye genelinde toplamda 7 milyon 85 bin 969 adet Yapı Kayıt Belgesi verildi, bunların 5 milyon 848 bin 927’si konuttu.

Türkiye’de 2000’lere kadar yapılan binaların yaklaşık yüzde 70’i mühendislik hizmeti almadan, ruhsatsız ve denetimsiz yapılmıştır. Bu da demektir ki, ne deprem ne sel ne de iklim krizi gibi doğal ve küresel olgular gözönünde bulundurulmadan yapılmıştır. Ve halk olarak bunun ceremesini ödüyoruz. 17 Ağustos Gölcük depreminde resmi verilere göre 18.373 kişi öldü, 48 bin 901 kişi yaralandı, yaklaşık 600 bin kişi evsiz kaldı. Son depremde ise ölüm sayısının 80 bini bulacağı bekleniyor. Olası İstanbul depreminde ise depremden etkilenecek 8 komşu il ile birlikte tehdit altındaki toplam hane sayısı 7 milyon 870 bin 806’ya, toplam nüfus 25 milyon 590 bin 594 kişi ile ülke nüfusunun yüzde 30’una ulaşıyor. İşte bu kadar korkunç bir tablo ile karşı karşıyayız.

Ve bu korkunç tabloyu 20 yıldır bilen iktidar, durumu değiştirmek için hiç bir adım atmadığı gibi tersine adımlar atmıştır. Kentsel dönüşüm adı altında, depremden zarar görecek bölgeleri değil, Taksim gibi rantı yüksek yerleri dönüştürmüştür ve bu bölgedeki halkı şehrin hinterlandına taşıyarak buraları sermaye için karlı yatırım alanı haline getirmiştir. Tarımın bitirilmesi, kırsalın boşaltılarak nüfusun kent merkezlerine, ülke çapında da İstanbul gibi metropollere taşınması sağlanırken, inşaat sektörü kuralsızlığın, taşeronluğun ve denetimsizliğin ayyuka çıktığı bir alan haline getirilmiştir. Şirketlere sağlanan ucuz kredilerle, parklar, korular, askeri alanlar, eski gecekondu alanları şantiyeye çevirilmiştir. Sonuçta konut sayısı arttırılırken konutların yapımı da kuralsızlaştırılmıştır. Depremde yıkılan birçok binanın yeni yapılan binalar olması, hatta yine birçoğunun kamu binası olması, yeni yapılan binaların yapımındaki kuralsızlığın göstergesidir.

İktidar, geçen bunca zamanda kamu kaynaklarını, halkın çıkarına bilimsel-ekolojik ilkeler doğrultusunda sosyal konut politikaları geliştirmek yerine sermayeye, savaşa aktarmayı tercih etmiştir. Ve bugün hala fay hattı üzerinde binlerce konut enkaza dönmeyi, canlara mezar olmayı bekliyor. Deprem uzmanı Naci Görür, İstanbul depreminin yakın zamanda gerçekleşme ihtimalinin yüzde 75 olduğunu açıkladı. Bu artık çok geç kaldığımız anlamına gelebilir.

Önceki İçerik‘İhanet ve cinayet’
Sonraki İçerikDeprem ve aciz yönetim artçıları
Cemil Aksu
Anadolu Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü'nü bitirdi. İstanbul Bilgi Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. Sudan Sebepler, Türkiye'de Neoliberal Su-Enerji Politikaları ve Direnişleri kitabının (Sinan Erensü ve Erdem Evren ile birlikte) ve Ekoloji Almanağı 2005-2017'nin (Ramazan Korkut ile birlikte) editörlüğünü yaptı. Birçok dergi, gazete ve internet sitesinde yazıları yayımlandı. Polen Ekoloji Kolektifi aktivisti.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz