Müziğiyle toplumsal hafızaya dokunan bir sanat yolcusu…

0
474

Dığune Korhan Doğan, Düzce Pi Alternatif Sanat Atölyesi kurucularından. Yıllar önce “Çerkes Sürgün Oratoryosu” ve “Ver Elini Deprem Oratoryosu” projelerinde birlikte çalıştık. Bu atölye, Düzce’nin ilklerinden oldu ve kurulduğu gün itibariyle Çerkes Sürgünü, Pomak Sürgünü, 1999 depremi gibi anma etkinliklerine özel projelerin yanı sıra kısa film gibi birçok projeye imza attı. 14. Ankara Uluslararası Tiyatrolar Festivali’ne katıldı. Çok daha yeni bir oluşumken bu kadar aktif çalışmasının en büyük katkı sahiplerinden biri Korhan Hoca oldu. Üretilen projelerin hemen her müziğini besteleyen, atölyenin oyuncularına müzik eğitimi veren çok yönlü ve çok başarılı bir eğitmen ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.


-Kısaca sizi tanıyabilir miyiz?

-Merhabalar herkese… Korhan ben, Guterez’in babasıyım; aynı zamanda müzik öğretmeni, besteci, koro şefi ve Yeni Esnaf gazetesi kültür-sanat köşe yazarlığı yapmaktayım.

 

-Müzikle tanışmanız nasıl oldu? Sizin için planlı ilerleyen bir kariyer yolculuğu muydu?

-Aslında çocukluktan itibaren çok yoğun olmasa da bir şekilde müzik, yaşamımda hep vardı. Babam Türk halk müziği (THM) icracısı/müzisyen olduğu için türkülerle, TRT Yurttan Sesler ve radyo sanatçıları ile büyüdüm diyebilirim. Babamın hep bir THM koro toplulukları ya da folklor ekiplerine çalmışlığı, çalışmışlığı olduğu için ben de ister istemez kulak misafiri oldum en temelinde. Babam bağlama, cura, kabak kemane vb. çaldığı için bu sazları ben de bir şekilde doğal olarak elime almıştım çocukluğumdan itibaren. İlkokulda cura ile birkaç türkü öğrenmiştim ve çalabildiğimi düşündüğüm bu eserleri hemen herkese sunmak istiyordum bir dönem. Yine ilkokulda babamdan ilk istediğim kaset Sezen Aksu’nun “Gülümse”siydi mesela. Bir şekilde kasetlerle ya da radyodan hep müzik dinlerdim. Buna Çerkes müziklerini de ekleyebiliriz elbette. Bir Çerkes festivalinde edindiğim ilk kasetim de Anzeriko Çeslav’ınkidir.

Ortaokulda ilk müzik öğretmenim Çanakkale Yenice ilçesinde İftihar Vanlı idi. Ondan müziğe ve koroya dair pek çok şey öğrendim. Sonrasında lise hayatında ergenliğin de verdiği heyecanla çok haşır neşir olamasam da hep müzik dinlemeye devam ettim. İlkokul ve lisede hep okul bandolarında yer aldım. İlkokulda majör, lisede de zil çalıyordum bandoda. Lise sonrasında bir sene üniversiteye hazırlanmak için Balıkesir Edremit’te bir dershaneye yazılmıştım. O dönem üniversite sınavı için ders çalışırken bir yandan da Edremit Kültür Sanat Derneği (EKÜSAD) bünyesindeki bağlama kursuna devam ediyordum. Oradaki bağlama hocam Tayfun Hakan Kağan’dı. Birkaç ay yoğun çalışmamdan sonra beni Balıkesir Burhaniye’deki Özdil Müzik Okulu’na devam etmemin daha doğru olacağına ikna etti ve oraya yönlendirdi. Orada rahmetli Dr. Recai Özdil Hocamızla tanışmam hayatımın dönüm noktalarından biriydi diye bilirim. Kendisinin yönetiminde körfezde (Burhaniye) bir mandolin orkestrası vardı. Beni hemen ufak bir sınava tabi tuttu ve o günkü çalışmayı izlemeye davet etti. Özdil Müzik Okulu’ndaki mandolin orkestrasında ilk olarak mandolini görüyordum. Mandolin harici, mandola, mandoçello, gitar, basgitar, çelik üçgen (triangle) vb. pek çok müzik aleti yer alıyordu. Bu okulun ben de bir üyesi olmuştum.

Akif Saydam-Saip Egüz’ün mandolin metotları ile notalara ve müzikal yolculuğa hızla giriş yapmıştık ve mandolinin yanı sıra mandola, mandoçello, basgitarı da deneyimleme şansım olmuştu. Mandolinata, Yurttan Sesler, Madrigal Korosu gibi her gün başka deneyimlerle çok verimli çalışmalara imza atmıştık. Dr. Recai Özdil Hocamız ile nurlar içinde yatsın. Bu arada Recai Hocamızın eşi rahmetli İlhan Özdil de Burhaniye’deki Kuzey Kafkas Kültür Derneği’nin başkanıydı. Kızları İnci Özdil Türkiye’nin ilk kadın orkestra şefi ve kardeşi Sıdıka Özdil de çok ünlü besteciydi. Onlardan hep gururla bahsederdi hocamı, bizler de feyz alırdık. Zaman zaman onların mandolin orkestrası için yaptığı düzenlemeleri de seslendiriyorduk zevkle.

Bir gün Edremit’teki müzik yaptığımız arkadaşlardan Ufuk ile görüştüğümüzde bana TRT Çoksesli Gençlik Korosu’nun korist alımları yaptığını ve duyuruları takip etmemi söylemişti. Ben de hiç unutmuyorum TRT’den teleteksi açarak sınav duyurularına bakmaya çalışırken televizyonda altyazı geçtiğini görmüş ve başvuru tarihlerini öğrenmiştim heyecanla ve 2001 yılında TRT Ankara Çoksesli Gençlik Korosu sınavını bas ses olarak kazanmıştım. Prof. Mustafa Apaydın yönetiminde ve Feruzan Esmergül ile ses, kulak, solfej, repertuvar vb. yoğun çalışma süreçlerine geçmiştik. Koromuzla her ay çalıştığımız eserlerin bant kaydını yapardık, ayrıca korolar şenliğine, festivallere, çeşitli konserlere katılırdık.

Aynı sene yine Mustafa Apaydın yönetimindeki Türkiye Polifonik Korolar Derneği Korosu’na da girmiştim. Bu koromuz ile de çeşitli konserlere imza attık. Hatta Danimarka’nın Randers şehrindeki korolar yarışmasına katılmaya hak kazandık. Bu uluslararası yarışmada dini eserler yorumlamada üçüncülük, din dışı eserler yorumlamada dördüncülük, folklorik kategoride ise çoksesli türkülerimizi yorumlayarak birincilik ödülüne layık görüldük. Aynı dönemde bir de Ankara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne bağlı olan Ankara Bach Korosu’na da girmiştim. Burada önceki yıllarda aramızdan ayrılan değerli şefimiz Emel Arslangiray ile çalışmıştık. Ayrıca sevgili kantor Ümit Gültekin ile de çalışma olanağımız olmuştu. Korolar ile sayısız konserlerimiz olmuştu. Çoksesli korolarda söylemek, değişik şeflerle çalışmak müzikal anlamda çok geliştiriyor bir müzisyeni…


“Dinlediğiniz, çaldığınız, seslendirdiğiniz, analiz ettiğiniz herhangi bir eseri yeniden ele aldığınızda bambaşka pencereden bakabiliyorsunuz, ya da sizi başkaca diyarlara götürebiliyor”


-Eğitim hayatınıza yön verirken bu deneyimlerin etkisi çok büyük gibi duruyor...

-Evet, 2002 yılında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Müzik Öğretmenliği lisans programını kazanmıştım. Artık müzik hayatıma daha profesyonelce ve kararlı adımlarla ilerlemek istiyordum… Bolu’da üniversitede okurken aynı zaman TRT Ankara Gençlik Korosu’na da devam ediyordum. 2003’te “TRT Gençlik Korolarının 20. Yılı” anısına yeni sipariş eserler bestelemişti ülkemizin önde gelen bestecileri. Bu eserleri de TRT İstanbul, İzmir ve Ankara Gençlik Koroları seslendirecekti. Ben de bu önemli etkinliğin içerisinde yer almıştım. Çok kıymetli zamanlarımızı verimli bir şekilde geçirdiğimizi düşünüyorum o dönemlerde.

Başkentte her hafta sonu koromuzun çalışmalarına, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO) haftalık olağan konserlerine katılıyor, Ankara Devlet Opera ve Balesi’nde gerçekleşen temsilleri izliyor, Bilkent Senfoni Orkestrası’nın konserlerini de kaçırmıyorduk. Bu dönemde sayısız konserler, temsiller, etkinlikler izlediğim gibi, bir yandan da bilfiil biz de veriyorduk nice konserler… Bu denli müziğin içerisinde aktif olarak yer alınca doğal olarak bu müziklerin nasıl ortaya çıktığını, hangi kurallarla yazıldıklarını, bu işin daha detaylarını (armoni, form, kontrpuan, orkestrasyon, prozodi vb.) öğrenmeye, araştırmaya çalıştım, bir yandan da kendi kompozisyonlarımı oluşturarak bestecilikle de hemhal oldum…

 

“Yeri geldiğinde sosyal, tarihsel, antropolojik, mitolojik vb. bilgi birikiminin ışığında bir yolculuğa çıkmanız gerekebilir”

 

-Müzik öğretmeni, koro şefi, bestecilik… Müziğe dair birçok kimliğiniz var. Hangi çalışma alanı sizi daha çok yansıtıyor?

-Aslında her birinin kendine has özel alanları ya da nice detayları olsa da, ortak paydada pek çok argüman da benzerlik göstermekte. Bu açıdan bakacak olursam; müzik öğretmenliği en temelinde ve ufacık bir bilgiyi karşı tarafa nasıl doğru ve etkili bir şekilde aktarabilirim söyleminden yola çıkarak çok kutsal ve değerli bir süreç. Koro şefliği de müzik öğretmenliğinden edinilen bilgi birikimlerinin yanı sıra, işin içine daha teknik detaylar, insan psikolojisi ile ilgilenme ve topluluk yönetebilme becerileri, rol-model ve ilham olabilme, yeri geldiğinde oyunculuk yapabilme gibi çok katmanları da bulunan komplike bir süreç. Bestecilik de müzikle ilgili argümanlar, teknik detayların yanında kültürel ve entelektüel birikimler bileşkesi diyebilirim. Yeri geldiğinde sosyal, tarihsel, antropolojik, mitolojik vb. bilgi birikiminin ışığında bir yolculuğa çıkmanız gerekebilir; ya da yaratım sürecinde olduğunuz eser ile ilgili bambaşka bir serüvene adapte olma süreci… Tüm bu üçünü düşünecek olursam aslında her kulvarda bir şeyler üretebilmek, beslenmek, ilham olabilmek beni yansıtıyor diyebilirim.

 

-Kaç farklı enstrüman çalabiliyorsunuz? En sevdiğiniz ya da ana enstrümanınız hangisi?

-Küçükken aslında türkülerle büyüdüm diyebilirim. Evimizde hep ya radyoda ya televizyonda bir şekilde türküler dinlenirdi. Babam halk müziğine gönül verdiği için bizi de bir şekilde etkiledi. Kendisi de nice korolarda, topluluklarda yıllardır kabak kemane icracılığı yapar ve hâlâ da yapmakta. İlk olarak çok küçükken şarkı söylediğim ve kasetlere kayıt yaptığım bir dönemi anımsıyorum. Sonrasında bir şekilde ritim enstrümanları da çaldım. Babam bir gün bana cura verdi. Bağlamanın küçüğü cura ile biraz ilgilendim, 3-5 türkü çalabiliyordum.

Liseden sonra bir dönem Edremit Kültür Sanat Derneği’nde (EKÜSAD) Tayfun Hakan Kağan Hocamız ile bağlama kursuna katılmıştım birkaç ay kadar. Oradaki hocamız da bende bir ışık görmüş olacak ki daha detaylı müzik eğitimi almam adına Özdil Müzik Okulu’na yönlendirmişti. Burada Dr. Recai Özdil Hocamız yönetimindeki mandolin okulunda mandolin, mandola, mondolonsel (mandoçello), basgitar vb. öğrendim. Sonrasında 19 yaşında üniversitede piyano, viyolonsel (çello) da öğrendim. Aynı zamanda kabak kemane ve kontrbas da çalabiliyorum. Koro şefliğinde, müzik öğretmenliğinde ve bestecilikte en çok ve severek kullandığım müzik aleti piyano.

 

-Sizce iyi bir müzikal iletişim kurmanın sırları nelerdir?

-Karşındaki kitleyle ya da bire bir verdiğin derslerdeki öğrenci portföyüne göre değişkenlik gösteren bir olgu bu aslında. Ama özünde insanı sevmekten başlıyor diyebilirim… Öğrenciyi severek yola başlarsak her zaman bir adım önde oluyoruz ve sonrasında müzikal iletişime de doğrudan yansıyor bu iş. Ayrıca tabii ki alanında belli bir bilgi birikimi ve o birikimi aktarabilme sanatı da çok önem arz etmekte.

 

-Müziğe başlamanın bir yaşı var mı sizce? Belli bir yaştan sonra profesyonel olmak mümkün müdür mesela?

-Aslında bu işin aktarımı genetik miras elbette. O da mitokondri yani anneannelerimize değin uzanan bir yolculuk… Tabii ki işin realitesi de çalışmak, çalışmak ve yine, yeniden sevgiyle yine çalışmak. Elbette bilinçli, aksatmadan yapılan planlı bir çalışma… Onun da belli bir seviyeye kadar en azından bir öğretmen eşliğinde olmasında yarar var. Belli bir eşiği geçtikten sonra kendi kendinizin de öğretmeni oluyorsunuz aslında. Bu açılardan bakacak olursak; anne karnından başlayan bu serüven, uzun yıllar boyu hayatımızın bir parçası oluyor. 3 yaşından itibaren ufak çalışmalar, severek, zevkle yapılan müzik eğitimleri, 5 yaşlara gelindiğinde bir enstrümana da yönlendirilirse güzel sonuçlar verebiliyor. Benim 3 yaştan 75 yaşlara kadar piyano, bağlama, müzik teorisi vb. pek çok öğrencim oldu. Yeter ki isteyelim, insanoğlunun başaramayacağı bir iş yok bence.

 

-Koro çalışmalarınızda aynı zamanda kendi kültürünüz de olan Çerkes kültürü müziklerine de yer veriyorsunuz. Farklı türlerde müzikleri yönetirken, koro şefliği yaklaşımınızda nasıl bir değişiklik yapıyorsunuz?

-Bir koro olabilmek, öncelikle tek bir sesten, tek bireyden yola çıkılarak topluluk olabilme… Sonrasında teksesli (ünison) dediğimiz o kalabalıkta tek bir sese, frekansa ulaşabilme ve hep birlikte o sesi tınlatabilme… Sonrasında da iki seslilik ve çoksesliliğe giriş yapıyoruz… Doğru nefes ve beden duruşu ile (postür) düzgün ses üreterek, birbirimizi dinleyerek, hiçbir grup diğer grubun önüne geçmeden ya da onu kapatmadan, eşit balansta güzel bir tını ortaya çıkarabilmek adına çoksesli çalışmalarımızı özveriyle yapıyoruz gençlerle. Bu branşta yıllardır yazılmış, çizilmiş, bestelenmiş pek çok kaynağa, besteye ulaşıp biz de bu eserleri seslendirmeye çalışıyoruz. Ayrıca benim de naçizane bestelediğim çeşitli eserleri de koromuzla festivallerde, konserlerde, çeşitli etkinliklerde seslendiriyoruz. Bunlar içinde Çerkesçe bestelediğim eserler de var. “Beslaney Song (Ğıbze)” bunlardan biri mesela… Vakti zamanında yaşanmış bir sürgün hikâyesinden yola çıkarak bestelediğim bu eseri koro performansları ve konserlerin ilk eseri olarak seslendiriyoruz genellikle. İçi renkli su dolu bardakları parmakları ile daireler çizerek ses üreten koristlerimiz, aynı zamanda ürettikleri bu sesleri de vokal efektler ile destekleyerek sahneye girizgâh yapıyorlar spontane bir şekilde… Flash mob ile sahnedeki performansına Çerkesce sözler eşliğinde devam ediyor ve yine bardaklardan çıkan titreşimlerle eser son buluyor. Eğer merak ettiyseniz, dinlemek/izlemek isterseniz Beylikdüzü Çoksesli Gençlik Korosu’nun İzmir Uluslararası Korolar Festivali’ndeki performansını bulabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=M8zX3Vms100

Ayrıca Nalmes Kafe’nin de bir sonraki, yine İzmir Uluslararası Korolar Festivali’ndeki performansımızın kaydına ulaşabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=YBj-jqow0-A

-Müzikle alakadar olmanın en büyük tatmin veya mutluluk belirtileri nelerdir? Sizi müzikle uğraşmaya iten şey nedir?

-Esasında salt müzik yapabilmek. Her şey böyle başlıyor sanki. İyi bir dinleyici olarak çıkılan bu yol, kendi enstrümanınızla ne kadar vakit geçirdiğinizle, ona tutkuyla bağlanabilmenizle çok alakalı. Entrümanınızda teknik olarak belli becerileri aşarak seviyenizi geliştirdiğinizde, çalmak istediğiniz eserleri çalabildiğinizde sizden mutlusu olmuyor. Bir de yaratıcılık gücünüz varsa tadından yenmiyor.

Bu iş öncelikle bolca dinleme, yani bugüne kadar yazılan/bestelenen eserleri tanıma, dinleme, çalabilme, inceleyebilme/irdeleyebilme vb. ile başlayan sonsuz bir yolculuk gibi. Her defasında bu eseri bitirdim, anladım, vâkıf oldum diye bir durum söz konusu değil. Dinlediğiniz, çaldığınız, seslendirdiğiniz, analiz ettiğiniz herhangi bir eseri yeniden ele aldığınızda bambaşka pencereden bakabiliyorsunuz ya da sizi başkaca diyarlara götürebiliyor. Bunun çok enteresan ve heyecan verici bir duruma dönüştüğünü hissettiğinizde siz de bir şeyler karalamaya başlıyorsunuz aslında ufaktan. Bu da öyle hemen olmuyor tabii. Öncesinde biraz öykünme, biraz taklit derken bir şeyler ortaya çıkarıyorsunuz.

Zamanla kendiliğinden otomatikleşince, o bilgi birikiminizi belli bir potada eriterek, bir ressamın paletindeki renkleri dengeli bir şekilde kullandığı gibi yeteri oranda biz de kullanabiliyorsak materyallerimizi, eserinizin kaldırdığı ölçülerde… İşte o zaman herkes tarafından dinlenen, seslendirilen, benimsenen bir beste haline dönüşebiliyor. Bu mutluluğun da tarifi yok diyebilirim. Bir diğer mutluluk da emek verdiğimiz, yetiştirdiğimiz öğrencilerimizin güzel okullar kazanıp güzel kariyerler elde etmesi, meslektaş olarak karşımıza çıkması; bu çok büyük bir mutluluk.

 

-Etnik müzik ve modern müzikle çalışma sürecinde karşılaştığınız zorluklar oluyor mu? Mesela Çerkes müziklerini koro çalışmalarında kullanırken dil, müzik yapısı ya da benzer sıkıntılar ile çok fazla uğraşmak zorunda kalıyor musunuz?

-Elbette her müzik kendi içinde çeşitli zorluklar barındırabiliyor. Kimi zaman kendi başıma çalabildiğim ya da analiz ettiğim eseri karşımdaki topluluğun seviyesini de gözettiğimden hiç ele bile almayabiliyorum ya da kendim de hiç çalmaya yeltenmediğim durumlar olabiliyor elbette. Dil konusu da bir koro eserini seslendirirken hatta daha çalıştırırken zorluk oluşturabiliyor. Bunu da çeşitli teknik çalışmalarla, bol tekrarlarla aşabiliyoruz çoğu zaman…

 

-Çalışma ve yaratma sürecinizde hangi kaynaklardan ilham alıyorsunuz?

-Belirli bir konsepte ya da ses/çalgı gurubuna yönelik yazıyorsam o topluluğun daha önce seslendirdiği eserler ilk etapta ilham verici olabiliyor. Sipariş bir eserde de o topluluğun müzikal duruşu, müzik yapma süreçlerini düşünmek bile iham verici olabiliyor. Bir çocuk şarkısı yazıyorsam elbette bir çocuk gibi düşünebilmeli, onun penceresinden bakabilmeliyim. Onların nelerden hoşlandığını, neler dinlediğini de göz ardı etmeden eserimi oluşturmaya gayret gösteriyorum. Bir beste yarışması ise, o yarışma şartnamesindeki kuralların çerçevesinde kendi hayal gücümü kullanarak yaratılarımı oluşturmaya çalışıyorum.

 

-Müziğinizde her zaman anlatmak istediğiniz hikâyeler veya mesajlar oluyor mu? Müzikle ifade etmek istediğiniz kültürel veya toplumsal temalar mesela?

-Elbette bir çıkış noktası, sözlü bir eser ise sözlerin verdiği mesaj, enstrümantal ise belirli bir çıkış hikâyesi olmasına gayret gösteriyorum. Çerkes kültürüne ait bir eser ise elbette önce o eseri öğrencilerime anlatarak, hikâyesini aktararak yola çıkıyorum ve sözleri ona göre daha vurgulamaya gayret gösteriyorum.

 

-Yetiştiğiniz kültürün müzik hayatınızda olumlu ya da olumsuz etkileri var mı sizce?        

-Evet. Büyüdüğümüz, yaşadığımız çevre çok önemli. Benim mesela memur bir ailem olduğu için hep gurbetteydik. Memlekete bayramlarda, yaz tatilleri ya da kış tatilleri gibi zamanlarda geliyorduk. Dışarıda yaşadığımız çevreden de öğrendiğimiz, etkilendiğimiz pek çok durum muhakkak olmuştur ama kendi kimliğimizdeki değerleri, o aktarılan kültürü de çevremizle bir şekilde paylaşma, aktarma durumu da olmuştur zaman zaman…

 

-Müzik dersleri ve belki diğer sanat dersleri için okullarda öğrencilere yeterli düzeyde imkân sunulduğunu düşünüyor musunuz?

-Maalesef ülkemizdeki kanayan yaraların başında geliyor belki de eğitim sistemi. Her gelen kişi yeniden keşfetmek istiyor bazı şeyleri ya da deneme-yanılma yoluna gidiyor. Sınav odaklı bir eğitim sistemiyle hareket ettiğimiz için öğrenciler de o yolda şekillenmeye çalışıyor. Sanat, estetik, felsefe gibi soyut düşüncelerin ve hayal gücünün sıklıkla kullanıldığı, insanların yaratıcı güçlerini harekete geçirdiği bu dersler elbette yeterli değil. Müzik de bunların başında geliyor.

 

-“Çerkes kültüründe müziğin önemli bir yeri var” diyebilir miyiz?

-Hiç şüphesiz tarihten bu yana yazılı olmayan oral bağlamda nesillerden nesillere aktarılan pek çok şeyin içinde müzik de çok büyük bir dengede duruyor bence. Müzikle birlikte gündelik hayat, gelenek, görenekler şekillenmiş, günümüze kadar gelmiş. Sözlü aktarıma nispeten daha az yer kaplayan yazılı kaynakların, bestelerin, notaların da günümüze ulaştığını görüyoruz.

 

-Bu kültüre ait özellikle Türkiye diasporasında da birçok albüm yapıldı. Dernek bünyesinde yer alan dans ekiplerinin de müzik anlamında birçok çalışması var. Siz nasıl değerlendirirsiniz bu çalışmaları? Müzikal anlamda bir gelişme diyebilir miyiz?

-Bugüne değin yapılmış çalışmaları ayakta alkışlıyor, büyük bir zevkle takip ediyorum. Unutulmaya yüz tutmuş, tarihe mal olmuş, bir dönem sıklıkla seslendirilen ya da bilinen bir eseri gün yüzüne çıkarmak, derlemecilik yapmak, kaynak kişisine ulaşabilmek epey meşakkatli bir iş. O dönem yapılan eserleri bilmek, incelemek, anonim değil ise bestecisini, söz yazarını bulmak, gün yüzüne çıkarmak gizli bir hazineyi yeniden keşfetmek gibi. Bir de bu eseri notalandırma, notasyonlarını, yeri geldiğinde partisyonlarını yazmak apayrı bir iş. Bu tür çalışmaları devletin de, özel kuruluşların da bir şekilde desteklemesi, finanse edip, iş bitiminde o projenin reklamını, duyurusunu, lansmanını yapabilmesi çok etkileyici olur. Bu çalışmalar çokça uğraş gerektiren ve etnomüzikoloji alanına da direkt giren hatırı sayılı işler ve dünyada çokça örnekleri var.

 

-Sizin albüm ya da benzeri bir çalışma düşünceniz var mı?

-Benim böyle bir çalışma düşüncem olamadı ama her zaman her konuda destek vermekten mutluluk duyarım. Yukarıda da belirttiğim gibi bu albümdeki eserlerin notasyon çalışmalarında, bu notaların orkestrasyon yapılması gibi teknik detaylı konularda her daim destek olmayı isterim. Ayrıca kaybolmaya yüz tutmuş hazineleri gün yüzüne çıkarmaya çalışan, böyle önemli işleri görev addeden, yoğun ve titiz çalışmalarda bulunan herkesle ben de dirsek temasında bulunup çalışmayı çok isterim.

 

-Müziğe yeni başlayan ya da halihazırda müzikle alakadar olan, özellikle etnik çalışmalar yapan müzikseverlere bir tavsiyeniz olur mu?

-Naçizane önerilerim olabilir elbette seve seve. Öncelikle ne tür müzik ile ilgileniyorsak ilgilenelim, zamanı verimli kullanarak en etkin şekilde sazımıza ya da sesimize planlı programlı çalışmalarla ilerleyeceğimizi unutmayalım. Disiplinli bir şekilde teknik süreçleri aşmalı ve nota okuma becerimizi hızla geliştirmeliyiz ki bu bize her zaman fayda sağlayacaktır. Hep aynı notalar üzerinde değil de, belirli metotlar, etütler dahilinde çalışarak seviyemizi geliştirme çabasında olmalıyız. İlk defa gördüğümüz bir notayı deşifre edebilmeli ve bunu sazımıza, sesimize yansıtabilmeliyiz.

Müzik tarihine damga vurmuş büyük bestecilerin eserlerini dinlemeli, notalarına ulaşmalı, bu bestelerin yazılış hikâyelerini araştırmalı, eser üzerinde müzikal analizler yapıp notlar alabilmeli ve notalarını bu şekilde daha derinlemesine çalmalı, çalışmalıyız. Bu büyük bestecilerin eserlerinden öykünerek, onları analiz ederek, kullandığı gizli şifreleri, yöntemleri, armonileri etüt ederek, türevlerini ya da kombinasyonlarını oluşturarak küçük çapta müzikal cümleler yazma eğiliminde olabiliriz. Bazen de bilindik eserler üzerinde varyasyonlar (çeşitlemeler), küçük oynamalar, değiştirmeler, deformasyonlar vb. doğaçlama çalışmaları bizi hızla daha da geliştirecektir.

 

-Samimi cevaplarınız için çok teşekkür ederim.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz