Bir doktorun deprem sonrası Samandağ izlenimleri…

0
326

6 Şubat’ta tüm ülkemizi etkileyen, 11 il ve birçok ilçede-beldede büyük yıkıma yol açan deprem sonrası Türk Tabipleri Birliği (TTB), deprem bölgelerinde sağlık hizmeti verebilmek ve yapılan sağlık çalışmalarını koordine edebilmek için düzenli olarak sahaya gönüllü hekimleri gönderdi.

Biz de bu çalışmalara katılmak üzere 6 Mart’ta İstanbul’dan Adana’ya, oradan da Samandağ’a gittik. Yol üzerindeki yerleşimlerde yer yer yıkılan binalar görülmekle birlikte, Hatay’a girince bambaşka bir evrene girmiş gibiydik. Antakya merkez neredeyse tam bir enkaz alanına dönmüştü. Bir taraftan da yolları açmak için kısmi bir enkaz kaldırma çalışması vardı ki susuz yapıldığı için ortalık toz dumandı… İnsan ve can kurtarma dönemi bitmiş, -tanıkların anlatımıyla birçok canın enkazın altında kalmasına rağmen- eşya kurtarma aşamasına geçilmişti. Canını kurtarabilen depremzedelerin birçoğunda, fahiş fiyatlarla asansör ve kamyon ayarlayıp kurtarabildikleri eşyayla Antakya’yı terk etme telaşı görülüyordu.

Samandağ’a vardığımızda ise bir ay geçmesine rağmen sanki dün deprem olmuş gibi bütün enkaz olduğu yerde duruyordu ve birçok yol kapalıydı (pek çok enkaz yolları kapatmıştı). Çoğu enkazda kurtarma çalışması yapıldığına dair herhangi bir iz görülmüyordu.

Çalışmalar ağırlıklı olarak gönüllüler tarafından yürütülüyordu; aşevleri, çadırkentler, çeşitli ihtiyaç dağıtımı, ilaç ve sağlık hizmeti… Resmi kurumların çoğu ise kapalıydı.

 

Yüreğimin bir yanı Samandağ’da kaldı…

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) çadırkentindeki TTB koordinasyon çadırına geçtik. “Peki, ne olacak bizim bu halimiz” diyor bir gönüllü daha önce de Samandağ’da çalışmalara birlikte katıldığı doktor arkadaşa, “Gidip gidip gelmeler, burdan kopamamalar”… Anlamıyorum ne demek istediğini. Şaşkın bakışlarımı görüp açıklıyor; “Enkazlarda birlikte çalıştığımız, en zor zamanlarda ortaklaştığımız, kader birliği ettiğimiz bu insanlar ve topraklardan uzakta fazla kalamıyoruz. Bir ara ayrılsak da bir süre sonra tekrar buraya dönüyoruz”. Toplumda asker arkadaşlığı vardır, mahpus arkadaşlığı vardır, okul arkadaşlığı vardır… Zor zamanların arkadaşlığıdır; değeri, insanlar üzerindeki etkileri farklıdır. Sonrasında öğreniyorum ki deprem sonrası paylaşımların da böyle kuvvetli bir yönü varmış. Dışarıdan gelen gönüllüler, yerelden katılan gönüllüler tüm o yoksunluklar, zorluklar ve acılar arasında büyük emek ve gayret gösterirken gönüllerinden de çok şey veriyorlar. Gönüllülük, zorunluluğun tersine işi sevgiyle, yürekle, hesapsızca yapmak değil mi zaten? Zorunlu görevlendirmeyle gelenlere bir gün bile çok uzun gelirken gönüllüler tekrar gelmenin planını bu yüzden yapmıyor muydu? Birçok yakın akrabasını kaybeden eski Antakya Tabip Odası Başkanı bir hocamız, en son abisinin cenazesini 13. günde çıkardıktan sonra çocuklarını Mersin’e götürmüş. Bir hafta orada kalabilmiş, sonrasında yine Antakya’ya dönüp çalışmalara yardım etmeye devam etmiş. Kendisi de depremzede olmasına rağmen uzakta kalamıyordu. Benzer şekilde birçok depremzede gönüllü sahada aktif çalışıyor. Dışarıdan ulaşıp ellerinden geldiğince bu “enkazı” kaldırmaya çalışanlar, aklını ve kalbinin bir parçasını orada bırakarak gidiyordu.

“Mavi önlüklü doktor öldü…”

Ölüm kavramı bir çocuğa ne zaman, nasıl öğretilmeli? Bir çocuk maviyle, doktorla ölümü nasıl birlikte kodlar?

Ne güzel çocukları varmış Samandağ’ın… Karavanımızla mahallelere mobil sağlık hizmeti sunmaya çalışırken en çok çocuklarla ve kadınlarla karşılaştık doğal olarak. En çok çocuklardan ilgi gördük. Bolca çocuk muayene ettik, bolca çocuk sevdik. Annesinin getirdiği 3 yaşlarında bir çocuk vardı, yanıma aldım, “Adın ne” diye sordum. İlk söylediği şey “Mavi önlüklü doktor öldü” oldu. Şaşırdım, tekrarlattım, yine “Mavi önlüklü doktor öldü” dedi, başka bir şey demedi… Binlerce insanın kaybedildiği, her yanda ölüm ve acıların olduğu bu coğrafyada çocuklar erkenden ne acı tecrübelerle öğrendiler “ölümü”. “Sadece yakın akraba kayıplarını sayıyoruz, komşular ve uzak akrabaları sayamıyoruz” diyor zaten çoğu depremzede. Peki, bu travmaları deprem bölgesine gelen ‘Örümcek Adam’ ve ‘Süpermen’ (çocuklar için yapılan animasyon gösterisi) iyileştirebilir mi? Ya da palyaçolar? Peki ya çocukları karbonhidrata boğan çikolata yardımları?

Birlikte çalıştığımız yerelden eczacı bir arkadaşın her gittiğimiz yerde tanıdıkları vardı (yaşayanlardan ve ölenlerden). Her sabah elinde kovasıyla gelirdi. Gün boyu bizimle çalıştıktan sonra akşama doğru saatine bakar ve “Benim depremzede olma saatim gelmiş” derdi. Ardından en yakın aşevinde yoğurt kovasını doldurup çadırdaki ailesine götürmek üzere bizden ayrılırdı. Gündüz gönüllü, akşam depremzede…

 

“Bir daha binaya giremem…”

Çadırkentte bir kadının şikâyetlerini dinliyoruz. Mobil araçla çözemeyeceğimiz sorunlar olduğunu söyleyerek Samandağ Devlet Hastanesi’nin açık olduğunu belirtip oraya gitmesini tavsiye ediyoruz. Kadın bir daha binalara giremeyeceğini söylüyor. Birçok kişide benzer şekilde korkular, kaygılar, uyku bozuklukları mevcut. Birkaç dakikada değişen hayatlar, enkazlar, ölümler, göçük altında hayatta kalma mücadeleleri, onları kurtarmaya çabalayanlar, imkânsızlıklarda hayata tutunmaya çalışma… Panik bozukluk, anksiyete, çarpıntı… Nasıl olmasın ki? Hemen herkeste depresyon ve duygu durum bozukluğu… 25-30 yaşlarında genç bir kadın, kurtarma çalışmalarında ve sonrasında aktif rol almış; hâlâ kurtarılamayanları, kayıpları arıyor, kurtulanlara yardım ediyor. Heyecanlı ve coşkulu konuşuyor ama bir ayağının titrer gibi hızlıca sallanmasına engel olamıyor. Sonunda ayağı sallanmasın diye ayakta konuşmaya devam ediyor. Depremde tüm ailesini kaybeden iki arkadaşının, deprem sonrası intihar girişiminde bulunduklarını ve birini kurtaramadıklarını anlatıyor.

 

“Herkes eve yatırım yaptı, ben çocuklara…”

Bir mahallede 50 yaşlarında bir depremzedeyle konuşuyoruz. “Herkes eve yatırım yaptı, ben çocukları okuttum. Hepsinin evleri yıkıldı. Çocuklar üniversitede, uzaktan eğitime geçildi ama çadırda var bir tane bilgisayar, çocuklar 3 kişi” diyor. Hem betona değil insana yatırımın önemine değiniyor hem de ihtiyaca vurgu yapıyor. Bu arada Samandağlıların eğitim konusunda oldukça başarılı ve bu konuda oldukça duyarlı olduklarını öğreniyorum.

 

Kronik hastaların takibi ve ilaç temini sorunlu

Gerek ilgili branşların ve tedavi merkezlerinin yerle bir olması gerekse de insanların günlük yaşamdaki “önceliklerinin” değişmesi nedeniyle kronik hastaların takiplerinde ciddi aksaklıklar bulunuyor. Tarama sırasında bir köyde “biraz başının ağrıdığını” ifade eden birinin tansiyonunun 25 olduğunu görüyoruz. Hemen 112 ile hastayı sevk ediyoruz, ilaçlarını bulamadığı için aksattığını, tansiyon aletinin enkazda kaldığını söylüyor. Benzer şekilde birçok insan kronik hastalıklarını ihmal etmekte ya da ilaç ve ilgili branşa ulaşamamakta. Bir hastanede çalışan yerelden gönüllü bir arkadaşımız, deprem öncesi diş tedavisine başlamış, ama bu ortamda diş tedavisine devam etmenin veya dişçisini aramanın “uygun” olmayacağını düşünüyor.

 

En ciddi sorunlardan biri hijyen…

Evlerin yüzde 20-25’i yıkılmakla birlikte yüzde 90’ı hasarlı ve insanlar evlerini kullanamıyor, çadırlarda ya da seralarda yaşıyorlar. En ciddi sorunlardan biri tuvalet, banyo, temiz suya ulaşım ve bunlara bağlı bulaşıcı hastalıklar. En çok dağıttığımız ilaçlar bit ve uyuz ilaçları… Ardından üst solunum yolları enfeksiyonları ve mide bağırsak enfeksiyonları geliyor.

“Depremde ölmedik, tozdan öleceğiz…”

Her ilçede yüzlerce enkaz var. Uygun şekilde kaldırıp uygun alanlara taşınmadığı için insan ve çevre için oldukça zararlı oluyor. Bir binanın, bina içinde bir evin söküm işleri için bile birçok önlem alınması gerekirken yüzlerce binanın enkazı kaldırılırken su kullanılmaması, ardından da kaldırılan enkazın stadyumdaki çadırkentin yanına dökülmesi beceriksizlik değilse cana ve çevreye kasıttır.

Deprem ciddi bir yarılma yaratmış durumda; birbirinden apayrı iki dünya oluşturdu memlekette. Bir tarafta hep yıkıntı, yokluk, zorluk ve buna rağmen dayanışma içinde ayakta kalmaya çalışma; diğer yanda iş-güç ve yaşam mücadelesi. Bu nedenle acıların da konforun da paylaşılması gerektiğini düşünüyorum. Sadece videolarda, TV’lerde izleyerek hüzünlenmek, üzülmek değil oralara gidip kısa süre de olsa destek sunmak, insanın ruh sağlığı açısından daha anlamlı oluyor. Benim açımdan da deprem sonrası “bir faydamız olsun” diyerek gittim ama “bana çok faydası” oldu, kendimi daha iyi hissettim, daha dengeli biri olarak döndüm. Öncesinde hakkında çok az şey bildiğim Samandağ ve Samandağlılar benim için artık çok özel.

Benim de yüreğimin bir parçası orada artık…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz