Samanyolu kokulu geceler…

0
295

Bozdağ’ın eteğinde inatla şırıldayan kör çeşmenin kıyısında dayanılmaz uyku nöbetlerinden biriydi.

Yılkı sürüsünde öğle sıcağının uyuşukluğuyla birlikte çeşme ayağı boyunca yumuşacık taze çimenleri otlamak vazgeçilmez alışkanlıklardandı.

Sürü lideri dahil bu saatlerde oldukça toleranslı davranır, kim nerede isterse otlayabilir, nasılsa bu sıcakta bir haylazlık kimsenin aklına gelmez, doğal bir tembellik hepimize çökmüş olurdu.

Sürü çobanı “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” modunda, kısrakların altındaki minik tayların sineklerden başka kederi yoktu.

Çoban dahil, uzun ve meşakkatli geçmiş gecenin haklı yorgunluğunu atarken, bir diğer zorlu geceye kadar içesine uykuyu almak elzemdi.

Çok geçmeden aksiyonlu geçecek gecenin işareti gibi yüklü kısraktan gelen bir inilti, sürü lideri dahil herkesin kulaklarını dikmesine yetmişti.

Soylu kısrak durmadan kendi etrafında dönüyor, kafası yerde, burnundan soluduğu sırada etrafından toz duman havalanıyordu.

Doğum yaklaşmış, hatta başlamıştı!

O sırada aylak aylak otlayan yılkı, bulundukları yerlerden kafalarını dikmişler, endişeli hırıltılarla ovayı efsunlarcasına toplanıyorlardı.

Aslında zamanlama güzeldi.

Henüz hava sıcaktı, doğumdan sonra zirveye çıkmak için epey bir zaman vardı ve bu zaman yeni doğacak tay için yeterliydi.

Zira zirve yolu oldukça çetrefilli, kayalıktı ve sarp bölgelerden geçmek zorunluluğu vardı.

Allah vere de diğer hamile kısraklar da aynı anda doğurmayaydı!

İşte o zaman iş zordu, iki ayrı yavruyu zirveye ulaştırmak çok zor olabilirdi.

Bir seferinde çobanın biri aynı anda üç tayı çıkarmıştı da anasından emdiği burnundan gelmişti!

Yeni yavruların gözleri haliyle çok iyi görmediğinden kayalardan aşağıya yuvarlanmaları an meselesi iken, diğer yandan yavrularını koruma içgüdüsü ile agresifleşen anneleriyle de ayrıca bir mücadele gerekiyordu.

Neyse ki bugün başka bir doğum görünürde yoktu.

Atların doğumlarında genelde ekstra bir yardım söz konusu olmaz, kısrak kendi işini kendisi halledebilirdi.

Ama yine de temkinli olmak, doğumu takip etmek, olası anormal bir durumda müdahale etmek hayat kurtarırdı.

Hayvan etrafında dönerek, bulunduğu bölgede adeta burnundan tazyikle püskürttüğü havayla tozu dumana katıyor, doğum yapacağı bölgeyi silip süpürüyordu…

Sürünün en heyecanlı bireyi, dokuz doğuracak misali ben idim.

Ben hariç tüm bireyler başlarını çevirdikleri doğumu bir ritüeli izler gibi, dingin ve huşu içinde idiler.

Bir anda hayvandan boşalan su, coşkun bir ırmak misali yayılırken ovaya, tarifi imkânsız, kutsal bir inilti asıldı kulaklarımıza!

Asil kısrak yaşadığı acıyla muteber ayakta doğurmak istiyordu amasız fakatsız.

Dünyaya uzanan beyaz toynaklarını gördüğümde, yere uzanmış, seyre daldığım yerden tökezleyerek fırlayıp, henüz süngerimsi ıslak ön toynaklarını avuçladığımda bir başka âlemde bulmuştum kendimi.

Çok geçmeden burun deliklerinden ilk aldığı Bozdağ nefesine tanıklık ediyordum.

Tek endişem, hayli yüksek mesafeden yere düştüğünde hali ne olurdu idi.

Neyse ki ön ayaklarından kavradığım minik tayın başını da çıkarmış, sonrasında usulca yere sıyırıp alabilmiştim sorunsuz.

Böylesi durumlarda öğrendiğim yapılması elzem işleri aksatmadan yaparak kısrağın önüne vermiştim tayı.

Yavrucağın vücudu sümüksü bir tabakayla kaplıydı ve bu tabaka nefes almasını engelleyebileceğinden öncelikli yapılması gereken iş, avcunuz ile yavrunun ağzını, burnunu o tabakadan arındırıp, ağzını hafifçe açıp tazyikli bir şekilde üfürmek. Bu, hayvanın ilk nefesini almasında çok etkili olurdu.

Hızla kendine gelen kısrak, taze anneliğin verdiği hışımla yavrusunu benden, taştan, topraktan, cinden, periden, sürüden, herkesten ve her şeyden kıskandığını pervasızca ilan eder gibi huysuz ve hesapsızdı o gün.

Her zamanki gibi günbatımına karşı sürüde bir ayaklanma baş gösteriyordu.

Bir an önce toparlanıp zirveye yolculuk başlamalıydı artık…

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz