Yağız aygır

0
47

Tanrı’dan damlamış bir gözyaşı lekesi gibi duran Anadolu’nun bağrındaki beyaz bozkırın adıdır Uzunyayla…

Gerçekten de uydudan bakıldığında İç Anadolu Bölgesi’nde Kayseri, Malatya, Sivas üçgeninin ortasında yer alır namı diğer bozkır.

Çarlık Rusya’sının Kafkasya’ya açtığı 100 yılı aşkın süren savaşlar sonucu, sürgünle Anadolu topraklarına gelen Çerkes halkının yerleştirildiği bölgelerden biridir Uzunyayla platosu.

1.500’leri aşan rakımı, kışları uzun yazı kısa, tabanındaki kistlerden dolayı köklü hiçbir ağacı barındırmayan, gece gündüz ısı farkı neredeyse 20 dereceyi bulan çetin bir coğrafya.

Kim bilir; Kafkasya gibi bir coğrafyadan böylesi bir bozkıra geldiklerinde ovaya, toprağa bakıp ne düşündüler?

Bir aile reisi düşünün; bütün yük üzerinde sürüldüğü Kafkasya coğrafyası ile kıyas tutmaz bir sürgün bozkırında ne ekilir, ne biçilir, ne zaman ekilir?

İklime ve beyaz solgun toprağa değin hiçbir fikri yoktu.

Yıllarca süren savaş ve sürgün boyunca yaşadığı travma bir yanda, önündeki daha önce hiç bilmediği bir coğrafyada doyurmak zorunda olduğu horantasını düşünüp, kim bilir ne uykusuz geceler yaşamıştır…

Sürülmüşlüğün solgun yüzüydü belki de bu bozkır onlar için.

Her şeye rağmen, aldırmadılar.

Yaşama tutunmak için canhıraş bir mücadele daha başladı.

Bu savaş alışık olmadıkları bir iklimde var olma savaşıydı.

Tanımadıkları toprağın, huyunu bilmedikleri iklimde deneme yanılma yöntemi ile yıllarca inatla canhıraş mücadele ettiler Uzunyayla denen uçsuz bucaksız ovada…

İlk zamanlarda atçılık kazançlı iş idi, sürüler halinde yılkılar yayıldı ovalarında toz duman.

Sık sık Adana havalisine at sürüleri götürdüler; bazen para, bazen trampa usulü.

Bir dönem askeriye alım yapıyordu Uzunyayla’dan, keza artık biliniyordu Uzunyayla atlarının dayanıklılığı, Yaşar Kemal’in romanlarında dahi geçiyordu sonraları…

Yer Gunaşey (Halitbeyören Köyü)…

Bir avlu meydanında ellerinde birer yular ile deliye dönmüş bir “yağız aygır”ı kovalıyordu birkaç kişi.

Ama o aygır öyle kolay lokma gibi görünmüyordu.

Peşindeki birkaç kişi çoktan pes etmişti, “Xugım” (olmuyor) diye kafa sallıyorlardı kan ter içerisinde.

Olanları yüksek evin balkonundan izleyen adam daha fazla dayanamadı.

Bir yandan körüklü çizmeleri ile merdivenleri inerken kendi kendine söyleniyordu… Ata mı, yoksa onca zaman peşindeki adamlara mı, belli olmayan sinirli bir hali vardı.

Avluya girerken ortalığa oldukça kararlı bir sesle “Gurağır gafhh” (Sırığı getirin) diye seslendi.

Çok geçmeden eline tutuşturulan hayli uzun bir sırığı tek eliyle kavramış, avlu içinde çılgına dönmüş aygıra doğru yaklaşmaya çalışıyordu.

Bir yandan da bazen sinirli komutlar vererek atın kafasını karıştırıyor, diğer yandan teskin edici şeyler söyleyerek aygırın mantığını kırıyordu…

Aygır her şeye rağmen sırıktan her kurtuluşunda ciğerlerinden gelen bir homurtuyla teslim olmayacağını ilan ediyor, ön ayağının tekini öne vururcasına uzatıp, gerisingeriye sürükleyerek karnının altına ve devamında avluya bir toz bulutu savuruyordu…

Adam her seferinde “Ze ze wumba’şe” (Hele yavaş, acele etme, görüşeceğiz birazdan) anlamında sürekli tekrarlıyor, diğer yandan aygırın gönlüne hitap edecek sözler döktürüyordu…

Aygır bir an ikna olacak gibi oluyor, aniden özgürlüğe olan düşkünlüğü ağır basıyor, yine öfkeli bir nara atıp uzaklaşıyordu oradan.

Etraftakilerin kaygılı bakışları endişeye dönüşüyordu.

Zira iş sanıldığından daha da uzayacak gibi görünüyordu.

Adam, sanılanın aksine gitgide daha sakin ama çok daha kararlı adımlarla sırığın ucunu sürekli aygırın başının üzerine doğru tutarak onu iyice bunaltıyordu.

Sırığın ucuna sağlamca sabitlenmiş iki çatal çivi göze çarpıyordu. Bunun ne işe yaradığını ancak son dönemeçte, sırığı aygırın iki kulağının ortasına uzatıp başının üstündeki yeleye doladığında anlamıştım esaretin birinci tuzağını.

“Wuu gazubudaa!” (Yakaladım mı seni) Gerilmiş avurtlarından, sıktığı dişlerinin arasından çıkardığı bu ölümcül cümle, aygırın alnının çatında yankılanmıştı.

Atların en hassas olan bölgesi işte tam da burasıydı.

İki kulağının ortasındaki bir tutam yeleyi bir sırık ucundaki çengele dolamıştı ve sırığı kıvırdıkça aygırın ciğerlerinden gelen ses acı bir çığlığa dönüşüyordu.

Çok sürmedi…

Bu, dayanılmaz bir acı olsa gerekti!

Aygır tam karşısında duran hasmına hâlâ nefretle bakarken, adam sırığı tutması ve aynı sertlikte kıvırması için yanda duran seyise devrediyordu.

Kendisi sakin adımlarla aygıra yaklaşıyor, yaklaştıkça sıktığı dişlerinin arasından çeşitli tehditler sayıştırıyor, hemen ardından yumuşacık, sahte vaatlerle dolu sözler fısıldıyordu.

Adam aygıra yaklaşıp sağ elini belli belirsiz alnına doğru uzattığında ciğerlerinden yükselen bir hırıltı kopuyordu.

Aynı anda sırığı tutan vicdansız bir tur daha kıvırıyor ve onu durduğu köşeye çiviliyordu.

Çok geçmedi, adam atın burnunun üstünden alnını okşarcasına sıvazlayarak tek kulağını avuçladığı gibi kıvırıp koca aygırı iki dizinin üzerine oturtmuştu. İşte ikinci en zayıf bölgesi olan kulağını da yakalamıştı adam.

Aynı anda dişlerinin arasından fışkıran “Wuleağuaa!” (Gördün mü) sözü zamanı dondurmuş, zihnime kazınmıştı…

Etraftakilerin donmuş bakışlarını dağıtan ikinci haykırışı “Nauhter gafh” (Yuları getirin) sözü, toz duman olmuş avluda yankılanıyordu.

Adam sırığı usulca tersine çevirip çıkardıktan sonra yağız aygırın başına geçirdiği yuların ucunu yanındakine uzatıp, usul usul toza bulanmış körüklü çizmeleri ile merdivenleri çıkıp, bir cıgara yakmıştı bile…

O vahşi “yağız aygır” artık bir yuların ucundaki sıradan bir tor (acemi) attan başkası değildi.

Bundan sonra binicisinin ona verdiği rol ve karakteri oynamaktan başka çaresi yoktu…

Derken boz dağın arkasından fışkıran güneşin ışıkları önce zirvelerini bakıra boyamış, sonrasında köyün üzerine yağız bir aydınlık hâkim olmuştu…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz