Diasporik pencereler

0
224

Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti (1908-1923) Osmanlı Çerkesliğinin ortak malıydı. Bu deneyim sönümlenince Türkiyeli Çerkesler uzun sürecek derin bir sessizliğe gömüldü. Cemiyetin merkezinin İstanbul’da olması derneğin mirasının Türkiye Çerkesliğini ışıtmasına yeterli olmamıştı anlaşılan. Öyle ağır bir baskıydı yaşanan ve yaşatılan.

Bu felç hali kabaca Berlin Duvarı’nın çöktüğü 1989 yılına kadar sürdü. Aradan geçen 65 yılın en kritik aşaması (“formasyonu” belirlemesi anlamında) 1950-1980 arası dönemdi. Bu zaman diliminde Çerkes dünyası hareketlendi. Bileşenler doğu-batı, kuzey-güney yönlerinde birbirlerini keşfettiler. Türkiye ise bu süreçlerin hiçbirinin içinde yer almadı. Hatta seyirci bile olamadı.

Oysa Türkiye’de de bir şeyler oluyordu. Tek parti dönemi sona eriyor, ülke çok partili sisteme geçiyor, 1961 Anayasası yürürlüğe giriyordu. Tablonun olumsuz yanları da vardı kuşkusuz: 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül.

Türkiye’nin semaları kimi zaman ağarır kimi zaman kararırken değişmeyen örüntü bürokratik vesayetin yasakçı zihniyetiydi.

1950-1980 döneminde en fazla baskılanan Çerkes diasporası Türkiye idi ve bunda bir tuhaflık vardı. Türkiye, “hür dünya”nın ve NATO’nun üyesi değil miydi? O halde bu “en fazla baskılanma hali” de ne oluyordu? Baskılar tam da hür dünyanın ileri karakolu olmaktan kaynaklanıyordu.

Unutulmaması gereken bir de vesayet faktörü vardı. Uluslararası konjonktürün her türüne uyum sağlamada pek mahir olan bürokratik oligarşi, tarihin o aşamasında çıkarları öyle gerektirdiği için antikomünizm zırhına bürünüyor ve komünizm düşmanlığında Amerika’dan daha Amerikancı kesiliyordu. Türkiye’deki komünizm karşıtlığı liberal bir itiraz değildi. Tersine militarist ve faşizandı. Bu yanıyla, 1941 Atlantik Bildirgesi’nin liberal ruhuna da aykırıydı. Ama olsun, “bizim çocuklar” solu eziyorlardı ya, gerisi mühim değildi.

Şu basit örnek çok şey anlatıyor: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’ye yerleşen Çerkes mülteciler için 1957 yılı bir eşikti. Kafkasya’da bıraktıkları yakınlarıyla o yıl haberleşmeye başladılar. Peki, Türkiye’de böyle bir şey mümkün müydü? Elbette hayır. Bunda bir yanlışlık yok muydu? Türkiye, Sovyetler Birliği’nin başdüşmanı ABD’den bile daha azgın antikomünist olabilir miydi? Normal olarak hayır. Ama ortada sıradan komünizm karşıtlığı ile açıklanması mümkün olmayan bir garabet vardı.

Yasakçı zihniyet yeni ve farklı olan her şeye düşmandı. Yasaklar doğal olarak Çerkesleri de ilgilendiriyordu. Ulusal sorun demek bölücülüğü, Kafkasya ve dönüş demekse komünistliği çağrıştırıyordu. Bunlar sakıncalı kelimeler repertuvarına ait lanetli kavramlardı.

Köylü yığınların İnönü, Rusya ve sol düşmanlığı üzerinden yelpazenin sağında toplaşması zor olmadı. Toplum kendine yabancılaştı. Bu öyle bir deformasyondu ki “Kafkas Türküyüm” diyen mi istersiniz, “Atalarımı Kafkasya’dan komünistler kovdu” diye düşünen mi? Hepsi mevcuttu.

Oysa bu kuşatmayı kırabilmek için Çerkes dünyasından beslenmeye ihtiyaç vardı. Ama ne bir avuç duyarlı insanın buna gücü yetti ne de köylü yığınlar bunu talep etti. Onlar mideleriyle düşünüyor, günlük geçimlerinin peşinden gidiyorlardı. Elbette bir de sol düşmanlığı…

Çerkesler dert etseler de etmeseler de (çoğu dert etmiyordu) antikomünizm soslu bürokratik vesayetin ödettiği bedel çok ağır oldu. Türkiye 1950-1980 arasındaki devinimin dışında kaldı. Ne Türkiye kendi dışındaki dünyayı tanıyabildi ne de dışarıdaki dünya Türkiye’yi. Bu durumun en net göstergesi bugün bile hem ABD’de hem de Kafkasya’da Türkiyelilerin sayıca en zayıf grup olmasıdır.

Soğuk Savaş’ın Türkiye Çerkeslerine giydirdiği bu deli gömleğinden çok rahatsızım. Bu miras ile birden fazla cephede mücadele etmek gerekiyor. Arınmak için de “dışa”, Çerkes dünyasına açılmak lazım. Bunun için Kafkasya-diaspora ve diaspora-diaspora düzlemlerinde çalışmak şart. Ben diaspora-diaspora ilişkileri üzerine fikir jimnastiği yapıyor, kafa yoruyorum. Çünkü burası ihmal edilmiş bir alan. Belki buradan bir katkı yapabilirim.

Nitekim okurla paylaşmak istediğim bir önerim var; proje “Diasporik Pencereler” adını taşıyor.

Kayseri ve Düzce, Çerkes nüfusun yoğun olduğu iki “mega” kent. Hatta belki de merkez demek lazım. Bir tür “hub” olmaya adaylar. Çünkü hem figüratif ağırlığa hem de simgesel değere sahipler. Kayseri Kabardeylerin, Düzce ise batı Çerkeslerinin “başkenti”. Bu yönüyle Kafkasya nezdinde de bir karşılıkları var.

Kayseri’yi Ürdün’ün başkenti Amman ile, Düzce’yi ise İsrail’in büyük yerleşimi Kfar Kama ile eşleştirelim derim. Türkiye’nin ilk “diasporik pencere”lerini buralardan açalım. Ama unutmayalım; bu bir kardeş şehir projesi değil. Aradaki fark projemizin statik olmaması ve stratejik bir hedef gütmesidir. O hedef de toplumun zihninde tarih ve coğrafya bilinci yaratmaya soyunmasıdır.

Projenin yürütmesini yerele bırakalım. “Gönüllüleri” yöre sakinleri seçsin. Kimin bu işi liyakatla yapacağına en iyi onlar karar verir. Elbette kırmızı çizgilerimiz var. En başta, derneklerden ve fed’lerden uzak durulması. Onların hantal yapıları projemizin dinamizmine ayak uyduramaz.

Bir başka kırmızı çizgimiz “sivil” olma şartı. Proje en başta finansman kaynakları olmak üzere sivil olmak ve öyle kalmak zorunda. Hiçbir devletin, partinin, örgütün, aygıtın hegemonyası altına girmeden dinamizmini koruması gerekiyor. Unutmayalım bu, devletten devlete veya dernekten derneğe değil “toplumdan topluma” uzanan bir projedir.

Projeleri yöre sakinlerinin ihtiyaçları ve talepleri doğrultusunda gönüllüler ve paydaşlar belirleyecek. Elbette projenin stratejik hedefi göz ardı edilmeden. Yerelliğin boğucu dehlizlerinde kaybolmadan yürümek, küresel sinerji yaratma perspektifinden sapmadan ilerlemek gerekiyor. Özetle, amaç ve araç karıştırılmamalı.

Bugün Kayseri-Amman ve Düzce-Kfar Kama, yarın daha fazlası. Amaç yerelden evrensele yürümektir. Yöntem ise halkı süreçlere katarak bunu başarmaktır. Ara hedef yerelde tarih ve coğrafya bilincini güçlendirmek; nihai hedef ise küresel sinerjinin yaratılmasıdır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz