‘Zümrüdüanka misali tekrar küllerimizden doğacağız’

0
610

Psikolog Jülide Aral, 68 kuşağı kadınlarından. Öncelikle teşekkür ediyoruz bu söyleşiyi kabul ettiği için.

-Deprem ve sonrasında yaşanan çok şey var. Psikologlar derneğinin uyarı ve önerileri ne güzel ki her yerde paylaşılıyor. Depremin gerçekleştiği bölge çokkültürlü ve çok renkli. Özellikle Antakya’da çok sayıda kültürün ve inancın asırlardır bir arada olabildiğini biliyoruz. O renkliliği oluşturan insanların ve hafıza mekanlarının kaybolduğunu düşünmek çok yaralayıcı. Şimdi ise aynı coğrafyada pompalanan ırkçılık ve cinsiyetçilik örnekleri var. ‘Nereye gidiyoruz?’ diye sormak istiyorum.

-Kadim çağlardan bu yana başımıza gelen büyük felaketleri “Gök başımıza yıkıldı, toprak ayağımızdan kaydı” diye tanımlıyoruz. Gerçekten de bu büyük felakette toprak ayağımızdan kaydı, gök de tepemize yıkıldı.

Kendimizi çok güvende saydığımız, o niyetlerle içinde olduğumuz evlerimiz başımıza yıkıldı. Ayağımızın yerden kesildiği, toprağa bastığımızda kendimizi güvende hissettiğimiz toprak ana kaydı.

Evet, bu bir afetti, bu bir felaketti; ama biz bu felaketlerin daha küçüklerini yahut buna yakın olanlarını süreç içinde yaşadık. Ve her yaşadıktan sonra ders çıkaracağımız anlamında beyanat verdik.

Afetlerin ne zaman olacağı konusunda kesin bir şey söyleyemeyiz ama afetlerin ne olduğunu, nasıl olacağını ve bundan dolayı da var olacak afette kendimizi nasıl koruyabileceğimizi biliyoruz. Bilim İnsanları bu alanda çalışıyorlar zaten.

Lice depremi ve Varto depremini bir kenara koyarsak, tanık olduğum ve aktif olarak içinde olduğum en son deprem 1999 depremiydi, bunun sonucunda çok güzel yasa tasarıları hazırlandı, hatta çıktı. Ondan sonra meslek odaları onlarca hatta belki yüzlerce konuda konuşmalar ve kongreler yaptı. Sonuç olarak baktığımızda bu çalışmalar ne kadar gerçekleşti?

Çıkan imar afları hatalı ve yanlış! Birer tabut gibi olan binaların affedilmesine, onların tekrar yaşam alanı içinde olmasına izin verildi. Şehirlerimize içimiz acıyarak, içimiz kanayarak bakıyoruz. Bunlar duygu istismarı için olan sözler değil. O sabah depremin içinde olmayıp uzakta olan, televizyonun karşısında olan her insan donakaldı, öfkelendi, acı çekti, “ne yapacağım” diye fırladı. Gerçekten bu hepimizin acısıydı.

Acısıydı derken sanki geçmişte kalmış gibi… Hayır, halen çok da somut olarak devam ediyor. Tabii ki depremin kısa vadeli bize yaşattıkları var. Kimimiz donup kaldık, kimimiz aşırı öfkelendik, kimimizin uykuları kaçtı, kimimiz hemen kolları sıvayıp yapabileceklerimizi sonuna kadar yapmaya çalıştı. Aşırı öfkelendik, aşırı sindik, bugüne kadar göstermediğimiz davranış paternleri geliştirmeye başladık.

Çocuklarla olan ilişkilerde çocuklarımızın bizden ayrılmaması, bizim varlığımızdan ve bizim yüzümüzle bakarak olanları anlamaya, anlamlandırmaya çalışması… Bütün bu güven duygusunun sarsıldığı dünyada gerçekten her birimiz bu deprem ve bu depremin bize yaşattıklarıyla yüzleşiyoruz.

Antakya’ya baktığımızda; kadim bir şehir. Yine biliyoruz ki milattan önceden beri var. “Medeniyetler şehri” dediğimiz bir şehir. Eğer ki “Medeniyetler şehri ve biz iç içe, birbirimize güvenerek, saygıyla yaşıyoruz” cümlesinin ötesinde biraz tarihine bakmış olsaydık Antakya’nın en parlak zamanlarından sonra nasıl bir depremle yıkıldığını da görecektik. Antakya Zümrüdüanka misali tekrar küllerinden doğdu, doğacak ama Kızılderili atasözünün dediği gibi “Eğer ki biz ders çıkarmayı bilmezsek yaşadıklarımız tekrar tekrar önümüze gelecektir”.

Jülide Aral

Sesimi çıkarmadım çünkü Arapça konuşursam beni kurtarmazlar”

Yine bu depremin yıkıcılığı kadar canımızı yakan ve bence yakması da gerekli olan, vahim olan şey; aslında ortaya çıkan, hortlatılmaya çalışılan, yaratılmaya çalışılan, ötekileştirilen, yine orada yaşayan insanlar.

Gazetelerde, haberlerde ya da sosyal medyada görüyoruz. “Sesimi çıkarmadım çünkü Arapça konuşursam beni kurtarmazlar” yahut “Ben Suriyeliyim diye bana farklı davranırlar” diyen deprem yaşayan insanları gördük. Bu tabii ki hepimizin çok dikkat etmesi gereken ırkçılık… Bunun adını koyalım, bundan da kaçınmayalım. Bu söylemler ırkçı söylemlerdir ve çok da tehlikeli olan bir şeydir. Ülkemiz gibi birlikte yaşamaya çalışan bir toplumun içinde bu ırkçılık en can alıcı sorunlarımızdan biri de olabilir.

Yine haberlerden baktığımızda 1.700 kişi -aslında daha da fazla olabilir- Suriye’ye ceset olarak gönderilmiş. Bu insanlar savaştan kaçtılar, bu insanlar bombaların içinden kaçtılar, bu insanlar mülteci olarak ülkemize geldi, onların da bir kısmı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı ve onlar da senin, benim gibi insandı. Biz, “O senden, bu benden” diye neyin kavgasını yapıyoruz? Bunu külahımızı önümüze alıp düşünmemiz, sorgulamamız gerekir çünkü biz birbirimizle zenginleşen bir coğrafyada yaşıyoruz.

Anadolu dediğimiz toprak, binlerce yıldan bu yana insanoğlunun üstünde medeniyetler kurduğu bir toprak. Her gün yeni bir şey ile fırlıyoruz. Göbekli Tepe diyoruz, insanlığın ilk yerleşimini 11 bin yıla çekiyoruz. Yahut Çatalhöyük diyoruz… Yahut Zeugma’daki Çingene Kızı Mozaiği diyoruz ya da Antakya’da aynı fotoğraf kadrajının içinde cami ve sinagog simgesini bir arada görebiliyoruz. Bunların yıkıldığı ülkede, bunların yıkıldığı bir şehirde bunların tekrardan Zümrüdüanka gibi yeşereceğine inanıyoruz. Bu gerçekleşecek bir şeydir.

Bizim kültürel değerimiz dediğimiz, sosyal hafıza dediğimiz şey yıkıldığı zaman kurulamayacak şeyler de var. Evet, insan kaybı yerine konulamayacak. Habibi Neccar Camii -ki Anadolu’nun en eski camilerinden; bir pagan kilisesinin üzerine kurulmuştu- yerine konulamayacak. Yenisi yapılacak, yeni bir cami olacak tabii ki.

Antep diyoruz, Maraş diyoruz, Elbistan diyoruz, Adıyaman diyoruz. Yıkılan evlerin, yıkılan binaların, yıkılan şehrin içinde hep beraber toparlanacağımıza inanıyoruz, inanmak da istiyoruz.

Kolaj: Independent Türkçe

Dayanışmanın insana olan inancı bizi yaşattı”

Antakya kadim bir şehir dediğimizde burada şunu da ilave edebiliriz belki: Diyarbakır, Maraş, Adıyaman ve bunlar gibi depremi birebir yaşamış olan bu 10 il aslında kadim topraklar. Anadolu dediğimiz zaman Ahmed Arif’in dediği gibi “Beşikler vermişim Nuh’a/Salıncaklar, hamaklar/Hava Anam dünkü çocuk sayılır/Anadoluyum ben”. Bu topraklarda binlerce kavim, binlerce medeniyet üst üste yaşadı. Birbirine izler ve değerler aktardı. Bu aktardığı değerler törelerimize yansıdı, ilişkilerimize yansıdı, söylencelerimize, masallarımıza, mitlerimize yansıdı, yemeklerimize yansıdı. Bugün baktığımızda, her kaşığı daldırdığımız yemekte bütün bu izleri görüyoruz.

Depremin kısa sürede bize yaşattıklarının yanı sıra orta ve uzun vadede getirdikleri de söz konusudur. Bu deprem bizi altüst etti ve hâlâ da bütün acıya, bütün olumsuzluklara, bütün eksikliklere, bütün yanlışlara rağmen yine de dayanışmanın insana olan inancı bizi yaşattı.

Deprem bölgesinden gelen ya da depremden çıkan ve başka yerlere giden arkadaşlar, hiç tanımadıkları insanların desteklerini görünce kendilerini daha iyi hissettiklerini söylüyorlar. Yine Ahmed Arif’e dönersek; “Gör, nasıl yeniden yaratılırım/Namuslu, genç ellerinle/Kızlarım, oğullarım var gelecekte” dediği noktada gerçekten Anadolu’nun kızları, oğulları bu yıkımları hep beraber tekrar onarmaya çalışacak; çalışmalıyız ve buna inancımız olmalı.

Söyleşinin deşifresinde destek sunan Hasan Kaan Durmuş’a teşekkürlerimizle.

Önceki İçerikDeprem izlenimleri…
Sonraki İçerikİnsan tek bir dünya…
Birgül Asena Güven
1959 yılında Fethiye’de doğdu. Adigelerin Şapsığ boyundan. 1984 yılında Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi bölümünü bitirdi. İş hayatına özel sektörde 1985 yılında başladı. İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Yüksek Lisans programına katıldı. Uzun yıllar global şirketlerde Finans Yönetimi yaptı. Kafkas derneklerinde çalıştı, yayın organlarında yazdı. Halen Jıneps yayın kurulu üyesidir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz