Bölünmüş hayatlar – 3. Bölüm

0
1349

Kâmil, külot pantolonu, aba ceketi, içinde yakasız özel düğmeli gömleği, belinde Çerkes kemeri ile acemi birliğine teslim oldu. Ordu, daha doğru dürüst askeri kıyafet dağıtamıyordu. Teşkilat yeni yeni oluşturuluyor, kıt bütçe ile ihtiyaçlar günü gününe karşılanamıyordu. Meclis bir bildiri yayımlayarak, her haneden, elindeki iç çamaşırı, gömlek, çorap, kemer ve benzeri giysilerden her iki çiftten birer adedini merkezi hükümete teslim etmelerini istemişti. Kağnı ve at arabaları cephane, buğday vb. ihtiyaçları nakletmek üzere göreve çağrılmıştı. Bütün Anadolu seferber olmuş, “Kurtuluş”a umut taşıyordu. Ordu kuruluyor, müdafaa hatları sıkılaştırılıp güçlendiriliyordu.

Kâmil acemi birliğine teslim olduktan sonra, ceketini asıp, üzerindeki kıyafetlerle talim sahasına çıkıverdi. İki-iki buçuk aylık kısa bir eğitimden sonra Yunan cephesindeki bir birliğe gönderildi. Üzerinde hâlâ sivil elbiseleri ve belinde de Çerkes kemeri, gümüş savatları kararmış, belli belirsiz göze çarparak duruyorlardı.

Birliği kâh Yunanlılara doğru ilerliyor, kimi zaman da geri çekilerek hatta yoklama harekâtları yapıyordu. Bu taktik oyunu iki ayını doldurmuştu ki, bir sabah Yunanların ani saldırısı ile karşılaştılar. Beklenmeyen bu saldırı karşısında, birliğin yarısından fazlası, Yunanlara esir düştü. Esirler arasında, Çanakkale’de şehit düşen babasının intikamını almak isteyen Kâmil de vardı.

Yunanlar, esirleri, kurtarılmalarını önlemek için onları Yunan hattının derinliklerine gönderdiler. Kâmil ve arkadaşlarının günleri artık bu kampta geçiyordu. Onları çeşitli işlerde kullanıyorlar, yeteri kadar doyurup ihtiyaçlarını gidermiyorlar, bazen de gereksiz yere itip kakıyorlardı.

Kâmil ve diğer esir askerler kampta iki aylarını dolduruyorlardı ki, komutanın kampı teftiş edeceği söylentileri ortada dolaşmaya başladı. Birkaç gün sonra da arkasında kalabalık mahiyeti ile komutan çıkıp geldi. Önce kendi askeri birliğini denetleyen komutan, ardından esir Türk askerlerini teftiş etti. Çoğu sivil kıyafetli Türk askerlerini uzun uzadıya inceledi. Sonra da gidip komuta merkezi olarak kullanılan iki katlı bir köy evinde dinlenmeye çekildi. Ertesi gün, kamp sabah yoklaması için sıraya girdiğinde, bir emir eri gelip, yarı Türkçe Kâmil’e kendisini takip etmesini söyledi. Asker Kâmil’i doğruca komutanın karargâhtaki konutuna götürerek karşısına hazır ol vaziyette dikti. Oradaki subaylardan biri Türkçe tercümanlık yaparak, komutanın sorduğu soruları Kâmil’e aktardı.

-O belindeki kemer gibi olan nedir?

-Çerkes kemeri komutanım.

-Peki, onu bana verir misin?

-Veririm komutanım.

Kâmil, belinden ata yadigârı Çerkes kemerini çıkarıp Yunanlı komutana uzattı. Komutan kemeri eline alıp evire çevire uzunca inceledi. Daha sonra masanın bir yanına bıraktı. Çekmeceden bir kâğıt çıkarıp önündeki sümene koydu. Masada duran divitten kalemi alıp okkaya daldırdı ve önündeki kâğıda bir şeyler karaladı, ardından mühür vurup imzaladı. Yunanca bir şeyler söyledi, tercüman çevirdi:

“Bu kağıdı sana veriyorum, burada senin rahatça Yunan hatlarından geçip evine gitmeni sağlayacak gerekli müsaade yazıyor. Geçtiğin yerlerde durdurulursan, bunu askerlere göstererek geçersin, yarın sabah seni bu kamptan bırakacaklar. Hadi geçmiş olsun.”

Kâmil ne diyeceğini bilmeksizin öylece bakındı. Sonra isteksizce, durumun umutsuz zorunluluğundan “Sağ olun komutanım” deyip selam verdi.

Onu oraya getiren emir erine verilen bir işaretle, odadan çıkarıldı, kendi kaldığı çadırın önüne getirilip bırakıldı. Yarın sabaha hazır olmasını söyleyen emir eri çekip gitti. Kâmil’i aldı bir düşünce, arkadaşlarına ne diyecekti, gerçekten salacaklar mıydı?

Başına toplanan esir arkadaşları merakla ne olduğunu sordular. Kâmil Çerkes kemerinin alındığını, kendisine bir geçiş kâğıdı verildiğini ve evine dönebileceğini söylediklerini utana sıkıla anlattı.

Arkadaşlarından kimi “Hadi geçmiş olsun”, kimi “Vay be”, kimi “Nasıl yani?” dedi, kimi sevindi, kimi kızdı, kimi renk vermeden öylece sustu.

Kâmil, kendini bir suçlu gibi hissederek, öylece çadırın önüne çöküverdi. İçine düştüğü durum, adeta kendisini suçluluk denizinde boğuyordu…

Yanından ayrılan esir arkadaşlarının kendi aralarındaki konuşmaları duyuyordu.

Şöyle diyorlardı: “Vay be, şu Çerkes kemerinin marifetine bak!” (Devam edecek)

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz