Felaketin artçıları

0
373

6 Şubat’ta yaşadığımız, Kahramanmaraş’ın Pazarcık ve Elbistan ilçelerindeki depremlerin ardından 2 ayı geçen zamana rağmen bölgedeki yaşam normale dönemedi. Bunda yaşanılan depremin boyutu, kapsadığı alan ve en önemlisi hükümetin ve sorumlu olan kurumların gerekli organizasyon ve çalışmaları tam anlamı ile yapamamış olmasının çok önemi var. Depremin fiziki yaralarının sarılmasına ait çalışmalar yetersizdir. Seçim sürecinin de bu zamana denk gelmesi, ne yazık ki olumsuzlukları tetiklemiştir.

Depremin tüm yansımalarını ele aldığımızda, aklımıza gelmeyen çok önemli durumları da gündeme taşımak gerekir. Türkiye’nin tarımsal üretiminin en önemli bölgesi, özellikle Çukurova, Amik Ovası, Adıyaman, Gaziantep, Maraş ve Malatya illerindeki verimli ovalarda bitkisel üretimimizin %20’ye yakını sağlanmaktadır. Türkiye’deki sebze bahçelerinin 1,1 milyon dekarla %15,2’si deprem bölgesindedir. Meyve, içecek, baharat bitkileri ekim alanında ise bu bölge 9,3 milyon dekarla Türkiye’de 1/4’lük bir paya sahiptir. Bütün bu değerleri ile Türkiye’nin Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH) içindeki payı %9,3’tür. Bu bölgeden yapılan ihracat, toplam ihracatın %8,5’idir. TÜİK verilerine bakıldığında 10 ilin GSYH’deki payı 9,3 olmasına rağmen, sektörlere göre bakıldığında tarım, ormancılık ve balıkçılığın payı %14,3’lere kadar çıkmaktadır. Türkiye 401,8 milyar liralık GSYH üretirken, bunun 57,3 milyar lirası deprem bölgesinde gerçekleşmiştir.

Bölgenin tarımsal ve diğer üretim alanları ile ne kadar önemli olduğu da görülmektedir. Depremin yarattığı travmaları sağlıklı ve organize bir şekilde atmak yerine, yarınlara büyük sorunlar yaratacak anlık kararların verildiği uygulamalar yapılmaktadır. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile bölgede yapımına başlanan ve çok değerli tarım alanları üzerine yerleştirilen kalıcı konut inşaatları plansız ve bilimden uzak bir anlayışla devam etmektedir. Ayrıca Erciyes Dağı büyüklüğündeki deprem enkazının yine tarım alanlarına dökülmesi, geri dönüşümü olmayan bir yanlıştır. Su havzalarında da yapılan bu uygulamalar, yeraltı suları için ciddi tehdit oluşturmaktadır. Deprem bölgesinde yetişen ürün çeşitliliği içinde buğday, arpa gibi ürünler başı çekerken bölgede kayıtlı 270 bin çiftçinin de geleceği belli değildir. Üretimin yeniden yapılabilmesi için ciddi kayıplar veren çiftçilerin traktör ve tarım ekipmanı olmadan üretimi sürdürebilmelerinin mümkün olmadığı da bilinmektedir. Ayrıca hayvancılıkta da büyük kayıplar verilmiş olup, bölgedeki hayvan barınaklarının yeniden planlanması ve canlı hayvan tedariki konusunda üreticilere destek olunması gereklidir. Tüm bu felaketlerin ardından tarımda çalışacak işgücü bulmak da çok zor olacaktır. Yaşanan can kaybı ve deprem göçünün yarattığı eksikliklere, genç nüfusun tarım emeğinin karşılığının tam sağlanamaması sebebiyle tarımdan uzak durması, gelecekte işgücü talebini de ciddi oranda artıracaktır.

Bölgenin bir başka sıkıntılı boyutu da orman ve mera alanlarının gözden çıkarılmasıdır. 25.02.1988 tarih ve 4342 sayılı mera kanununun, 31.08.1956 tarih ve 6831 sayılı orman kanununa ek 16. madde gereği bu alanlar üzerinde her türlü tasarrufun kullanımına ait bir düzenleme yapılmıştır. Bölgedeki çeşitlilik, kuş göç yollarının güzergâhı içinde olması, taşlık, kayalık, verimsiz orman sıfatı ile orman alanı dışına çıkarılan alanların her türlü kullanıma açılması biyolojik çeşitliliğin de sonunu getirecektir. 24 Şubat’ta yerleşim ve yapılaşmaya dair 126 No’lu kararname de asrın yanlışıdır. Bu kararname ile; yürütülecek olan işlemlere itiraz edilemeyecek, sürece halkın katılımı hiçbir şekilde sağlanamayacak, yargısal denetim engellenecek ve yargı devre dışı bırakılacaktır.

Bölgede yapımı süren kalıcı konutlar ile gerekli konut yapımının TOKİ aracılığı ile yine yandaş firmalara ihale edilmesi de ayrıca afet üzerinden yeni rant araçlarının yaratılmasına neden olmuştur. Kentleşmeyi ve kentsel yaşamı sadece yerbilimi verilerine göre kurgulamak, kentsel aidiyet, kent kimliği, kültürel olguları ele almadan yapılacak her türlü yaklaşım ve planlama, yaşam haklarına aykırıdır. Bu süreç; kır-kent ilişkisini, sosyal yaşamı, kent kültürünü, kent ekonomisini ve yöre halkının tüm gereksinimleri gibi sosyolojik kriterleri de önemseyen bütüncül bir planlama süreci içinde ele alınmalıdır.

Yaşanan afet, yüzyılın afeti olarak tanımlansa da yüz yılın ihmali olarak dillendirilmelidir. Bu bölge ve bölgedeki yerleşimler binlerce yıllık gerçekler ile günümüze dek gelmiştir. Devlet (hükümetler) tüm bu gerçekler doğrultusunda üstüne düşen görevi burada yapamamıştır. Bu süreçten sonra gerekli bilimsel verilere dayalı uygulamaları yapmakla yükümlüdür. Ancak bölgede yapılanları gördükçe, depremin üzerinden geçen iki aydan sonra dahi, geçmişin hatalı kararlarının uygulanmaya devam edildiği sonucuyla karşılaşıyoruz. Bu gidişe bir an önce son verilmelidir. Bunu da halkın iradesi çok yakında gerçekleştirecektir…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz