Image
2019 Mayıs

21 Mayıs Bilgisi ve Bilinci

21 Mayıs Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün tarihi. 21 Mayıs, dili, kültürü ve kimliğinin geleceği konusunda kaygı duyan hemen her Çerkes için Çerkes tarihinin en önemli günlerinden biri.

biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde... Pablo Neruda

Prof. Dr. Erol Taymaz

21 Mayıs Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün tarihi. 21 Mayıs, dili, kültürü ve kimliğinin geleceği konusunda kaygı duyan hemen her Çerkes için Çerkes tarihinin en önemli günlerinden biri.

21 Mayıs’ın günümüzde bu kadar önemli bir yere sahip olmasına karşın, “21 Mayıs” tarihini ilk kez ne zaman öğrendiğimizi ve bir 21 Mayıs etkinliğine ilk kez ne zaman katıldığımızı düşünecek olursak, aslında 21 Mayıs’ın toplumsal hafızamızda uzun bir süredir yer almadığını da göreceğiz. Çerkes Soykırım ve Sürgünü’nün 155. yıl dönümü vesilesiyle hazırladığımız bu yazıda, 21 Mayıs bilgisi ve bilincinin nispeten kısa bir dönemde nasıl yaygınlaştığını inceleyeceğiz.

I. Yaşanan Tarih

Hepimizin iyi bildiği gibi Çerkesler tarihleri boyunca saldırganlara karşı özgürlüklerini savundular. Güçlü işgal orduları karşısında Kafkas Dağları koruyucu bir kalkan oldu, varlıklarını her şeye karşın sürdürebildiler. 1763’de başlayan Kafkas-Rus Savaşları’nda Çerkesler tüm olumsuz koşullara ve güç dengesizliğine karşın 101 yıl direnebildi. 21 Mayıs 1864’de savaş sona erdi, tüm Kafkasya Çarlık Rusyası tarafından işgal ve ilhak edildi, 1.5 milyondan fazla insan kısa bir sürede anayurdundan sürgün edildi.

Varna’dan Trabzon’a kadar tüm Karadeniz kıyılarına köhne teknelerle çıkarılan Çerkesler, Tuna nehrinden Amman’a kadar olan geniş bir coğrafyaya dağıtıldı. Sürgün edilen nüfusun yaklaşık üçte biri Karadeniz’de, sürgün yollarında ve yeni yerleşim bölgelerinde açlık ve hastalıktan hayatını kaybetti. 93 Harbi’nden sonra (1877-78) yüzbinlerce Çerkes, Balkanlar’dan Anadolu ve Orta Doğu’ya ikinci kez sürgüne tabi tutuldu.

1917’de “Halklar Hapishanesi” olan Çarlık Rusyası yıkıldı, yerine geçen Sovyet yönetimi altında Kafkasya’daki halklara özerklik verildi. Özerklik altında dil ve kültür korunabildi. Diasporada ise Osmanlı İmparatorluğu yerine kurulan ulus devletlerin çoğunda uygulanan inkâr ve asimilasyon politikaları sonucu dil ve kültürde önemli kayıplar yaşandı, fakat kimlik bilinci her şeye karşın korunabildi.

Sürgün Adıge ve Abaza halklarının uluslaşma sürecini engelledi, etnik bütünlüğü parçaladı. Ubıh dili ise bu süreçte yok edildi. Sürgünün ne kadar büyük bir yıkıma yol açtığını vurgulamak için, sürgün olmasaydı Kafkasya’daki Çerkes (Adıge, Ubıh ve Abaza) nüfusunun günümüzde 15 milyondan fazla olacağını hatırlamamız yeterli olacaktır.

Bu kısa tarihçeden de görüleceği gibi günümüzde Çerkeslerin etnik-kültürel sorunlarının 3 temel nedeni bulunmaktadır:

            1) Soykırım ve sürgün

            2) Dağınık yerleşim

            3) Asimilasyon ve inkâr politikaları

Sürgün ve anayurdundan binlerce kilometre uzaklıktaki bölgelere yerleşimin getirdiği zorluklara karşın Çerkesler, bu üç soruna karşı mücadele etmeye başladı. Bu mücadelenin en önemli bileşenlerinden biri her zaman “anayurda dönüş” düşüncesi oldu. Çarlık Rusyası ve Osmanlı İmparatorluğu’nun engellemelerine karşı küçük gruplar halinde anayurda dönüşler gerçekleşti.

Osmanlı İmparatorluğu’nda 1908’de Meşrutiyetin ilanı ile başlayan kısmi demokratik ortamda Çerkesler hemen örgütlendi. Özellikle Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti’nin dil, kültür ve kimliğin korunması ve anayurda dönüş konusundaki çalışmalarının etkileri günümüze kadar devam etmektedir.

1923’de Osmanlı İmparatorluğu yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla tüm bu faaliyetler sona erdi. Ancak 1950’den sonra çok partili yaşama geçiş ile birlikte sağlanan kısmi demokratik ortam, dernek düzeyinde örgütlenmeyi sağladı. 1960’lardan sonra tüm Türkiye’de dernekler yaygınlaştı. Bu dönemde kültürel canlanma ve tarih bilincinin gelişmesinde İzzet Aydemir’in çıkardığı Kafkasya Kültürel Dergi çok önemli bir rol oynadı. 1970’lerde de Kamçı ve Yamçı dergileri ile Nartların Sesi gazetesi çevresinde dönüşçü hareket tekrar gelişti, güçlendi.

1970’lerin sonlarına doğru Çerkesler arasındaki en önemli tartışma konularından biri (ulus ve kimlik kavramları yanı sıra) “göç mü, sürgün mü” konusu oldu. Özellikle dönüşçü görüşü benimseyenler, yaşananın anayurttan zorla koparılmak olduğunu, bu nedenle sürgün kavramının kullanılması gerektiğini belirttiler. Tartışma, “sürgün” kavramının genel kabul görmesiyle ve dönüşçü söylemin beş temel kavram üzerinde şekillenmesiyle sonuçlandı: Kültürün ve ulusun beşiği olarak anayurt, anayurttan koparılış süreci sürgün, dağınık yerleşim muhaceret, kimliğin ve kültürün kayboluşu asimilasyon ve anayurt ile bütünleşme dönüş. Bu söylem 1990’lardan sonra Çerkesler arasında egemen söylem haline geldi.

II. Tarihin Keşfi

1970’lerin sonlarındaki “göç mü, sürgün mü” tartışmasında yukarıda özetlenen tarihsel süreç biliniyordu ve bu anlamda bir “tarih bilgisi” vardı. 1864 sürgün yılı/muhaceretin başlangıcı olarak kabul ediliyordu, fakat 21 Mayıs gündemde değildi, “tarih bilinci” henüz oluşmamıştı. Örneğin 1970’li yıllarda çıkan yayınlarda veya dernek faaliyetlerinde 21 Mayıs özel bir öneme sahip değildi. 1970’li yıllarda yaşanan tartışmalar tarihe olan ilgiyi artırdı fakat 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile dernek faaliyetlerinin durdurulması bu süreci sekteye uğrattı.

1983’de dernek faaliyetlerinin yeniden başlamasıyla Ankara Kuzey Kafkasya Kültür Derneği (KKKD) çevresinde konu tekrar gündeme geldi. 125. yılda ilk kez Kafkasya’dan ve tüm diaspora ülkelerinden davetlilerin katılımıyla düzenlenen bir uluslararası etkinlikte Çerkes Sürgünü gündeme getirildi ve anıldı.

1989 yılında düzenlenen “125. Yıl Anma Programı” bir dönüm noktası oldu. 125. yıldan önce de Kafkas-Rus Savaşları ve sürgün hakkında İsmail Berkok’un Tarihte Kafkasya (1958), Ahmet Hazer Hızal’ın Kuzey Kafkasya / Hürriyet ve İstiklâl Davası (1961) ve İzzet Aydemir’in Göç (1988) gibi kitapları ile oluşmuş bir bilgi birikimi vardı, ama bu tarihten sonra sürgün konusu farklı bir kavramsal çerçevede ele alınmaya başladı. Bu kapsamda Ankara KKKD tarafından yayımlanan Çerkesleri Sürgünü (1993) derleme kitabı ve Kasumov ve Kasumov’un Çerkes Soykırımı (1995) eserini özellikle vurgulamak gerekir. Bu çalışmalardan sonra Kafdav tarafından düzenlenen konferanslar ve yayımlanan kitaplar 21 Mayıs’a ilişkin bilgi birikiminin gelişmesini sağladı.[i]

125. Yıl Anma Programı’ndan sonra 21 Mayıs bilgisi ile birlikte 21 Mayıs bilinci de oluşmaya başladı. Özellikle 21 Mayıs anma programları bu bilincin gelişmesinde önemli bir rol oynadı. Ankara KKKD’nin başlattığı etkinlikler, Türkiye’de ilk kez derneklerin birleşmesini sağlayan Kafkas Derneği (Kafder) ile birlikte hızla yaygınlaştı (1993). Derneklerin federasyonlaşmasına olanak sağlayan yasal değişiklikler sonucu Kafder yerine kurulan Kafkas Dernekleri Federasyonu (Kaffed) yürüttüğü hak mücadelesi ve anma etkinlikleri ile 21 Mayıs bilinci pekişti.

125. Yıl Anma Programı’ndan sonra, sürgün kavramı ile birlikte soykırım kavramı da 19. yüzyılda yaşanan trajediyi tanımlamak için kullanılmaya başlandı. 2003 yılında kurulan Kaffed’in en önemli ilkelerinden biri soykırım ve sürgünün tanınması oldu:

“Kaffed dünyanın neresinde olursa olsun toplumların tarihi kültürleri ile yaşama hakkını savunur. Soykırımı insanlık suçu kabul eder. … Kaffed, 21 Mayıs’ı Çerkeslerin soykırım ve sürgününün simgesel tarihi olarak kabul eder ve bu tarihsel gerçeğin tanınmasını talep eder. Kaffed, anayurdundan koparılan tüm halkların dönüş hakkını savunur.”

125. Yıl Anma Programı’nın bir başka önemli sonucu da dünya genelinde Çerkes örgütlenmelerinin birlikteliğinin sağlanması oldu. 1991 yılında Nalçik’te Dünya Çerkes Birliği (DÇB) kuruldu. DÇB’nin aktif çalışmalarının da etkisiyle 7 Şubat 1992’de Kabardey Balkar Yüksek Meclisi soykırım ve sürgünü tanıyan bir karar aldı. 29 Nisan 1996’da Adıgey Cumhuriyeti ve 15 Ekim 1997’de Abhazya Halk Meclisi aynı doğrultuda kararlar aldı. Tanınmayan Milletler ve Halklar Örgütü (UNPO) Genel Kurulu da 19 Temmuz 1997’de Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün tüm devletler tarafından tanınmasını talep etti.

III. Geleneğin Oluşması

21 Mayıs’a kadar Türkiye Çerkesleri tarafından düzenli olarak anılan veya kutlanan herhangi bir gün yoktu. Bu nedenle 21 Mayıs anmalarının ritüelleri ve geleneklerinin oluşturulması, popüler bir kavramla tanımlamak gerekirse “geleneğin icat edilmesi” gerekiyordu.

Kaffed bu konuda sistemli ve sürekli bir şekilde çalıştı: etkinlik biçimleri, ağıtlar (Yistamblako, Şiş Naniy), görseller (logo vb.) ve özel bir 21 Mayıs web sitesi oluşturuldu. Ritüel ve geleneklerin yaygınlaşması için tüm üye dernekler benzer biçimde etkinlikler düzenledi.

Kaffed, ilk başladığı günden itibaren anma etkinliklerinin üç amacının olduğunu vurguladı; anmakanlamak ve anlatmak. 21 Mayıs insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden biriydi, yüzbinlerce insan hayatını kaybetmişti. Soykırım ve sürgünde yaşamını yitiren atalarımızın anılması gerekiyordu. Böylece 21 Mayıs’ın toplumsal hafızada yer edinmesi sağlandı, 21 Mayıs etnik kimliğin ve kültürün önemli bir bileşeni haline geldi.

İkinci amaç, 21 Mayıs’ı anlamaktı. 21 Mayıs sorunlarımızın nedenlerinin anlaşılması ve çözüm yollarının bulunması açısından önemliydi. Bu kapsamda bilimsel çalışmalara önem verildi, yukarıda bir kısmına değinilen kitaplar yayımlandı, 21 Mayıs yıl etkinlikleri kapsamında (uluslararası) konferanslar düzenlendi.

Son olarak, üçüncü amaç 21 Mayıs’ı anlatmaktı. 21 Mayıs Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün tanıtılması ve (yerel, ulusal ve uluslararası aktörler tarafından) tanınması konusunda farklı alanlarda çalışmalar yapıldı.

Birbirini tamamlayan tüm bu çalışmalar ile öncelikle bir söylem birliği ve tarih bilinci oluşturuldu. Günümüzde 21 Mayıs, kimlik ve bilincin en önemli unsurlarından biri haline geldi. Türkiye’de düzenlenen tüm 21 Mayıs etkinliklerinde ve açıklama metinlerinde hemen hemen aynı kavramlar ve söylem kullanılıyor.

İkinci olarak, bir gelenek oluştu: 21 Mayıs herkesin üzerinde uzlaştığı bir anma günü. 21 Mayıs Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün sembol günü olarak kabul ediliyor.[ii]

Son olarak, yerel yönetimler ve merkezi yönetim tarafından da 21 Mayıs bilinmeye ve tanınmaya başlandı. Örneğin Kaffed ve üye derneklerinin girişimleri sonucu Kartal, Kocaeli, Eskişehir, Yalova ve Bozüyük’te yerel yönetimler tarafından Çerkes (Soykırımı ve) Sürgünü anıtları açıldı. Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve Saadet Partisi kurumsal olarak Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nü tanıdıklarını açıkladılar. Diğer siyasi partilerin başkanları ve üyeleri 21 Mayıs’larda Çerkeslerin acılarını paylaştıklarını açıklıyor. TC Dışişleri Bakanlığı 2015’den itibaren her 21 Mayıs’ta “büyük trajedi” (2015), “Çerkes Sürgünü”, “büyük felaketi” (2016), “Çerkes Sürgünü” ve “trajedi” (2017, 2018) gibi kavramlar kullanarak Çerkes Sürgünü’nü tanıyor.

Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün 150. yıl dönümünde Başbakan Erdoğan Kaffed’e gönderdiği mesajda Çerkes Sürgünü’nü tanıyarak “Çerkes kardeşlerimizin yaşadığı büyük acıları” yürekten paylaştığını vurguladı ve Türkiye’de “inkar, red ve asimilasyon dönemi[nin] geri gelmemek üzere” kapandığını belirtti. Daha sonraki yıllarda da hükümet temsilcileri tarafından benzer açıklamalar yapıldı, Çerkes Soykırımı ve Sürgünü TBMM görüşmelerinde konu edildi. Özetle, 21 Mayıs Türkiye siyasetinde yer edinmeye başladı.

IV. Ve Kefken...

Yukarıda özetlendiği gibi 2000’li yılların ortalarından itibaren anma etkinlikleri kitleselleşti, 21 Mayıs geleneği yerleşti. Bu süreçte Kefken’de düzenlenen anma etkinliklerinin özel bir rolü ve etkisi oldu.

1989’da düzenlenen 125. yıl anma etkinliğinden sonra 21 Mayıs etkinliklerinin sayı ve biçim olarak yaygınlaştığı görülüyor. 1993 yılı başlarında diğer derneklerde olduğu gibi İstanbul derneklerinde de 21 Mayıs etkinliklerinin dernek binaları dışında yapılması ve kamuyla paylaşılması gerektiği kabul edilerek seçenekler araştırılmaya başlandı.[iii] Bu süreçte “Karadeniz’in iki yakasından denize çelenk bırakma” sloganı kabul gördü ve Karadeniz sahilinde uygun bir bölge arandı. Kefken’in Karaağaç köyündeki mezarlık ve Babalı sahilindeki mağaradan dolayı bu köylere ziyaretler yapıldı ve 1993’deki 21 Mayıs anma etkinliği İstanbul Kafkas Kültür Derneği (Bağlarbaşı), Kafkas Abhazya Kültür Derneği (Selimiye), Kuzey Kafkasyalılar Kültür ve Dayanışma Derneği (Fatih) ve Sakarya Kafkas Kültür Derneği’nin organizasyonunda düzenlendi.[iv] Bu etkinliğe, işgale karşı direnişin devam ettiği Abhazya’dan da bir heyet katıldı.

21 Mayıs etkinliğinde okunan bildiride “Anavatanları Kafkasya'da 19. ve 20. yüzyıllarda emperyalist güçlerin soykırım, sürgün ve kolonizasyon politikaları sonucunda yapay olarak azınlığa düşürülen Çerkes halkının fiziksel ve kültürel yaşam hakları, günümüzde resmi ve gayri resmi şoven baskıların tehdidi altında” olduğu, bu 21 Mayıs’ın her zamankinden daha hüzünlü olduğu, çünkü “Güney Osetya'daki soykırım tehdidi sonrasında Abhazya'nın faşist Tiflis yönetimince işgal edildiği 14 Ağustos 1992'yi izleyen ilk anma günü” olduğu vurgulanıyordu.

1999’da İstanbul Kafkas Kültür Derneği gençlerinin çalışmasıyla Karaağaç Köyü mezarlığında yapılan Çerkes Sürgün Anıtı önünde ilk tören 21 Mayıs 2000’de düzenlendi.[v] 2006’da CircassianCanada sitesi ve Kocaeli Kafkas Kültür Derneği girişimiyle Karaağaç Köyündeki Çerkes Mezarlığı’nda, köy halkının desteği ve onayı ile bir Çerkes Sürgün Anıtı yapıldı ve mezarlık “anıt mezara” dönüştürüldü. Son olarak Kaffed’in girişimleriyle Babalı sahili Kültür Bakanlığı tarafından 2009 yılında “tarihsel SİT alanı” olarak tescil edildi. Bu bölge Türkiye’de Çerkeslere ilişkin resmi olarak kabul edilen ilk ve tek tarihsel SİT alanıdır.

Kefken’deki etkinliklere katılım her yıl artarken, ilk kez genel kamuoyuna açık/yönelik etkinlik Demokratik Çerkes Platformu tarafından 2001’de İstanbul’da, Kız Kulesi önünde düzenlendi. Gazete ilanı ile tüm kamuoyuna duyurulan ve katılımın hızla arttığı etkinlik daha sonra Kaffed tarafından organize edilmeye başlandı. Örneğin Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün 140. yıldönümünde 21 Mayıs gün tüm derneklerde, 23 Mayıs günü öğlen Kefken’de ve İstanbul’da, Kız Kulesi önünde ve aynı gün Samsun Doğu Park’ta etkinlikler düzenlendi.

21 Mayıs etkinlikleri kapsamında bir başka önemli eşik de ilk kez Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün 151. yıldönümünde Kaffed tarafından “Karadeniz'in İki Yaka'sındayız" yaklaşımıyla anayurttaki anma etkinliklerini toplu olarak gidilmesidir. Günümüze kadar devam eden bu girişim sonucu anayurtta düzenlenen anma etkinliklerinde diasporanın da aktif olarak katılması ile bu önemli günde anayurt-diaspora birlikteliğinin devam ettiği vurgulanıyor.

21 Mayıs etkinlikleri kitleselleşirken, Kaffed bünyesinde, yukarıda özetlenen anma, anlama ve anlatma hedefleri doğrultusunda etkinliklerin; i) düzenli olarak bir noktada (Kefken’de) yapılması, ii) basın ve kamuoyunda en görünülür yer olarak İstanbul’da yapılması ve iii) toplumun daha geniş katılımının sağlanması için her yıl (Karadeniz sahilinde) farklı bir bölgede yapılması şeklinde üç seçenek gündeme geldi. Son seçeneğin genel kabul görmesi üzerine anma etkinlikleri farklı yıllarda Kefken, Samsun ve Beşiktaş’ta düzenlendi. Bu süreç değerlendirildikten sonra anma etkinliklerinin bir noktada yapılmasının hem geleneğin oluşturulması, hem de kamuoyuna yansıtılması açısından daha uygun olacağı öngörüldü ve etkinlik alanı olarak tarihsel mirası en iyi koruyan Kefken tercih edildi. Kefken’deki etkinlikler sonucu, 21 Mayıs geleneğini yansıtan Nart Ateşi, meşaleli yürüyüş ve mezar taşı nöbeti gibi ritüeller oluştu ve benimsendi.

IV. Sonuç yerine

Çerkes Soykırımı ve Sürgünü, Çerkes halkıın tarihindeki en büyük trajedidir. Soykırım ve sürgün sonucu yaşanan travmanın etkileri nesillerden nesillere aktarıldı. Yeni yerleşim bölgelerindeki inkâr politikaları ve hayatta kalma mücadelesi de bu trajedinin anılmasını ve hatırlatılmasını uzun süre engelledi.

Diasporada 21 Mayıs ancak 1989’de yeniden gündeme geldi. Özellikle Kaffed ve çevresi tarafından düzenlenen bilinçli ve sistemli çalışmalar sonucu artık 21 Mayıs’a ilişkin ortak bir söylem oluşmuş durumda.

21 Mayıs bilgi ve bilincinin gelişmesine katkıda bulunan herkese şükran duyuyoruz. Bu süreçte binlerce kişinin emeği olsa da iki kişiyi özellikle vurgulamak isterim. Sayın Süleyman Yançatoral’ın 125. Yıl Anma Programı’nın tasarlanması ve uygulanmasındaki katkıları olmasaydı bu süreç çok daha geç başlayacaktı. Ankara Kuzey Kafkasya Kültür Derneği Başkanı Sayın Aslan Arı’nın cesareti ve kararlılığı olmasaydı 125. Yıl Anma Programı düzenlenemezdi. Anma programında yaptığı konuşmasından dolayı Sayın Aslan Arı hakkında dava açılması da dönemin koşulları ve sürecin nereden başladığı konusunda bir fikir verebilir. Bu nedenle bu yazıyı Süleyman Yançatoral ve Aslan Arı’ya ithaf ediyorum.


[i] Nihat Berzeg’in önce Ürdün’de Arapça, daha sonra Türkçe yayımlanan Çerkesler, Kafkas Sürgünü, Vatansız Bırakılan Bir Halk (2006) kitabı da bu dönemde yayımlanan önemli eserlerden biridir. İngilizce yazında ise öncü çalışmalardan biri Stephen D. Shenfield’in The Massacre in History (1999) kitabında yer alan “A Forgotten Genocide” [“Unutulmuş bir Soykırım”] makalesidir.

[ii]Çarlık orduları, 21 Mayıs’ta Kafkas-Rus Savaşları’nın bittiğini ilan etti ve aynı gün Kbaada’da (Krasnaya Polyana, Soçi) düzenlenen tören ile zaferlerini kutladı. Bu nedenle 21 Mayıs Çerkes Soykırım ve Sürgünü’nün sembol günü olarak kabul edilmiştir. Fakat 1917’ye kadar Rusya’da kullanılan takvimin farklı olması nedeniyle “21 Mayıs” aslında 2 Haziran günü yaşanmıştır.

[iii]  Bu dönemde yapılan çalışmalara ilişkin bilgileri ve toplantı tutanaklarını paylaşan Sayın Yaşar Güven’e teşekkür ederim.

[iv]   21 Mayıs anma etkinliği sadece Kefken’de düzenlenen program ile sınırlı değildi. 21-23 Mayıs günlerinde düzenlenen program kapsamında müzik-şiir-ağıt dinletileri ve “Sürgün ve Günümüz Kafkasyasına Etkileri”, “Yeni Dünya Düzeni ve Kafkasya” ve “Sürgünden Günümüze Abhazya-Diaspora Kafkasya İlişki Modeli” konularında paneller de düzenlendi. Kefken’in keşfedilmesinde en önemli etkenlerden biri, Beygua Ömer Büyüka’nın 1986 yılında yayımlanan Kafkas Kaynaklarına Göre İlk Yaratılışlar: İlk İnsanlık-Kafkas Gerçekleri kitabında bölgenin tarihine ilişkin sunduğu bilgilerdir.

[v]  Türkiye’deki 21 Mayıs ile ilgili bu ilk anıtın gerçekleşmesinde özellikle Sayın Sebahattin Çurmıt ve Sayın Hüsamettin Kuzucu’nın katkılarını vurgulamak gerekir