Gerçekliği enkaz olmaktan kurtarmak!

0
777

Doğruluk ve gerçeklik

Bilgi felsefesinin en temel sorusu, doğru bilgiye ulaşmanın mümkün olup olmadığıdır. Bu soruya yanıt aramanın ilk adımı ise doğruluk ve gerçeklik kavramlarının ayrımlarını yapmaktır. İnsanlar günlük yaşamlarında çoklukla bu kavramları birbirlerinin yerine kullanırlar. Bu da birçok karışıklığa yol açar. Örneğin yalan söylediğimizi düşünen birisi bize ısrarla ‘gerçeği söyle!’ diyebilir. Oysa gerçek söylenebilen bir şey değildir. Gerçek bir durumdur. Gerçek bir oluş halidir. Gerçek bizim onu bilmemizden bağımsız olarak şeylerin ‘neyse o’ oluşudur. Yani gerçeklik ontolojiktir. Varoluşa ilişkindir. Doğruluk, bilgimizin gerçekliğe tam olarak uygun olması durumudur. Bilgimiz ‘neyse o’ olan gerçekliği olduğu gibi ortaya koyduğu durumda ‘doğru’ olur. Yani doğruluk epistemolojiktir. Bilgimize ilişkindir.

Doğru bilginin mümkün olduğunu kabul ettiğinizde karşınıza ‘Doğru bilgiye ulaşmanın yöntemi nedir?’ sorusu çıkar. Felsefe tarihi boyunca bu soruya elbette farklı yanıtlar üretilmiştir. Üretmeye de devam edilmektedir. Belirtmek gerekir, gerçeklik bazen aşırı derecede karmaşık ve dinamik olur. Bu durumda elimizdeki bilgi edinme araçları gerçekliğe uygun bilgilere yani doğrulara ulaşmamız çok zor veya imkânsız olabilir. Elbette yeni araçlar geliştirene kadar… Ancak bizim asıl konumuz bu değil.

Asıl konumuz herkesin gözünün önünde yaşanan alenileşmiş gerçekliklerin doğru bilgisi. Neredeyse herkesin bildiği ama ifade edemediği doğrular. İnsanların egemenlik ilişkileri nedeniyle dillendirmekten imtina ettiği doğrular. Yerine yalanların geçtiği doğrular. Bu doğrularla en çok baskıcı, otoriter toplumlarda karşılaşırız. Ancak bu bir sınıflı toplum gerçekliğidir. Çıkarları birbirinden farklı ve çatışan sınıfların olduğu toplumlarda egemen sınıfın çıkarına aykırı olan doğrulara ulaşılması, ulaşılmışsa dillendirilmesini, dillendirilmişse yayılmasını engellemeye çalışırlar. Duruma göre bilginin yayılma araçlarını kontrol ederek, bilgiyi bozarak, çarpıtarak veya bilgiyi dillendirenleri itibarsızlaştırıp cezalandırarak, bazen bunların hepsini birden kullanarak, bazen de bunlardan başka araçlar kullanarak yaparlar bunu.

 

Parrhesiastes olmak

Ancak yine insanlık tarihi boyunca bedeli ne olursa olsun doğruları dillendiren insanlar hep var olagelmiştir. Bu insanlara ‘parrhesiastes’ denirmiş antikçağlarda. MÖ V. yüzyılın başında Yunan edebiyatında ortaya çıkan Parrhesia sözcüğü ‘hakikat’ anlamına gelir. ‘Parrhesiastes’ de hakikati söyleyen kişidir. Parrhesiastes’in söylediği elbette söylenmesi söyleyenin başını belaya sokabilecek türden hakikatlerdir. Egemenlerin çıkarlarına dokunacak türden hakikatler. Yani risk almayı gerektirir. Aslına bakılırsa ulaşmanın zor olduğu bir bilgi değildir Parrhesiastes’inki. Hatta bazen ‘kralın çıplak olduğu’ gerçeğini görmek kadar basittir bu bilgiye ulaşmak. Ama yine aynı şekilde olmayan elbisesi içinde kurum kurum kurulan kralın yüzüne bunu söylemek kadar da zordur. Bu kavram bu nedenle mesela Hrant Dink için kullanılmıştı. Yalanın perdesini en kuvvetli yerlerinden birinden yırtmaya çalışmanın bedelini canıyla ödediği için bir ‘hakikat anlatıcısı’ olarak anılacaktı. Sınıflı toplumlar tarihi boyunca binlerce devrimci, biliminsanı, gazeteci, yazar ve aydın, hakikat için risk aldı, bedel ödedi. Bugün de hakikatler için bedel ödenmesi gereken günlerden geçiyoruz.

 

Post truth çağı

Ancak işimiz her zamankinden daha zor. Çünkü bu sefer öyle bir çağdayız ki mesele hakikati söylemekten çok daha büyük. Mesele elimizden kayıp giden, kaçırılan, bozulan, yeniden üretilen, tersyüz edilen hakikatin kendisine sahip çıkmak haline dönüşmüş durumda. Mesele tek başına cesaret meselesi değil. Gerçekliğin karşısına yalanlarla kurulan gerçekliğin çıkarılmasıyla mücadele etmek zorundayız.

Yalanlardan yeni bir gerçeklik üretilmesi ve kitlelerin önlerine getirilen bilgileri sorgulamaksızın doğru kabul etmesi ile ortaya çıkan durumu Amerikalı Sırp yazar Steve Tesich ‘post truth-gerçeklik ötesi’ olarak ifade ediyor. Post truth, nesnel olan bir gerçeklik karşısında halk kitlelerinin kişisel duyguları ve çeşitli çıkarların öne çıkarılması ile nesnel gerçekliğin silikleştirilmesi olarak tanımlanır. Günümüzde ve ülkemizde bu durum öyle bir hal aldı ki gerçeklik aynı kişiler tarafından üç yıl önce başka, beş yıl sonra başka bir şey olarak ifade edilebiliyor ve geniş kitleler aynı iştahla her iki bilginin doğruluğuna kanaat getirebiliyor. Bu durumu ifade ettiğinizde ise terörist, anarşist, dış güçlerin maşası, devlet, millet düşmanı olmanız saniyeler sürebiliyor.

6 Şubat’taki depremlerle gerçekliğin bu düzeyde bozulmasının korkunç sonuçlarından biriyle karşı karşıya kaldık. 17 Ağustos 1999 Gölcük depremini yaşamış biri olarak o günlerden kalan iki simge söz hiç aklımdan çıkmadı: ‘Sesimi duyan var mı?’ ve ‘Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!’. O günlerden bugüne 21 yılı tek bir partinin iktidarında olmak üzere 24 yıl geçti. Bize bu yıllar boyunca Yeni Türkiye’nin kurulduğu, Kentsel Dönüşüm yapıldığı, Ülkenin Küresel Güç olduğu ve daha birçok gelişme anlatıldı. Ama geldiğimiz yerde yardım kampanyaları, memurların bir maaş bağış yapması çağrıları, yeterli çadır bulunamaması, yüz binlerce insanın altında olduğu enkazlara günlerce hiçbir müdahalenin yapılamaması ve sayısı henüz belli olmayan ve belki de hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğimiz canlarımızın yitirilmesi ile karşı karşıya kaldık. Elbette bu süreçte de gerçekliğini bozulması, yeniden kurulması süreci karşımıza çıktı, çıkıyor. Ülkede gerçekleşen her iyi şeyin en küçüğünden en büyüğüne hepsinin sahibi olarak gösterilenler, ortaya çıkan olumsuzluklardan nedense hiçbir şekilde sorumlu olmuyorlar.

 

İktidar ve sorumluluk

Deprem elbette bir doğa olayı. Ancak yarattığı yıkım, ölüm oranları, yeniden inşa süreçleri, deprem yaralarının sarılması süreci tamamen toplumsal ve siyasaldır. Şimdilerde işin bu kısmına yönelik yeni bir gerçeklik inşa etmeye çalışılıyor. ‘Yıkılan binalar çoğunlukla 2000 öncesi yapılmış binalar’, ‘Depremler çok şiddetliydi, 100 yılın felaketi’, ‘Bu şiddette deprem karşısında bir şey yapılamaz’, ‘İlk günden beri bütün imkânlarla müdahale edildi’, ‘Bütün enkazlara ulaşıldı’ ve daha niceleri. Oysa çok yalın bir gerçeklik var. Bir ülkede nereye bina yapılacağı, nereye yapılmayacağı, binaların kaç katlı olacağı, hangi niteliklerde yapılacağı vb. bütün süreçler merkezi ve yerel yönetimler tarafından belirlenir. Kurallara uyulup uyulmadığının denetlenmesinin sorumluluğu iktidarlarındır. İktidarlar ‘Siz de çürük bina yapmasaydınız’, ‘Namussuz müteahhitler malzemeden çalmışlar’, ‘Dükkân sahipleri kolon kesmişler’, ‘Fay hattına bina yapmışlar’, ‘Kaçak kat çıkmışlar’ diyemezler. Dediklerinde ‘Bunlar yapılırken siz nerelerdeydiniz?’, ‘Hangi denetim ve yaptırımları uyguladınız?’, ‘Deprem için toplanan vergileri neden yol yapmak için kullandınız?’, ‘Kaçak yapılara neden imar affı getirdiniz?’, ‘İmar affından elde edilen paraları neden yakın zamanda deprem beklendiği biliminsanlarınca ifade edilen bölgelerde alınacak acil önlemler için kullanmadınız?’ vb. yüzlerce soruyla da muhatap olmaları gerekir.

Yeri geldiğinde ‘Fırat’ın kenarında kaybolan koyundan’ bile kendisinin sorumlu olduğunu söyleyenlerin deprem söz konusu olduğunda hiçbir sorumluluk almamalarını kabul etmeyeceğiz.

Deprem enkazı altında kalan canlarımızı artık kurtarma şansımız yok. Onları yıllar boyunca sevgi ve saygıyla anacağız. Ama gerçekliğin yıkılıp enkaz olmasına, doğruların enkaz altında kalmasına asla izin vermeyeceğiz.

Önceki İçerikAntigone sendromu
Sonraki İçerik‘Ağıtlarımızın dili farklı olsa da acılarımızın dili bir’
Mahir Özkan
Artvin İli Makriyal / Noğedi (Kemalpaşa ) ilçesinde 1978 yılında dünyaya geldi. Çukurova Üniversitesi Felsefe Öğretmenliği Bölümü'nden 1999 yılında mezun oldu. 2008-2011 tarihleri arasında Agos gazetesinde yayınlanan öyküleri 2014 Eylül'ünde 'Hemşin Öyküleri' adıyla Aras Yayıncılık tarafından yayınlandı. 2016'da Hemşince çevirisini yaptığı Küçük Prens, 'Bidzig Pirens' adıyla yine Aras Yayıncılık tarafından yayınlandı. Derlemelerini Uğur Biryol'un yaptığı İletişim Yayınları tarafından yayınlanan 'Karardı Karadeniz' ve 'Karadeniz'in Kaybolan Kimliği' adlı kitaplara makaleleri ile ve Leyla Çelik ile Elif Yıldırım'ın derlediği, Nika Yayınları tarafından yayınlanan 'Yeşilden Maviye Karadeniz'den Kadın Portreleri' adlı ortak kitaba bir öyküsü ile katkıda bulundu. 2009-2014 yılları arasında Norradyo adlı internet radyosunda 'Hemşin Öyküleri' adlı bir program hazırlayıp sundu. 2014 yılında bu yana yayınlanan Gor dergisinin yayın ekibinde yer alıyor. Evli ve bir kız çocuğu babası.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz