Yumrukları Gevşetmek (Unclenching the Fists)

0
97

“Yumrukları Gevşetmek”, sevdiği kadar uzaklaşmak istediği ailesinin boğucu hâkimiyetinden kaçan genç bir kadının hikâyesini konu ediyor. Ada, Kuzey Osetya’daki eski bir maden kasabasında yaşıyor. Çok sevmesine rağmen üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışan ailesinin baskısından kurtulmaya çalışıyor.

Bu genel bakışla değerlendirildiğinde film tipik bir “kadın özgürleşmesi” hikâyesi olarak da izlenebilir fakat hem yönetmenin kişisel tarihine hem hikâyenin geçtiği coğrafyanın tarihinde yaşananlara baktığımızda bu önemli konuyu da kapsayarak bambaşka dinamikleri, bambaşka dertleri barındıran bir film olduğu anlaşılıyor.

Sokurov okulunun en aktif üyesi olarak Kira Kovalenko; hocasının Kafkaslar’da yetiştirmek arzusunda olduğu sinemasal duyarlılıklara ses veren, kafa yoran bir öğrencilik sürecinin sonunda, ilk iki filmini Çerkes coğrafyasının sorunlu (ilk filmi “Sofichka”, Abhazya) iki bölgesini ele alma tercihiyle, ileride “yeni Kafkas sineması” adıyla anılacak akımın önemli temsilcilerinden biri olacağının ipucunu şimdiden veriyor.

Sektörde profesyonel üretimler başladığından (1920’lerde G. Dulac, 1950’lere kadar A. Varda, sonrası C. Akerman) beri kadınların etkisi her şekilde görmezden gelinmiş ama yaratılarının ortaya çıkardığı sonuçlar ve gözlemler sahiplenilip, çoğaltılmasında (üretiminde) adları pek anılmadan kullanılmış. Erkek egemen kültürün hâkim olduğu koşullarda belli çevrelerin destekleriyle öne çıkan bu anlayış hâlâ etkin bir şekilde piyasada. Kadın sanatçılar da yaratmaya devam ediyorlar ama bu durumun son derece farkında olarak; hem çağın getirdiği bilinçlenme ve örgütlenme pratiklerinin verdiği özgüven hem de kadın dünyasının kendine has duyarlılığı, sezgi farkının oluşturduğu ayrıksı dil sayesinde ortaya çıkan (auteur-avangart) yaratıcı yaklaşım bunun kanıtı.

Gerçekçi sinemanın son dönem kadın temsilcilerinin (L. Martel, K. Reichardt, A. Rohrwacher gibi) benzer özelliklerini içeren anlatımıyla otantikliği, folkloru ve hümanizmi harmanlayan bu yaklaşım, filmdeki özgün anlatıda olduğu gibi acıları, parçalanmışlıkları ve değişen, dönüşen dünyadaki sorunları da göz ardı etmiyor, üzerine düşünülmesi gereken pek çok soruyu ortaya koyuyor.

Bu, sosyal hayatın çürüyen yanlarını olduğu kadar, gelişen-başkalaşan devrimci bir dönüşüme etki edebilecek detayları, duyarlılıkları da ortaya çıkaran bir ifade şekli.

Soru demişken filmin başından itibaren akılda oluşan soru işaretlerinin cevapları; anlatı süreci içinde gizli ya da unutulmuş ve sonradan ortaya çıkar gibi (Ada’nın “durumu”, annenin ölümü, babanın hastalığı, Akim’in gidişi vs)… Günlük hayatın hayhuyu içinde kaybolup pek hatırlamak istenmeyen ama ortada duran bir fil misali (Ada’nın çantası gibi) insanların hayatının içinde ağır bir yük.

Ada’nın (Adadze!) tüm nahifliği ve kırılganlığına rağmen, parçalanmışlığı, “çarpıklığı”, erkekler dünyasındaki savaşların yol açtığı yaralar sebebiyle “kendi olamamışlığı”, büyüyememiş bir çocuk kadın olarak tek başınalığı, pek de mümkün olmayan kendinden kaçma isteği, iki arada bir derede olma hali, aile içindeki sevgi-nefret ilişkisi, gelecek kaygılarıyla; Osetya’nın kendi iç sorunları, Güney-Kuzey ayrılığı, İronlarla Digorların zaman zaman gerilen, sonra tekrar yakınlaşan ilişkileri, her ikisinin büyük “Baba” RF ile yaşanan sorunları, ekonomik ve bağımsızlık (kimlik+tanınma) meseleleri arasında paralellikler var. Bunun yanı sıra Sovyetler dağıldıktan sonra tüm Kafkasya’yı etkileyen çatışmaların -Abhazya ve Güney Osetya’nın Gürcistan ile savaşı, sonrasında daha uzun süren çevre cumhuriyetlere sıçrayarak bölgesel travmaya yol açan Rus-Çeçen savaşı gibi- etkisini hissediyoruz. Filmde bahsi geçen Beslan baskınının bu savaşın bir parçası olduğunu unutmayalım.

Toplumun geleceği olacak nesillerin temsili pek iç acıcı değil ama gayret var, şiddet hayatın her alanında, dinamizm had safhada, iddialar büyük ama icraatta “henüz acemiler”, yetişkin mevzularında “henüz pek iyi değiller”. Birkaç sahnede Tamik’le beraber “Sahadaki gençler tozu dumana katıyor” vurgusu var, boşa giden potansiyeli harcanan bir gelecek nesil eleştirisi gibi duruyor.

Buradaki başıboşluk ve serseri mayın gibi ortada olma hali, boşlukta olan bu neslin belirgin sunumu; Nalçik’te seneler önce yaşanan dini örgütlerin Kabardey’deki örgütlenme girişimlerini sert bir şekilde bastıran rejime, kanlı çatışmaların yaşandığı sürece bir gönderme mi acaba? O zamanlar 16-17 yaşlarında olan yönetmenin bu süreçten etkilenmiş olması muhtemel. Dönemin thamadeleri kültürel yozlaşmaların etkisinin, başıboşluğun bu tip radikal oluşumlara kapı araladığı hakkında epeyce yazıp çizmişti.

Kafkasya’da benzer sıkıntıların yaşandığı birçok bölge mevcut. Bu durumlara müdahale şekillerinden biri olan Sokurov’un çabalarının sonuçları ortada, canlı kanıtları… İlk filmleriyle dünya çapında ses getiren öğrencileri, şüphesiz gerçek ve samimi çalışmalar yapıldığında enerjinin neye evrilebileceğini gösteren bu örnekler umarım yöneticilerin dikkatini çekiyordur.

Yönetmenin her iki filmindeki bu anlatılar; Kafkasya coğrafyasının tarihinde yaşadığı sürgünler, savaşlar, kayıplara rağmen gelenekleri, aileyi, değerleri korumanın yolunun içeride kasılıp kalmak yerine dışa açılmayı, küresel değerlerle kendini tanımlamayı önemsemesi, kadın varoluşunun ailenin, yaşamın devamı içindeki yerini göstermesi olarak da okunabilir.

Geçmişin değerlerini, olumlu yönlerini sahiplenmenin yanında, günümüz dünyasının saçmalıklarını, anlamsızlaşmış değerleri gösterirken kendiliğinden ortaya çıkan, her birimizin çocukluğunda bildiği ama unuttuğumuz sezgileri metonimik (yatay) anlatım stilini kullanarak yetişkin dünyasına taşıyan kurgu yapısının getirdiği yeni söylem, hikâyede ikircikli bir hissiyat yaratıyor. Aile içindeki ilişkilerin yoğunluğu ve tepkilerin zaman zaman aşırılığı insanda tuhaf bir yabancılaşma ve şüphe duygusu oluşturuyor.

Hızla dönüşen sınıfsal eşitsizliklerin, yozlaşmaların, insani değerlere, geçmişe yabancılaşmanın ve cinsiyetçiliğin nasıl birbiriyle alakalı olduğu… Tarihi, acıları es geçmeden geleceğin insanına dair bir vicdan öngörüsü de bu hissiyatın tamamlayıcısı.

Filmin finali düğün konvoyunun kamerasına “sıçrayarak” bir bitiş değil “çantadan” kurtulup iyileşerek geri dönüp bir şeyleri yola koymanın, hayata güçlenerek devam etmenin isteğini vurguluyor.

Günümüz dünyası krizlerle, savaşlarla, zorlaşan yaşam koşullarıyla baş etmeye çalışan insanları varoluş nedenlerini sorgulamaya ittikçe sanatsal duyarlılıklar da o derece vicdana, mücadeleye ve insana daha bir bilinçle bakmaya başlıyor, burada öne çıkan tekrar “kadın sanatçıların” yaratımları olacak gibi duruyor.

Kovalenko, kendisinin de içinde yer aldığı bu coğrafyadaki damarın farkında ve daha derinlere gitme potansiyeli taşıyan bir yönetmen portresi sergiliyor. SSCB’nin dağılma süreci sonrasında yetişen ilk neslin bir üyesi olarak, hem bu sürece hem bölgenin panoramasına hâkimiyeti sanatsal gelişiminde önemli bir unsur olacak; yanı sıra Çerkes kültür ve tarihinin zengin ve mistik anlatılarına bakınca Nart Destanları ve animist pagan dönemlerin mitleri sonsuz bir kaynak gibi neredeyse…

Kadim kültürde hâlâ anlatılan söylenceler, geleneksel ortamları yaşamış her Çerkesin bildiği bölük pörçük öyküler kaybolmamalı. Eminim bu efsaneler ciddi çalışmalarla derlenirse ortaya çıkacak hikâyeler sinema sanatının öze, temele, ilk olana ulaşma merakı ve arzusuyla birleşip genç sanatçıların ellerinde büyülü gerçekliğin en etkili coğrafyasına; masallardaki dere tepe düz gidilen “Kafdağı”nın ardına doğru yol alacak.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz