Şimdinin ve hiç geçmeyenin romanı ‘Evvelden Sonra’

0
415

 

Birgül Asena Güven

“Nigâr Abla köydeki düğüne gitmesi için o kadar ısrar etmeseydi belki de her şey başka türlü olacaktı.” Birgül Asena Güven’in romanı bu cümle ile başlıyor. Köy, düğün ve elbette ki ısrar denildiğinde birçoğumuz için çok daha derin bir anlamı olan tanıdık kelimeler bunlar. “Evvelden Sonra” daha ilk bölümde adını öğrendiğimiz Jan’dan başlayarak bazen karşılaşmalar bazen de yakın geçmişteki hatıralarla romana eklemlenmiş karakterlerle yol alıyor.

Korunaklı bölge köyden her türlü tehlikenin kol gezdiği metropole kadar, sürgün yeri Mancusun’dan Almanya’ya uzanan tüm mekânlar, karakterlerin tümünün kaderini değiştirmiş gibi hissettiriyor.

Kaderin kurduğu tuzaktan yine de bir kaçış imkânı var. Bunu ise “evvel” sağlıyor. Geçmiş ile kurduğumuz, çoğunlukla da fark etmediğimiz bağın her zaman bir trajedi olmadığını, bazen de özellikle en zor zamanlarda bize bir nefes, dirayet, güç verebileceğini “Evvelden Sonra”yı okuduktan sonra düşündüm. Karakterlerin bu kadar gerçek ve sahici olduğu bir romanda tarihin akışını tersine çevirmek büyük maharet. Sorularıma içten cevabı için Birgül Asena Güven’e çok teşekkür ederim. Umarım üzerine daha çok konuşabilme şansımız olur, okuru bol olur.


-“Evvelden Sonra” ilk roman. Bir yerlerde bir zaman yazmaya başlamışsındır diye düşünüyorum Birgül Abla. Nasıl başladı? Konu, mekânlar, en önemlisi de karakterleri ne zaman zihninde kurguladın? Ve ne kadar sürdü yazman?

-Uzun süredir bir şeyler yazıyorum. Roman ile ilgili süreç sanırım üç-dört yıldır devam ediyor. Elbette bir sözü var bu romanın. Kimin kulağına nasıl ulaşırsa. Hazırlık sürecinde; önce Jan belirmeye başladı zihnimde. Arada sırada amatör karakalem çizimler yaparım ben. Jan’ın fiziksel özelliklerini bile çizdim. Bu alışılagelmiş bir yöntem midir bilmiyorum. Sonra; kaygıları, değerleri, güçlü ve güçsüz yanlarıyla belki hepimizden izler taşıyan bu genç kadını tasarladım. Diğer karakterler de benzer bir çalışma gerektirdi. Sonrasında; biraz karakterler kendi mekânlarının peşine düştü zaten. Yazma süreci de iki yıldır devam ediyor, son bir yılda yolunu buldu.

 

-Bazı romanlarda bir okuyucu olarak kendime bir yer bulup orada oturuyorum ve okumaya devam ediyorum. “Evvelden Sonra”da da aynı şeyi hissettim. Jan’la beraber çalışma ofisine gittim, Esma ile konuştum. Köye gitme planları yaptım, Nigâr Abla ile yemek masasında sohbet ettim. Hakikaten unuttuğumuz bir sahicilik duygusu hissettirdi romanın bana. Hem karakterler çok tanıdık hem de mekânlar. Kim bunlar, buralar nereler? Senin hayatında da bir Nigâr Abla var mı mesela?

-Karakterlerin tamamı kurgu. Elbette; gözlediğim, işittiğim, hayal ettiğim, yaşadığım, yaşamadığım, düşünsel olarak ulaşabildiğim, okuduğum, seyrettiğim her şeyden izler taşıyor ve besleniyor. Sahicilik duygusu hissettirmesine çok sevindim. Umarım her okuyanda bu izlenimi bırakır. Yapmak istediğim böyle bir şeydi. Esma, Nigâr, Metin, Jan hatta Akan, Sabetay hayatın içinden bildiğimiz, tanımıyorsak da işittiğimiz karakterler. Sadece biraz daha yakından bakıyoruz onlara, belki biraz daha derinden. Kim bunlar dersen, hepimizden bir parça taşıdıklarını söyleyebilirim. Mekân meselesi, özellikle Çerkes köyleriyle ilgili kısımlarda benim için daha kolaydı. Tıpkı karakterler gibi onlar da belirli bir mekândan yola çıkarak yazılmadılar ama çoğumuzun iyi bildiği anıların, yaşam biçimlerinin parçasıydılar. Mekânların bazıları elbette gerçek. Çerkes Teavün Cemiyeti’nin Akaretler’deki binası gerçek bir mekân. Diğer yandan; Maçka’daki otel tamamıyla kurgu.

Nigâr Abla’ya gelince… Elbette benim de hayatta Nigâr ablalarım oldu. Hangimizin yok ki?

 

-Romanda kadın karakterler çok güçlüler. Ağırlıklı olarak da onların etrafında olay örgüsü devam ediyor. Bu bir tercih belli ki. Bu konuda neler söylersin?

-İlk soruyu yanıtlarken ifade etmiştim. Romanın bir sözü var. Bu söz ister “tarih bilinci” deyin, ister “kolektif bilinçaltı”, adı her ne olursa olsun yaşanmışın, bugünün üzerinde izi olduğuna ilişkindir. Bu süreçlerde; taşıyıcının çoğu zaman kadın olduğunu düşünürüm ben. Taşınan bazen çok eril olsa bile taşıyan dişil olabilir. Bana göre yaman bir çelişki gerçekten. Bu nedenlerle; kadın karakterlerin belki biraz daha önde olmaları, eril ve dişil olanı sorgulamaya yatkınlıkları tesadüf değil.

 

-Romanı okurken Jan’ın Serdar ile Metin arasında bir tercih yapacağını ve ilerleyen bölümlerde bir aşk hikâyesi okuyacağımı düşünürken bir anda her şey patlayan bir bomba ile bambaşka bir yere gitti. Gerçek hayatta da böyle oluyor ne yazık ki. Bir anda her şey değişiyor. Bunu hiç beklemiyordum. Hatta bombayı patlatmamak için okumaya ara mı versem diye düşündüm. Merak duygum baskın geldi. Bu kurgu ile gerçekte olan arasında kurduğun denge çok hassas ve çok başarılı. Kan yok, kopan uzuvlar yok. Vahşeti anlatmakta zorlandın mı? Sınırını nasıl belirledin?

-Patlamayla ilgili bölümü yazmak zordu. Tanıklık etmek, elimde bir kamera varmış gibi olan biteni göstermek istedim. Bunu birden fazla açıdan yapmaya da çalıştım. Beklenmedik ama gerçek olmalıydı. Belki bugün, şu anda, dünyanın herhangi bir yerinde patlayan bir bomba kadar gerçek. Vahşetin gerçekliğine sadece kanla, kopan uzuvlarla ikna olmuyoruz aslında. Öyle olsa; televizyonda izlediklerimize dayanamazdık belki de.

 

-Romanda en çok beğendiğim bölüm mit ile kurduğun bağ. Kuzgun, Setenay ve Yeminej. Kurgu içinde kurgu. Aksak Timur üzerinden kurduğun bağlantı müthiş. Geçmiş zaman aslında hiç geçmemiş gibi. Romana adını verirken bu bölüm mü vardı aklında?

-Evet, bu bölüm vardı. Karakterlerin içsel yolculukları da aslında aynı çatışmadan besleniyordu. Geçmiş zaman aslında hiç geçmemiş gibi. Hepimiz aynıyız ama farklıyız. Bugünümüzde dünün izleri var.

 

-Hiçbir zaman tamamlanamamış biri gibi Jan. Hep bir şey eksik gibi. Bu eksik kalan, bir türlü dolmayan şey nedir?

-Bunu yanıtlamadan önce sorular için teşekkür etmek isterim. Her biri üzerinde keyifle düşünerek yanıtlamaya çalıştım.

En zor soru da sona kalmış. Jan için hep bir şey eksik gibi, evet. Belki hayatın olağan döngüsü böyle bir şey. Tamamlandığını düşündüğünde başka bir şeye dönüşüyor. Diyalektik gelişme süreci de böyle bir şey değil miydi?

Öte yandan; Jan bir sürgün. Olağan gelişimi yarım kalmış, sekteye uğramış bir toplumun evladı. Onun işi belki biraz daha zor.

Belki de herkesin başka bir hikâyesi var.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz