Tarihten bir sayfa…

0
470

Mayıs güneşi yeryüzünü daha fazla ısıtıp aydınlatırken, tabiatla birlikte, insan kitlelerinde de hareketlenmenin arttığı bilinmekte. Bu nedenle, kuzey yarıkürede toplumsal hareketlerin daha fazla yoğunlaştığı bir ay olduğu bilinir. Tarih boyunca, Kafkasya ve Anadolu coğrafyalarında görüldüğü gibi…

60 yıl evvel, yine bir mayıs ayı, benim de içinde bulunduğum Türkiye’nin başkenti Ankara’da yaşanan bir ihtilal teşebbüsünden bahsetmek istiyorum. TC’nin siyasi ve askeri tarihinde önemli bir yeri olan, ancak toplumun hafızasından silinmiş olan bu konuyu hatırlamakta fayda var.

Talat Aydemir

Jineps gazetemizin bir önceki sayısında, 22 Şubat 1962 olayı hakkında yazmıştım. Bu defa, 22 Şubat’ın devamı olan, 15 ay sonraki 20/21 Mayıs 1963 olayının, bilinmeyen bazı detaylarını bilgilerinize sunmak istiyorum. Zira vatandaşı olduğumuz ve yaşadığımız ülkenin siyasi, ekonomik ve sosyal olaylarını takip etmek, bilmek ve gerektiğinde vatandaşlık görev ve sorumluluğunu taşımak durumundayız.

Zira bu ülkenin nüfusunda önemli bir orana sahip Kafkasya kökenli insanlar, gerek Osmanlı İmparatorluğu’nun son 100 yılı, varlığını sürdürme mücadelelerinde, gerekse İstiklal Harbi’nde ve TC Devleti’nin kurulmasında en önde ve en aktif rollerde yer aldılar. Ancak siyasetten hiç anlamadıkları için nimet paylaşımlarında en gerilerde kaldılar, bazen de ağır bedeller ödediler.

Bir önceki yazıda bahsettiğim 22 Şubat 1962 ayaklanmasından sonra, olayın lideri ve yakın kadrosu zamanın hükümeti ile pazarlık sonucu emekli edilerek ordudan uzaklaştırıldıkları halde, orduda kalanlar (aysbergin görünmeyen kısmı) ile ilişkileri güçlü bir şekilde devam ediyordu. Özellikle genç subaylar, Talat Aydemir’e son derece güçlü bir şekilde bağlıydılar.

Aynı zamanda, kamuoyunda büyük yankıları olan 22 Şubat ayaklanması, Türkiye basınında çok geniş yer almıştı. 22 Şubat 1962 sonrası, hemen hemen her gün, Talat Aydemir’in demeçleri ve boy boy resimleri günlük gazetelerin manşetinde yer alıyordu. Olayın içyüzü ve sebepleri tefrikalar halinde yazılıyor, yorumlar ve açıklamalar devam ediyordu. Bu gelişmelerin de tesiri ile, Talat Aydemir ve ekibinde, 22 Şubat’ta yarım kalan teşebbüsü tamamlama azmi ve arzusu daha da güçlenmişti.

İlişkiler ve faaliyetler artık aleni devam ediyordu. Bu nedenle 20/21 Mayıs ihtilal girişimi için “geliyorum diyen ihtilal” yakıştırması yapılmaktaydı. Tabii biz o dönemin Harbiye öğrencileri için bu ortamdan ve gelişmelerden etkilenmemek mümkün değildi. Günlük gazeteler ve olaylar üzerinden ülke siyasetini yakından takip ediyorduk.

22 Şubat’tan sonra, Başbakan İsmet İnönü’nün, bir demecinde “Harbiyeliler aldatılmışlardır” sözü üzerine, bir grup Harbiyeli tarafından, Taksim Anıtı’na “Harbiyeli aldanmaz” yazılı çelenk koyarak cevap verilmişti. Halk arasında, Talat Aydemir’in okul kumandanı iken, öğrencileri kendisine bağlamak için eğlenceler düzenlediği, tavizler verdiği şeklinde bazı dedikodular yayılmaktaydı.

Tam tersine, Aydemir Harp Okulu kumandanı iken, 22 Şubat 1962’ye kadar, benim öğrenci olarak bulunduğum 5 aylık süreçte, kendisini bir hitabet konuşmasında bir kez gördük. Disipline çok önem veren, tavizsiz bir subaydı. Örnek; aşırı kuru soğuk bir kış günü, Harp Okulu eğitim sahasında çalışma yapıyorduk. Tabur kumandanımız, donma tehlikesine karşı eğitime ara verip okula, sınıflara dönmemiz için kendisinden izin isteyince “Savaş halinde olduğunuzu farz edin, cepheyi terk mi edeceksiniz” diyerek, talebi reddettiğine şahit olmuştuk.

Talat Aydemir emekli bir subay olarak, geliyorum diyen ihtilali hazırlarken, basına verdiği demeçlerde, ülke ve devlete dair projelerinden bahseder açıklamalar yapardı. Bu plan ve projeleri, siyasi parti kurarak gerçekleştirmeyi düşünüp düşünmediğini soran gazetecilere, siyaset yapacak yaratılışta olmadığını, adına demokrasi denen çok partili siyaset ortamının Türkiye için çok erken olduğunu, halkın kendisini temsil edecek vekilleri kendi iradesi ile seçme bilincinde ve yeteneğinde olmadığını söylüyordu.

Vatandaşın kendi vekilini seçme bilincine ulaşması için eğitimde, tarımda, ekonomide, sanayide ciddi reformların gerçekleştirilmesi gerektiğini, bu reformların gerçekleştirilebilmesi için ülke yönetiminin 15 yıl süre ile ordunun denetiminde bir milli meclis tarafından yürütülmesi gerektiğini savunuyor, o günkü çok partili sistemle bu reformların mümkün olamayacağını iddia ediyordu. Daha sonraki, 70’li yıllarda, CHP’nin başkanı Bülent Ecevit’in gündeme getirdiği Köy-Kent projesinin, Talat Aydemir’in biliminsanlarına hazırlattığı projelerden kaynaklı olduğu yazılıyordu.

22 Şubat 1962’de süresiz izinli olarak okuldan uzaklaştırıldıksa da sonradan geri çağrılmıştık. Ama her şey eskisi gibi değildi. Okulda sıkı bir denetim ve kontrol altındaydık. Yeni görevlendirilen komuta kademeleri ve subaylar özel seçilmişlerdi. Spor çalışma programları iptal edildi. Ortam oldukça gergindi. Bu şartlar altında 1961/62 ders yılını tamamlayıp son sınıfa geçmiştim.

1962/63 ders yılı başlarken, ekim ayında, İzmir-Menteş’teki kampta, gerilimin boyutları belirgin hale gelmişti. Bizden bir önceki sınıf (2. Tabur) kamp ve son sınıf eğitimini almadan doğrudan kıtaya gönderildi. Biz kamptan Ankara’ya okula döndükten sonra derslerle birlikte spor faaliyetleri de başladı. Ama geçen yıldaki gibi canlılık yoktu. Ben geçen ders yılında, büyük bir mücadele ile Modern Pentatlon takımında kalmayı başarmış ve bir önceki takım kaptanından kaptanlık görevini devralmıştım. Geçen yıl birlikte çalıştığımız 3. Tabur sınıf arkadaşlarımdan 7 kişi ve bizden sonraki 1. Sınıf (2. Tabur) öğrencilerinden 18 kişi toplam 25 kişi ile, olabildiği kadar çalışmalara devam ediyorduk. Ama at binme çalışmaları için, geçen yıl olduğu gibi bu yıl, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’ndan atlar gönderilmiyordu. Buna rağmen, 1963 Haziran ayında, İtalya’nın Napoli şehrinde yapılacak NATO ordulararası Modern Pentatlon müsabakaları için hazırlanıyorduk.

Diğer taraftan, arkadaşlarımız arasında, kulaktan kulağa yeni ihtilal fısıltıları dolaşıyordu. Eski Harp Okulu Kumandanı Aydemir’in kurmay kadroları ile temas halinde olan, çoğu bir önceki sınıftan kalma arkadaşlar irtibatı sağlıyorlardı. Benimle de irtibata geçenler oldu. Bu yüzden gelişmelerden haberim oluyordu.

Talat Aydemir’in faaliyetleri neredeyse aleni olduğu için, geliyorum diyen ihtilalin hazırlıklarını, hükümet ve Genelkurmay kademeleri, rahatlıkla izliyorlardı. Tabii ki çok gergin bir ortam yaşanıyordu. Benim derdim, sınavları başarı ile geçip mezun olmak ve kaptanı olduğum Modern Pentatlon takımı ile, 1963 Haziran ayında İtalya-Napoli’de yapılacak müsabakalara katılmaktı. Gergin ortamın yoruculuğu ve askeri ihtilallerin gereksizliğine inancım giderek artıyordu. Bu nedenle ihtilalci gruplar ile ilişkimi kesmiştim.

Ancak 20 Mayıs 1963 günü, akşamüstü, ben spor sahasında çalışmalarıma devam ederken, ihtilalci arkadaşlarımdan Erol Ege yanıma yaklaşarak “Yaşar, sen ilişkiyi kesmiştin ama sadece bilgin olsun diye söylüyorum. Bu gece harekât başlıyor” dedi ve ayrıldı. Ben bu haberi ciddiye almadan, spor antrenmanlarıma devam ettim. Akşam yemeğinden sonra, mütalaa (ders çalışma) saatinde normal ders çalışma modundaydım. Zira bizim sınıfın mezuniyet sınavları devam ediyordu.

Ancak okulun iç bahçesinde ve koridorlarda, Erol Ege’nin söylediği haberi teyit eden, anormal gelişmeler, gruplar halinde gezinenler dikkat çekiciydi. Bir sonraki gün de, bizim Rusça kesiminin, çoğunun korkulu rüyası, Rusça dersi sınavı vardı.

Kesimdeki arkadaşlarımın çoğu yarın sınavda çıkması muhtemel sorular üzerinde benden yardım istiyorlardı. Teker teker hepsi ile ilgilenmem mümkün olmadığı için, öğretmen kürsüsüne geçerek, Rusça ders kitabı üzerinden muhtemel soruların cevaplarını anlatmaya devam ediyorken, sert bir şekilde açılan sınıfın kapısından hışımla içeriye giren, o günün nöbetçi subayı, bizim 12. Bölük Kumandanı, Yüzbaşı Nihat Şendoğan, suçüstü yakaladığından emin bir tavırla, “Ne yapıyorsunuz?” diye sordu. Tabii sorunun muhatabı bendim. Rusça dersi kitabını göstererek “Yarınki sınav için hazırlanıyoruz, arkadaşlara yardım ediyorum” dediysem de, o ihtilal hakkında konuşma yaptığım kanaatindeydi. Ama fazla ileriye gitmeden çıkıp gitti. Zira kendisi de durumu biliyordu. Lakin geliyorum diyen ihtilalin sonucunu bilmiyordu.

Yüzbaşı Şendoğan, 22 Şubat’tan sonra, Harp Okulu’nda görev alan, bize karşı en fazla önyargılı, seçilmiş subaylardan biriydi. Özellikle bana karşı son derece olumsuz tavırları çok belirgindi. Nedeni, 22 Şubat’tan önceki bölük kumandanımız Yzb. Talha Soyer, yazı ve kaligrafi becerimi bildiği için bana özel görevler verir, bölük odasında çalışmalar yapardım. Yeni bölük kumandanımız, Yzb. Nihat Şendoğan bunları fak etmiş olmalı.

Gece saat 11.00’e doğru, iç bahçedeki kalabalık artmıştı. Çünkü harekâtın alarmı, jet uçaklarının sesi olacaktı. Uçak sesleri gelmedi ama 30 dakika sonra saat 23.30’da tank sesleri ile birlikte iç bahçede silah sesleri ve içtima anonsu duyuldu. Başlangıçta bir kargaşa vardı. Bir süre sonra, her iki tabur içtima düzenine girdi. Ancak, çoğunluk okul dahili kıyafetleri ile, 15 ay önce 22 Şubat içtimasına benzer bir manzara vardı.

Biz 12. Bölük, normal düzen içerisinde okul binasının dışına çıktığımızda, bölük kumandanımız Yzb. Nihat Şendoğan başımızda talimatlar veriyordu. O arada, ana giriş kapısının önüne gelip duran bir askeri cipten, resmi üniforması ile inen Talat Aydemir, etrafı selamladıktan sonra doğruca nizamiye kapısından içeriye girdi. Bu olaylar harekâtın ciddiyetini gösteriyordu.

O esnada, Ankara Radyosu’ndan ihtilal anonsu okunuyordu. Biz de 12. Bölük olarak yürüyüş düzeninde şehre doğru ilerlerken, birden yayın kesildi, az sonra karşı anons başladı. O esnada, yakınımızda bulunan genç bir subay, yanımızdan geçmekte olan bir kamyoneti durdurup, kendisi şoförün yanına otururken biz de 7-8 kişi kamyonetin kasasına doluştuk. Radyoevinin önüne varır varmaz kamyonetten inip radyoevinin ana giriş kapısına yöneldik ama kapının önünde, namluları bize dönük bir manga askerle karşılaştık.

Biz de silahlıyız ama karşımızdaki askerlerin elleri tetikte.

Kısa bir duraklamadan sonra, bir anda koşar adımlarla gelen oldukça uzun boylu genç bir subay, hiç tereddüt etmeden aynı hızla kapıdan içeriye daldı. Hemen arkasından ben de daldım içeriye ve merdivenlerden yukarıya koşmaya başlamamızla birlikte merdivenlerin üst başından üstümüze doğru ateş başladı. Buna rağmen, genç subay ve arkasında ben, duraklamadan koşar adımlarla merdivenleri tırmanırken, yukarıdaki askerin silahından çıkan mermiler duvarlardan sekerek iki yanımızdan geçiyordu. Belli ki asker bizi hedef alarak değil, merdivenin duvarlarına dönük ateş ediyordu.

Genç subay, otomatik silah ateşinin altında tereddüt etmeden merdivenlerin sonuna ulaşması ile bir hamlede askerin elindeki Thomson silahını alıp bana uzatırken, askerin kıçına bir tekme vurup, uzun ve geniş koridorun sonuna doğru koşmaya başladı. Ben de elimde iki silahla onun arkasından koşuyordum.

Bir cam kapının önünde aniden duran genç subay, kilitli olduğu anlaşılan kolunu hızla çekip kilidi kırarak kapıyı açtı ve mikrofonun başında karşı anonsa devam eden, oldukça şişman üst rütbeli subayı, iki eliyle iki omzundan yakalayıp koridora doğru fırlatırken “Satılmış köpek” dedi ve bana hitaben “Bunu atın nezarete” dedi.

Genç subay, sağ omzunda iki, sol omzunda tek yıldız olan, belli ki üsteğmen rütbeli Erol Dinçer (Sol omuz apoletindeki yıldızlardan biri düşmüş olmalı. 1 No’lu sıkı yönetim mahkemesinde idama mahkûm edilmişken, yaşı çok genç olduğu için, Meclis kararı ile idamdan kurtulmuştu). Karşı anonsa devam eden diğeri ise, bizim yargılandığımız 2 No’lu sıkı yönetim mahkemesinde, abartılı suçlamalarla aleyhimize şahitlik yapan, 28. Tümen Kurmay Başkanı Kurmay Yarbay Ali Elverdi.

O sırada, Harbiyeli arkadaşlarımdan kalabalık bir grup salona doluştular. Yarbayı önümüze katarak kapısı arka koridora açılan boş bir karanlık odaya kapatıp, bir arkadaşı kapısında nöbetçi olarak görevlendirdik. Ancak bizim arkadaşlar, kim bu hain merakı ile odaya doluşmaya başladılar. Önceleri korku içerisinde sakince oturan yarbay, sigara içen Harbiyelilerin arasında ortamı uygun bulunca sigara istedi. Kendisine sigara verilip yakması da sağlanınca cesaret bulan yarbayın, bu defa yumuşak bir sesle “Çocuklar siz kandırıldınız” demesiyle birlikte, odada bulunan Yusuf Küpeli adındaki arkadaşımız, elindeki silahı doğrultarak “Sus satılmış köpek, yoksa şimdi mermileri doldururum ağzına” diyerek kendisinden hiç beklenmeyen bir davranışla adeta kükredi. Oysa genelde postallarının bağları sökük, kendi halinde, sakin bir arkadaşımızdı Yusuf Küpeli. Daha sonra, 70’li yıllarda Türkiye’deki sol hareketin lider kadrosunda Deniz Gezmiş ile yargılananlardandır.

Harbiyelilerden büyük bir kalabalık, ihtilal anonsunun yapıldığı Ankara Radyoevi binasında toplanmıştı. Erol Dinçer anonsa devam ediyor, zaman ilerliyordu. Derken birden bizim anons kesildi ve sessizlik başladı. Yaklaşık 10 dakika sonra, saat 04.00’e yaklaşırken, aynı radyodan, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ın karşı anonsu başladı.

Sözde nezaretteki aynı yarbay, tekrar uygun bir ortamı yakalayınca, odadaki arkadaşlardan “Evdeki çocuklarım anonsta sesimi duymuşlardı, durumu merak ederler, müsaade edin telefon edeyim, sağ olduğumu bildireyim” diyerek izin isteyince bizim çaylak ihtilalciler, yarbaya saygı gösterip evine telefon etmesine izin verirler. Fakat kiminle ne konuştuğunu kontrol etmezler. Belli ki adam önceden hazırlıklıymış. Hangi odada telefon olduğunu biliyor. Etimesgut’ta bulunan radyo verici istasyonunun bulunduğu birliğe telefon ederek şalterin indirilmesi talimatını veriyor.

Ankara Radyosu’nun 4. kez el değiştirerek, Genelkurmay Başkanı’nın anonsu başladıktan sonra, ihtilal teşebbüsünün hezimetle sona erdiği kesinleşmiş oluyordu. O saatten sonra, aramızdaki ihtilalci subaylar ortadan kayboldular. Radyoevi binasının önündeki Sıhhiye Caddesi üzerinde duran iki adet tank ve operatörleri Teğmen Kemal Karazeybek ve Teğmen Savaş Kilimci ile birlikte, silahlı 500 kadar Harbiye öğrencisi ortada kaldık.

Sabaha karşı şafak alacakaranlığında, bize doğru çevrilmiş obüs ve havan topu namluları ile askeri birliklerin etrafımızı sardığını fark edince, cadde üzerinde duran tankları ve beton çiçeklikleri siper alarak mevzilenmeye çalışıyorduk. Diğer taraftan, radyoevi binası ve bitişiğindeki kız teknik okulu binalarının balkon ve çatılarından megafonlarla “Silahlarınızı bırakın, teslim olun” şeklinde anons sesleri birbirine karışıyordu. Hava çok gergindi. İki taraftan birinin tetik çekmesi halinde kan gövdeyi götürür misali, büyük bir felaket olurdu. Tam da işte o ortamda, cadde ortasında, bizim Harbiyelilerin en yoğun olduğu bir bölgede, oldukça uzun boylu bir subay gözüktü.

Henüz güneş doğmamıştı, ama ışık huzmeleri ortalığı kısmen aydınlatıyordu. Tam ortamıza kadar gelip “Arkadaşlar beni dinleyin” diye seslenen subayın şapkasından general olduğunu fark ettik. İhtilalcilerden olduğunu zannederek hemen etrafında toplandık. Bize hitaben “Arkadaşlar, şu anda burada göreviniz bitmiştir, silahlarınızı bırakıp derhal okulunuza döneceksiniz” dedi. Biz hep bir ağızdan, “Biz silahlarımızı bırakmayız” dedik. “Tamam, silahlarınızla dönün okula” dedi. Buna da itiraz ederek “Komutanım, görüyorsunuz gün ışıdı, halk sokakta, yaya olarak gidemeyiz” dememiz üzerine, “Tamam, haklısınız, biraz bekleyin” dedi. Ve kısa süre sonra bulunduğumuz Sıhhiye Caddesi’ne gelen askeri araçlara (cemse) binip okula döndük.

Ankara-Çubuk’ta konuşlu 28. Tümen’in kumandanı Tuğgeneral Nuri Hazer, ilk önce, birliğinin kurmay başkanı Yb. Ali Elverdi’yi görevlendirip, radyoda ihtilalin anonsunu kestirdikten sonra, gece boyunca tek başına, Ankara’daki birlikleri dolaşarak çoğunu aleyhimize çevirip ihtilali önledi. En son radyoevindeki 500 kadar silahlı Harbiyeli öğrencinin ortasına kadar gelip bir felaketi önlemiştir.

Okula dönüp silahlarımızı bıraktıktan sonra, 21 ve 22 Mayıs, ilk iki gün, yaranın sıcaklığı gibi fazla bir şey fark etmedik. 3. günden itibaren birden her şey değişti. Okul binasının etrafı askeri birlikler tarafından kuşatıldı. Dershaneler ve yatakhaneler arasından başka hareket özgürlüğümüz yoktu. Her tarafta olağanüstü güvenlik tedbirleri, çok sert davranan nöbetçi subaylarca yönetiliyordu. Elbise ve eşya dolaplarımız didik didik arandı. Jilet, çakı, bıçak gibi kesici aletlere ve yazılı belgelere el kondu. Sakal tıraşı olmak bile nöbetçi subay nezaretinde mümkündü.

Ankara’da 1459 sanığın sığacağı hapishane ve mahkeme salonu bulunamadığı için okulda hapishane koşulları uygulanıyordu; yemekler değişti, hepimize her gün bir paket asker sigarası veriliyordu.

3. gün, 23 Mayıs 1963 gününden itibaren savcılık sorgulamaları başladı. Okulun bodrum katında hazırlanan sorgulama odalarına teker teker götürülüyor ve sorgulanıyorduk. Asker savcıların başlıca soruları şunlardı: “Olayın evveliyatını biliyor musun? O gece Talat Aydemir’i gördün mü? Gece boyu nerelerde bulundun, ne görev yaptın? Okula ne zaman nasıl döndün?” “Talat Aydemir’i gördüm” yanıtını verenler, baştan suçlu listesine giriyordu

Sonunda, Harp Okulu öğrencileri için Ankara’da kurulan 2 No’lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi 3 ay sürdü. Duruşmalarda, özellikle şahit ifadelerinde çok ilginç sahneler sergilendi. Şahitler arasında, 20/21 Mayıs 1963 gecesi Ankara’da olup evinden çıkmadan sonucu bekleyen generaller, gece sokakta rastladıkları Harbiyelilere “Harbiyeli, rüzgâr ne taraftan esiyor, ona göre yelken açalım” diye soran yüksek rütbeli subaylar, artı puan kazanıp göze girmeye, suçlu konumunda olup paçayı kurtarmaya çalışanlar aleyhimizde şahitlik yapma yarışına girmişlerdi.

Buna karşın, 20/21 Mayıs gecesi, harekâtı fark eder etmez harekete geçip, o gece boyunca her türlü can tehlikesine karşın, ihtilalcilerin planlarını bozarak, tek başına ihtilal girişimini akamete uğratan General Nuri Hazer ise, şahitlik yaparken, gerçekleri ifade etti ve biz Harbiye öğrencilerini savundu. Yıllar sonra kendisi Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı’nın başkanı iken görüşüyorduk.

 

Olayın son değerlendirmesi…

Vatan, millet aşkı ve heyecanı ile aşırı yüklü olduğu bilinen Kurmay Albay Talat Aydemir, 22 Şubat 1962’de, hükümete ve ordunun üst yönetimine karşı gösterdiği direnç sonucu, yakın arkadaşları ile birlikte sadece emekli edilebilmişti. Ancak iddiasında o kadar kararlıydı ve ordudaki desteğine o kadar güveniyordu ki, köşesine çekilip oturamadı.

22 Şubat 1962’den sonraki süreçte, Türkiye kamuoyunda yükselen popülaritesi ve özgüveninin çok fazla olmasından sebep, devam eden süreçte yeni bir askeri darbe girişimi ve çalışmalarını, neredeyse aleni sürdürüyordu. Bu nedenle geliyorum diyen ihtilal yakıştırması yaygındı. Dolayısıyla planlama ve uygulamada, gizlilik ve güvenlik zaafları çok fazlaydı. Buna rağmen, General Nuri Hazer faktörü olmasaydı sonuç farklı olabilirdi.

Diğer bir garip durum, Türkiye devleti için ideal işlere kalkışıp canını feda eden Kurmay Albay Talat Aydemir ve karşısına dikilip canını tehlikeye atarak ihtilal girişimini önleyen Tuğgeneral Nuri Hazer; her ikisi de Kuzey Kafkasya kökenli. Biri Adige, biri Avar idi.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz