Enkazın altından çıkmak için…

0
812

6 Şubat depremleri ile ilgili resmi rakamlara göre 50 bine yakın insan hayatını kaybetti. Elbette sadece bu veri bile yaşadığımız felaketin boyutunu göstermeye yeter ama maalesef felaketin boyutları sadece bunlarla sınırlı değil. Neredeyse iki ay olacak ama hâlâ enkazın altından çıkamamış olmamız tam da bu nedenle.

Depremin bu kadar büyük bir felaketle sonuçlanmasının birinci nedeni, artık herkesin gördüğü, bildiği gibi yıllarca uygulanagelen kentleşme politikasındaki kuralsızlık, ilkesizlik, denetimin bile -tek amacı kâr elde etmek olan- özel şirketlere verilmesi, göz göre göre imara aykırı binalara af çıkarılması vb.

İkinci boyutunun, devletteki liyakatsizliğin getirdiği çürüme olduğunun altını çizmek lazım. Her kurumun başına ‘yandaş, itaatkâr, belli tarikatlara üye’ gibi kriterlerle yapılan atamalar nedeniyle kimsenin merkezden emir gelmeden bir şey yapmaya iradesi yok. Ama zaten kişisel becerileri de başında oldukları işe uygun olmayan kişiler hepsi. Arama kurtarma çalışmalarının iki gün, üç gün gecikmesinin nedeninin bu çürüme olduğunun altını çizmek gerekiyor. Kızılay’ın çadır, gıda ticareti ile ilgili haberler tam da bu çürümenin sonucu. Çünkü bütün kurumlar birer şirket. Devletin kendisi ise en büyük şirket.

Üçüncü boyutunun ise demokrasisizlik olduğunun altını çizelim. Demokrasi yoksa ne hak vardır ne de hukuk, ne bilim ne de kültür. Nitekim depremde iktidarın aklına ilk gelen OHAL ilan etmek oldu. Deprem bölgesindeki ilk icraatları da bölgeye gönderilen yardımları engellemek, kendi denetimlerine almak, başka ülkelerden gelen yardım malzemelerinin üzerine kendi amblemini yapıştırmak, başka ülkelerden gelen arama kurtarma ekiplerinin enkaz altından çıkardığı kişileri AFAD çıkarmış gibi medyaya servis etmek, interneti yavaşlatmak oldu. Bu uygulamalarına HDP yardım merkezlerine el koyarak, partilerin, derneklerin bölgedeki dayanışma faaliyetlerini yasaklayarak devam ediyorlar.

Demokrasisizlik sadece devletin bir sürü şeye yasak koyması değildir. Toplumun, bireyin acz içinde bırakılmasıdır. Acz içinde bırakarak yönetmektir. Depremde ya da başka herhangi bir siyasal gelişmede yurttaşların kendileri hakkında karar alma, birlikte iş yapma yeteneklerinin ortadan kaldırılmasıdır. Çünkü demokrasi, en basit tanımında olduğu gibi halkın -bir profesyonel, teknokrat vb. uzmanların erki olmadan- kendi kendini yönetmesidir. Bu aynı zamanda bir yerde yaşayanların yurttaş, politik insan/hayvan olmasıdır. Bunları yapamayan bir insan, sadece herhangi bir canlı varlıktır.

Öncesini bir tarafa bırakalım, son 10 yılda maruz kaldığımız politikaların hepsinin bizi sosyal bir varlık, politik bir yurttaş olmaktan çıkarmaya yönelik olduğunun altını çizmek gerekiyor. Pandemi döneminde neredeyse hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir şekilde uygulanan “sosyal mesafe” yönetmelikleri bunun en somut ifadesi oldu. O dönemde de ifade edildi, “fiziki mesafe” yerine “sosyal mesafe” denilmesi çok bilinçli bir tercihtir. Başta yaşlıların evlere hapsedilmesi tam bir tecrit uygulaması oldu. İşçilerin ise çalışmak zorunda bırakılması, hatta bazı işletmelerde işçilerin fabrikaya hapsedilerek çalışmak zorunda bırakılması da onların birer insan olarak değil, herhangi bir “şey” olarak görüldüğünün ifadesi idi.

Son yıllarda maruz kaldığımız kayyımlar, TMMOB (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği), TTB (Türk Tabipleri Birliği) ve TBB (Türkiye Barolar Birliği) gibi toplumsal örgütlerin maruz kaldığı saldırılar, bu kurumların itibarsızlaştırılması, yurttaşların mahkemeler yoluyla kendilerini ilgilendiren konularda kamusal denetim hakkını kullanmasını engellemek için getirilen yasal düzenlemeler, sosyal medyadan yapılan bir paylaşım nedeniyle on binlerce insanın gözaltına alınması, binlercesinin tutuklanması, konser yasakları, bazı popüler sanatçıların akla ziyan nedenlerle gözaltına alınmaları, miting yasakları, site kapatmalar… Liste oldukça uzatılabilir. Sadece şu kadarını söyleyebilirim: Eğer Amed Büyükşehir Belediyesi’nın başında yolsuzluktan başka bir iş yapmayan bir kayyım olmasaydı, Amed Belediyesi halkın elinde olsaydı, İstanbul’dan İBB’nin yardımı gidene kadar, birkaç saat içinde tüm deprem bölgesinde arama kurtarma çalışmaları başlar, binlerce insan kurtulurdu.

Felaketlerin gösterdiği en önemli ders, devlet güçlü ise değil halk örgütlü ise her türlü zorluğun altından kalkmak mümkündür. Devlete, belediyelere, bürokrasiye görevlerini yaptırtmanın yolu da bu. Kimse halk için hayırlı rüya görmüyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz