Aya Sofya’dan Ram tapınağına ihtişam ve erkeklik

0
252

Geçen 19 Ocak’ta insan gibi bir insan Hrant Dink’i andık. Ermeniler ve Türkler arasında muhabbetin dilini inşa eden barış insanı Hrant’ın yaşamını durduran cinayet 17. yılını doldurup büyümeye devam ediyor. “Vatan”, “millet” söylemleriyle, sözde erkeklik ve kahramanlık havalarıyla Hrant’ı öldürtenler bugün, içeride devletin bahçelerinde ya da bir zamanlar ortak oldukları partnerleriyle kavga edip kaçarak gittikleri yurtdışında ellerini kollarını sallayarak dolaşıyorlar. İktidarlarını ve çıkarlarını, erkeksi dillerle sorgulanamaz kılanların, küçük çocukların arkasına saklanıp, varsaydıkları “vatan” için attırdıkları kurşunlar ruhumuzda derin yaralar açmaya devam ediyor.

Hrant büyük bir organizasyonla öldürüldü. Devletin yüzyılları aşan şiddet geleneği içinde, iç içe geçmiş zihniyetler arasında onu öldürme fikrini üretmek ve bunu pratiğe dökmek kuşkusuz hiç zor olmadı. Ama devletin içindeki bileşenlerin kendi dilleriyle sosyalize olmuş bir “katil” bulması da hiç zor olmadı. Çünkü geçmişin yüküyle, siyasal, sınıfsal, kültürel baskı ve travmalarla ruhu ezilmiş insanların, bu aşağılanmışlığı aşıp, “adam yerine” konma arzusu her zaman çok güçlü bir “duygusal enerji” üretmiştir. Dolayısıyla, adam yerine konmanın tadına varmak isteyen insanlar (çoğunlukla erkekler) çok sıradan ama bir o kadar da güçlü bu duygusal motivasyonla, kendilerini adam yerine koyacak çoğunluk ya da çoğunluk etkisi yaratan başka adam ve hâkim zihniyetlere kolayca biat edebilirler.

Yıllar boyunca, babalarından, ağalarından, patronlarından, ailedeki ve sokaktaki başka erkeklerden fiziksel ya da sembolik olarak dayak yemiş insanların, dayak yiyen değil, dayak atan sınıfına geçmek istemeleri (kabul etmesek de) çok anlaşılabilir bir duygu ve istektir. Birtakım meslekler ya da işler, bu yaralı benliklerden çıkmak için ideal ortamlar hazırlar. Bunlardan en garantili olanları, insanların devletin içine girerek üstlerine geçirdikleri mesleki kimliklerdir. Özellikle üniformalı meslekler, bürokrasideki makamlar yani asker, polis, hâkim, savcı, vali, kaymakam gibi meslekler bu türden itibar sağlayan alanlardır. Ancak bunların yanı sıra yaşadıkları dezavantajlı şartlar nedeniyle bu “temiz” yollardan sapan, mafyavari faaliyetlere sapan kişilerin faaliyet alanları “yasal” olmasa da kendi dünyalarında ve hatta daha geniş bir etki alanı içinde gayet “meşru” bir güç oluşturur. Kısaca farklı yollarla benliklerdeki yaraların iyileşmesi için imkânlar üretilir.

İmam döven kaymakam

Her halükârda, hiyerarşide birbirlerinden farklı olarak sağladıkları güç ne olursa olsun, çok geniş bir yelpazeye yayılan birçok mesleğin içindeki insanlar, yaşamış oldukları ezikliği bir “kimlikle” aşıp, muhatap oldukları insanlar üzerinde iktidar kurma eğilimi gösterebiliyorlar. Mesela hutbesini/vaazını beğenmediği imamları dövebilen kaymakamlar; yılların ezilmişliğini karşısına dikilen sanıklardan ya da alışveriş yaptığı marketlerin tezgâhtarlarından çıkaran hâkimler, savcılar; alacakları notlardan korkan öğrenciler karşısında derin aşağılık kompleksleriyle kral kesilen ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite hocaları; tıp dilinin verdiği iktidar sayesinde karşılarına gelen hastaları aşağılama hakkını kendilerinde gören doktorlar; devletten aldıkları ihaleler sayesinde köşeyi dönüp, “milletin anasını belleyebilir” kıvama ulaşan müteahhitler; kendilerinden üç ay sonra askere gelen gencecik insanları sıra dayağına çekebilen gencecik onbaşılar; karşılarında sıraya geçen koca koca, yaşlı başlı adamlara el öptüren siyasal parti başkanları; şehrin sokaklarında etraflarındaki el pençe, önü ilikli koşturan adamlarıyla sağa sola bilmiş direktifler veren valiler…

Bağıran çağıran, ayar veren, tokat atan, çakarlı ağır siyah arabalarıyla trafiği yararak geçen bürokratlar; trafikte kendilerini sollayan başka arabaların önünü kesip silahlarını gösteren “ağır abiler”, mafyacılar, kendilerini yolların sahibi olarak gören taksi-minibüs şoförleri… Ve daha birçokları, hepsi model aldıkları devlet diline öykünen, erkek-devlet gibi davranmaya, “mühim adam” olmaya çalışan, sahip oldukları güç ve iktidarla ahkâm kesen irili ufaklı -ama hepsi kendi altlarındakilere karşı kibir abidesi- insanlar, insancıklar…

Böylesine psikotik, sayıları böylesine çok, güç arzusuyla yanıp tutuşan insanların eğitimle, sosyalizasyon teknikleriyle, propagandayla sürekli olarak yeniden üretildiği bir atmosferde ne yazık ki toplum olmak hiç kolay değil. Hele devletin bizzat kendisinin, sattığı SİHA’larla (yani insan öldürme araçları), milyonlarca dolar para verip, başkalarının ürettiği araçlarla uzaya adam göndermekle, dünyanın en büyük havaalanlarını, köprülerini, binalarını, kulelerini dikmekle övünüp, propaganda yaparken, o devlet şemsiyesi altında yaşayan insanların huzurlu bir ruha sahip olmaları beklenemez…

“Biz” başkalarının toprağını ele geçirirken “fetih”, başkaları “bizim” topraklarımızı ele geçirirken “işgal” tanımlamaları yapmak da benzer bir huzursuzluğun tezahürleridir. Başkalarından ele geçirilen kiliseyi (adı Aya Sofya yani Aziz Sofya) camiye çevirip, o cami “müze” olduktan sonra tekrar “camiye” dönüştürmek, o “cami”nin minberine kılıçla çıkmak -bütün dinsel retoriğe rağmen- yaralı bilinçler için hazırlanan ve sembollerle dolu bir kutsal ayinden, gösterişli ve kibirli bir performanstan/oyundan başka bir şey değildir.

Bizzat o devletin ürettiği piyasa ve medya marifetiyle televizyonlarda arka arkaya sıralanan, tarihe ve kahramanlarına bugüne dair mesaj verme işi yüklenen dizileri de bu propagandanın parçası olarak görebiliriz. Hamaset ve kibir yüklü ağır abi kıvamında retoriklerle, yalan yanlış diyaloglarla konuşturulan, Hollywood öykünmeleriyle dövüşen, gücü kutsallaştıran tarihsel figürler de gerçeklikten kopmuş insanlar için mükemmel bir kurgusal dünya sunuyorlar.

Kuşkusuz aşağılık kompleksi eşliğinde sürekli “büyüklük” performansı sergileyen devletin ürettiği vatandaşlar ve bu coğrafyada yaşayıp yüzyıllardan bu yana gelen travmalar eşliğinde gücü arzulayan, güce tapan insanların ürettiği devlet arasında açık bir etkileşim var. Bir zamanlar var olan düzene muhalefet ederken gayet “demokrat” olan muhafazakâr “entelektüeller”, güce ulaşıp, “seçkinler” sınıfına girince demokratlığı bir kenara bıraktıkları gibi, onların Olimpos’larından çok aşağılarda, kültürel kimlikleri iktidar olmuş ve “artık doktor bile dövebilen” başörtülü kadınlar da aynı devletin dağıttığı ulufe ve güçten besleniyorlar.

Etkileşim her durumda söz konusu… Bir zamanlar “Kemalist” yapının çeperlerinde tutunmaya çalışan “islamcı entelektüeller”, şimdi sahip oldukları ve her işe koştukları teorileriyle devleti meşrulaştırıyorlar. Karşılığında, devletin gücüyle ve sağladığı her türlü rantla ona “ortak” oluyorlar. Bir zamanlar sürekli olarak aşağılanan ve güç arzusuyla yanıp tutuşan insanlar kendilerinden aşağıda gördükleri insanlar karşısında her türlü tahakkümü kurma çabası içine giriyorlar. Tam da böyle bir güç tapıncı eşliğinde, devletle sağlanan ortaklık sayesinde “çok bilmiş” devlet ve “çok bilmiş” kulları da kolayca ve birlikte yeniden üreyebiliyorlar.

Bu yüzden devletin diline uymayan insanları devre dışı bırakmak konusunda devletin bizzat kendi organlarıyla hareket etmesi gerekmiyor; her durumda devlet gibi davranacak birileri her zaman kolayca ortaya çıkabiliyor. Bunlar için küçük bir işaret, sırt sıvazlama, sembolik sermaye vs. yeterli olabiliyor.

Ve bu hal sadece Türkiye’ye özgü değil… Geçmişten gelen eziklikler, güç arzusu, güç tapıncı, aşağılık komplekslerini aşabilecek bir “güçlülük” imgesi bugün giderek birçok ülkede gözlemleniyor. Bu süreçte kuşkusuz modernleşmenin, modern ulus-devletin yapmış olduğu “mühendislik” çalışmalarının ürettiği ve bugün artık işlemeyen rasyonel kurguların rolü var. Modernliğin “rasyonel hazır giyim” kurgusu yerine ya da bu kurgu karşısında çok daha duygusal tepkiler ve varoluş halleri devreye giriyor.

 

Çok büyük tapınak, çok büyük heykel, çok büyük bomba

Duygular dünyasının devreye çok güçlü bir şekilde girdiği bir coğrafya olarak Hindistan’ı düşünmek (1,4 milyarlık nüfusuyla ölçekler çok farklı olsa da) Türkiye’de yaşadıklarımızı da yeniden düşünmemize katkı sağlayabilir. Kabaca toplumdaki aşağılanmışlık, hüsran, utanç, korku, öfke, nefret, hınç, büyüklük, onur, gurur vb. serisi içinde insanların kendileri ve toplumdaki başka insanlar karşısında duygularının nasıl hareket ettiklerini ve bu duyguların siyaseten nasıl değerlendirildiğini ve iktidar aracına dönüştüğünü anlamaya çalışabiliriz.

Geçen ocak ayında Hindistan’ın Ayodhya kentinde Hindu tanrısı Ram için inşa edilen bir tapınak Başbakan ve Bharatiya Janata Partisi’nin (Hindistan Halk Partisi – BJP) lideri Narendra Modi tarafından açıldı. İtibar ve ihtişamda tasarrufa girmeden, 217 milyon dolara (yaklaşık 6,5 milyar TL) mal olan üç katlı tapınağın açılış törenine on binlerce kişi katıldı.

Bu tapınağın 16. yüzyıla uzanan çok yüklü bir hikâyesi var. 16. yüzyılda Hindistan’ı fetheden/işgal eden (!) Müslümanlar, iddiaya göre, Ram’a adanmış bir Hindu tapınağını yıkıp yerine Babür Camisi’ni inşa ettiler. Bu caminin yerine Ram’a adanmış tapınağın yeniden yapılmasını isteyen milliyetçi-muhafazakâr sentez ürünü Hindu gruplar da yıllar sonra, 1992’de bu camiyi yıktılar. Bu eylem ülke çapında yaklaşık iki bin kişinin hayatını kaybettiği olaylara yol açtı.

Modi’nin, Hindistan siyasetinde güç kazanmasında bu tapınağın yeniden yapılacağı yönünde verdiği sözler çok önemli bir rol oynadı. Modi, bu tapınağın yeniden inşasıyla, bir anlamda, Hindu milliyetçiliğinin güçlendiği, Pakistan’la çok kanlı ve acılı bir şekilde yırtılarak ayrışmaya paralel olarak ama somut olarak Hindu milliyetçilerinin 1992’deki cami yıkımından beri süren taleplerine cevap vermiş oldu.

Modi, ocak ayında açılan Ram tapınağının beslediği milliyetçi-dinsel duygular ve güvensiz insanlar nezdinde her zaman işe yarayan bu tür duygusal manipülasyonlar aracılığıyla önümüzdeki seçimlerde üçüncü kez kazanmayı hedefliyor. Tabii ki Modi, bütün benzerleri gibi manipülasyon dilini gayet başarılı bir şekilde kamufle ediyor. Tapınak sayesinde “ülkenin birleşeceğini”, Savunma Bakanı Rajnath Singh ise tapınağın “Hindistan’ın kültürel canlanmasının başlangıcı olacağını ve ulusal gururun yenilenmesini sağlayacağını” söylüyor. Ve tabii ki bu söylemlerin karşılığı da var: Tapınak açılınca görüşlerine başvurulan Hindulara göre, bu yeni tapınak “Hinduların uyandığını” gösteriyor ve “daha önce bastırılmış olan Hindulara bir özgürlük duygusu” yaşatıyor.

Bu arada Modi’nin büyük olma ya da ihtişam arzusu gibi duygularla diktiği yapılarda bu tapınak ilk değil; daha önce de bağımsızlık lideri Sardar Vallabhbhai Patel’in, Gujarat eyaletinde “dünyanın en uzun heykeli” olma iddiasıyla inşa edilen, 430 milyon dolara mal olan 182 metrelik heykelini törenle açmıştı. Hindu milliyetçiliğinin erkeklik/ihtişam/güç/kabadayılık gösterisiyle ilgili olarak Hindistan’ın yaptığı nükleer bomba testleri ve BJP’nin 1998’deki lideri Bal Thakery’nin “Bu testlerle biz dünyaya hadım olmadığımızı gösterdik” şeklindeki sözleri de burada örnek verilebilir.

İşte İngiliz sömürgeciliğinin, ona karşı mücadele eden Gandhi’nin seküler “Hindistan” milliyetçiliğinin, Müslümanlar ve Hindular arasındaki çatışmaların, esas olarak dinden beslenen “Hindu” milliyetçiliğinin yüklü mirasının üzerine, Modi yeniden güçlü olma arzusunu temsil ediyor. Modi, esas “sahip” olması gerekirken, kendi öz yurdunda kendisini “parya/garip” gibi hisseden, önce İngiliz sömürgeciliğinin altında ezilen, aşağılanan, İngilizlere benzeyen, dolayısıyla gücünü/iktidarını/erkekliğini kaybeden Hindu milliyetçiliğini temsil ediyor. Bu milliyetçilik, İngilizler gittikten sonra ise, “kutsal toprakları kirleten ötekiler” olarak görülen Müslümanlara karşı her türlü ırkçılık ve nefret şeklinde tezahür ediyor.

Müslümanlara yönelik şiddet hareketlerinin en kanlısı, Türkiye siyasetinde de önemli olan bir tarihle örtüşerek, 2002 yılının 28 Şubat’ında Ahmedabad şehrinde gerçekleşti. O tarihe gelinceye kadar, Ahmedabad bir yandan tekstil sanayisindeki gelişmişlik nedeniyle “Doğu’nun Manchester’ı” olarak nitelenen, işçi sınıfı hareketinin de çok güçlü olduğu, diğer yandan “dini çoğulculukla” özdeşleşmiş ve Mahatma Gandhi’nin sömürgecilik karşıtı çalışmalarını da simgeleyen bir şehir oldu. Ancak çok uzun zamandan beri, Hindu milliyetçileri, “Ahmed Şah”tan gelen Ahmedabad şehrinin adına da tahammül edemiyorlar ve İslam’ı Hindu topraklarından silmek için yürüttükleri kampanyalar çerçevesinde Ahmedabad’ın Karnavati olarak değiştirilmesini istiyorlar. Tabii ki mesele sadece Ahmadabad değil; Hindu milliyetçiliğinin BJP, RSS ve Samiti gibi sağcı, dini-siyasi bileşenleri, laik, çoğulcu Hindistan’ı dönüştürmeyi, özellikle Müslümanlar başta olmak üzere, azınlıklardan arınmış, yalnızca Hinduların yaşadığı bir ulus-devleti (tek devlet, tek millet vs.) arzuluyorlar.

 

Sivas ya da Maraş’ın Hindu versiyonu

2002’de, üzerinde sadece Babür Camisi’nin yıkıntıları olan ama Ram için “elbet bir gün” yapılacak olan tapınağa atfen kutsal bir mekân olarak yeniden üretilen Ayodhya’ya yapılan bir “hac” seferinden dönen Hinduların bindiği bir tren Gujarat eyaletine bağlı Ahmedabad şehri yakınlarına (Godhra) geldiğinde, vagonlardan birinde yangın çıktı. Yangında, kadınlar ve çocuklar da olmak üzere 59 kişi can verdi. Akabinde Ahmedabad şehrinde, yangını Müslümanların çıkarttığı yönündeki ve gene Müslümanların üç Hindu kızını kaçırdığına dair söylentiler hızla yayıldı. Sonrasında, 28 Şubat günü, organize bir şekilde aynı anda milliyetçi partiler ve örgütler Müslümanların yoğun olarak yaşadıkları mahallelerde boyutları çok korkunç olan vahşi bir pogrom ve kıyıma başladılar.

Bu katliam sırasında, insanlar yakıldı, yağmalar, bıçaklamalar gerçekleşti. Cinayetlerin çoğunda cinsel bir boyut yer aldı; erkeklerin cinsel organları kesildi, toplu tecavüzler gerçekleşti. Çok sayıda konut ve işyeri yakıldı. 1.000’den fazla (gayri resmi rakamlara göre 5.000) insan öldürüldü…

O dönemde Gujarat eyaletinin valisi bugünün başbakanı Narendra Modi idi…

Güvenlik kuvvetleri, neredeyse üç gün süren kıyıma müdahale etmedi ya da müdahaleler eyalet hükümeti bürokrasisi tarafından geciktirildi. Sonrasında Modi, yaptığı (oldukça tanıdık) açıklamalarda, “İnsanların doğal ve haklı öfkesinden kaynaklanan isyanları” kontrol altına almak için her şeyi denediğini; “Gujarat’ın 50 milyon insanının ciddi provokasyonlar altında dikkate değer bir itidal gösterdiğini” söyledi.

Bugün, Hindistan’da seçimleri sürekli kazanan bir Modi var. Ortalama Hindu vatandaşı, Modi sayesinde, aşağılık kompleksini aşıyor; devletin ve vatandaşın ezilmiş (adeta “hadım edilmiş”) erkekliği atılıp çok güçlü bir erkek-devlet, erkek-vatandaş hayali üretiliyor. Modi, korkuları, güvensizlikleri, hüsran duyguları olan vatandaştan besleniyor; onlara “milli güvenlik”, “güçlü Hindistan”, “dışımızdaki ve içimizdeki (Müslüman) düşmanlar”, “silah-bomba” vb. söylemleriyle “üstünlük” duygusu veriyor. Vatandaş, Modi’nin hayali cemaatinde hayal kurmaya devam ediyor. Modi ile özdeşleşerek, kimliğini ve kişiliğini Modi’ye transfer ederek, yaşamış olduğu bütün aşağılanmışlıkları aşıyor ve başkalarını aşağılayarak varlığını sürdürüyor. Modi’nin ve Modiciliğin söylemi altında kendini ifade eden, Modi’yi çok seven, Modi’yi kurtarıcı olarak gören Hindu vatandaşı kendi ülkesinde “gariban” olmaktan çıkıyor, kendini “daha büyük” görüyor, et yiyen Müslümanları sokaklarda linç ediyor; bir kere daha “adam” oluyor…

O sırada Modi ve benzerleri (hiyerarşinin tepesinde ya da aşağısında yer alan makam sahipleri, üniformalılar, hocalar, bürokratlar vs.) hem kendi ülkelerinde hem de küresel ölçekte bir arada yaşamanın imkânlarını baltalıyorlar. Herkes “erkekliğini” ispat ederken, herkes için ahlak, hakikat, adalet, özgürlük, refah gibi değerler devreden çıkıyor…

Ama olsun, Modi, Ayodhya Ram tapınağını bir gün mutlaka açacağı sözünü veriyor, sözünde duruyor ve açıyor… Hem insan öldürme konusunda etkin nükleer bombamız da var, SİHA’larımız da… Ne gam!

Önceki İçerikMario Levi yaşamını yitirdi
Sonraki İçerikMısır Adası (Corn Island) 2014, George Ovashvili
Ferhat Kentel
Son olarak, kapatılan İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi olan Ferhat Kentel 1981’de ODTÜ’de işletmecilik lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1983’te Ankara Üniversitesi SBF’den yüksek lisans ve 1989’da Paris, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’den sosyoloji doktora derecesi aldı. 1990-1999 arasında Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nde, 2001-2010 arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Fransa’da Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’de ve Université de Paris I’de çeşitli dönemlerde misafir öğretim üyesi ve araştırmacı olarak bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında çeşitli kitap ve dergilerde modernite, gündelik hayat, yeni sosyal hareketler, din, İslâmi hareketler, aydınlar, etnik cemaatler üzerine makaleleri yayımlandı. Yayınlanmış araştırma ve kitapları şunlardır: Ermenistan ve Türkiye Vatandaşları. Karşılıklı Algılama ve Diyalog Projesi (Gevorg Poghosyan ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2005; Euro-Türkler: Türkiye ile Avrupa Birliği Arasında Köprü mü Engel mi? (Ayhan Kaya ile birlikte) İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2005; Milletin bölünmez bütünlüğü: Demokratikleşme sürecinde parçalayan milliyetçilik(ler) (Meltem Ahıska ve Fırat Genç ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2007; Belgian-Turks: A Bridge, or a Breach, between Turkey and the European Union? (Ayhan Kaya ile birlikte), King Baudoin Foundation, Brüksel, 2007; Ehlileşmemek, düzleşmemek, direnmek, (Söyleşi: Esra Elmas), Hayykitap, İstanbul, 2008, Türkiye’de Ermeniler. Cemaat-Birey-Yurttaş (Füsun Üstel, Günay Göksu Özdoğan, Karin Karakaşlı ile birlikte), İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2009; Yeni Bir Dil - Yeni bir Toplum, (Söyleşi: M.Talha Çiçek, Gülçin Tunalı Koç), Bilsam yay., Malatya, 2012; “Kır Mekânının Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Dönüşümü: Modernleşen ve Kaybolan Geleneksel Mekânlar ve Anlamlar” (Murat Öztürk ile birlikte), TÜBİTAK araştırması, 2017.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz