Image
2018 Mayıs

“Çerkesliği sonraki kuşağa aktaramadık”

RÖPORTAJ, 2. Bölüm. Serap Canbek-Zafer Süren-Çurmıt Sebahattin Yalova iline bağlı Fevziye köyündeydik. Ev sahiplerimiz Çurmıt Özlem Açıkel, Abide Gunef Rabia Açıkel, Abide Guşef Musa Açıkel’e ve köyle ilgili bilgi aktaran Dzibe Fevzi Güven ve Abide İsmail Açıkel’e teşekkür ediyoruz. Jıneps Yayın Kurulu

-Çerkesliği aktaramadık mı bir sonraki kuşağa?

-Fevzi Güven: Aktaramadık. Niye aktaramadık? Çünkü Kurtuluş Savaşından itibaren Ethem beyle ilgili meseleden dolayı biz Çerkesler vatan haini olduk. Ne oldu? İnsanlarımıza baskı yapıldı.

Bandırma, Balıkesir, Gönen, Dereköy. Oralarda araştırma yaptım. Oradaki insanlar hala konuşmaya korkuyorlar. İkinci şubeye gidip de gelmeyen insanlar var orada. Karacabey, Kemalpaşa, Eskimezarlık köyü. Oralarda konuşmaya kalkarsan insanlar kaçıyor, cevap vermiyor, bunları hep yaşadım, ne zaman sana itimat ediyorlar, o zaman biraz konuşuyorlar. O da tam değil. Baskı yapıldı. Benim amcalarım, sülalemden insanlar savaşlarda ölmüş, bu köyden yaşı geçmiş insanlar ayıptır diyerek gönüllü olarak gittiler savaşa, dönmeyenler oldu. Eski muhtarımız Mahmut Gökçe’nin babası. Çanakkale savaşında Mısırlı askerlerle, o da esmer olduğu için Arap zannedilerek onlarla birlikte Mısır’a gitti, dolayısıyla öldü zannettiler, hanımı kahrından öldü, çocuklar kaldı öksüz. Neticede yıllar sonra, iyileşince Mısır’da evleniyor. Tekrar buraya geldiğinde bakıyor iş işten geçmiş, geriye dönüp orada ölüyor.

-Sizin köyde yaşanmış olaylar üzerinden yaklaşırsak...

-FG: Köyümüzden göç edenler de oldu. Gidenlerin kültürümüze hem faydası oldu hem de zararı. Zararını şöyle görüyorum; 1950 senesinde bir düğünde köyden dışarıya gidip çalışan bir insanımız bir Türk arkadaşıyla geldi, maalesef o arkadaşı içki içiyordu, bizim düğünlerimizde içki olayı yoktu. Arkadaşına eşlik ediyor bizim insanımız da, içki kokusu geçtikten sonra ancak insanların arasına karışıyorlar. Ayıplarlar çünkü.

Kahve vardı şurada, kadınlarımız erkeklerin olduğu yerlerin önünden geçmezdi. Tabi ki Kafkasya’da böyle kaç-göç yoktu ama burada Müslüman olarak çarşafa girdikten sonra dini yönden, İslami açıdan erkeklerin olduğu yerden geçmeden arka taraflardan geçiyorlardı.

-Burası bir Adige köyü, Adigelerde böyle kaç-göç yoktur.

-FG: Kesinlikle yok. Evliya Çelebi diyor ki “Kafkasya’daki insanlar dünyanın en medeni insanları. Osmanlı sarayında bile böylesi yok”. Güzellikleriyle, hareketleriyle, yaşamlarıyla demektir bu... Kafkasya’dan gelen ailelerden Osmanlı sarayında görev yapmış olanlar vardır. Osmanlı sarayında birçok padişahın annesi Çerkestir.

-İsmail Açıkel: Geleneklerle alakalı birşey hatırladım. Köyümüzde kadiri tarikatının bir kolunun olduğunu duydum, kadınlar arasında. Cuma günleri kadınlar toplanıp bir ibadet yaparlardı, cuma günleri özellikle, “hatım vune” derlerdi buna yani hatim evi. Bunun da aslında Kadiri tarikatına dayandığını öğrendim. Bu konuda Fevzi abinin bir bilgisi var mı bilmiyorum?

-FG: O konuda bir bilgim yok.

-İA: Bunun Çerkeslik adına bu kültüre bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Osmanlı zamanından kalan bir kolun devamı, nereye uzanır, nereye dayanır bilmiyorum.

-Osmanlı’dan mı yoksa Kafkasya’dan gelen bir şey mi acaba?

-İA: Kafkasya’dan geldiğini söyleyen de var. Oradan gelip Osmanlı’da da aynı kolun devamı olan bir grupla tekrar istişare halinde burada devam ettirildiğini biliyorum.

-FG: Kur’an diline zaten bizim Çerkes dili çok uygun, İslam’ı kabul ettikten sonra dine sarılış bakımından ilim adamları yetişmiş bizde. İshak efendi köyün kurucusu zaten. Osmanlı sarayının otuz yıllık baş imamıydı köyün kurucusu.

-Hangi sülaleden?

-FG: Gunejıko sülalesi. Bu köyün kurucusu.

Fevziye Yağlı Güreşleri ve Gazanfer Bilge

-FG: Köyümüzün en önemli spor dallarından birisi güreştir. Gazanfer Bilge bile burada dere boyunda, bataklıkta, çamurda antrenman yaparak kendisini güçlendirmiştir. Gazanfer Bilge köyümüzün yeğeni olarak dünya ve olimpiyat şampiyonudur, hem de 0 fena puanla ve tüm güreşleri kazanan tek güreşçidir. Türkiye, Avrupa, Dünya ve Olimpiyat şampiyonu. Minder güreşçisi olmasına rağmen yağlı güreş de yapmıştır. Yağlı güreşi kimle yapmıştır? Servet Meriç’le. O da Çerkes, Şapsığ, onun esas ustası, güreş ustası, teknik bakımdan onu yetiştiren. Nurettin Zafer ile birlikte yağlı güreşlere gitmiştir. Nurettin Zafer Düzce’den geliyor İzmir’deki yağlı güreşlere. Gazanfer Bilge’nin annesi bunların bütün çamaşırlarını yıkar, hazırlar. Nurettin Zafer ve hanımı Gazanfer Bilge’nin anne ve babası için vekâleten hacca da gitmiştir. Abaza bir hemşerimiz olarak Nurettin Zafer’e, dürüstlüğüne güvendikleri için vekâlet verdiler.

Osmanlı zamanı, Derbent’te Ermeni ve Rumlar yaşıyor. Bir Çerkes Yeniköy tarafından o tarafa gitmiş, zeytinyağı almaya. Derbent’te güreş var, yağlı güreş. Bir Rum başpehlivan var, güreşiyor. Bizimki ilk defa yağlı güreş görüyor, izliyor, atının üzerinde. O Rum pehlivan “Çerkes gelsene” diyor. Birileri geliyor “Bak Rum pehlivan seninle güreşmek istiyor” diyor. Türkçe de bilmiyor bizim Çerkes. Bu anlattığım çok yıllar önce, 1950, hatta 70’lerde daha Türkçe bilmeyenler vardı burada. Neyse, bizim Çerkes ısrarla çağrılınca korktu demesinler diye atından inip gidiyor. “Hadi soyun bakalım, yağlı güreş yapacaksın Rum pehlivanla” diyorlar. Bizim Çerkeslerde etini göstermek ayıptır. O sadece yamçısını çıkarıyor, kamasını çıkarmıyor, tabanca var, tüfeği atta, orada güvendiği bir çocuğa atı teslim ediyor. Güreşecek ama yağlı güreşi bilmiyor. Adam bunu tuttuğu gibi yeniyor. Bayram yapıyorlar Çerkesi yendik diye. Çerkesi gören kaçıyor o zamanlar.

Bizimki eve dönmüyor. Merak ediyorlar, 3 gün, 1 hafta, yok. Gidip soruşturuyorlar. Derbent’te bir Çerkesin bir Rum pehlivanla güreş yapıp yenildiğini öğreniyorlar, “eyvah” diyorlar, “Belki utancından kendisini öldürmüştür” korkusuyla ormanda arıyorlar. At pisliğinden takip ediyorlar, ormanda uyurken buluyorlar. “Kimsenin yüzüne bakacak halim yok” diyor. İkna ediyorlar, köyüne gece giriyor ancak bir ay çıkmıyor evinden.

Çukurköy’de bir yağlı güreş var. Köydeki büyükler karar veriyorlar, köyden biri Rum başpehlivanla güreşecek. Doğrudan doğruya onu istiyor takip olarak, daha başlar başlamaz adamı tuttuğu gibi belini kavrayıp havaya kaldırıyor güm yere. İntikam alınıyor. Ondan sonra bizim dere boyunda yağlı güreş başlıyor. Fevziye güreşleri. Daha sonra da şimdiki güreş sahasının olduğu yerde devam ediyor.

Ben 1981 senesinin güreş ağalığını aldım. Güreşlerin devam edebilmesi için aldım. 12 Eylül 1980’de dernekler kapatıldı. Sosyal faaliyetler yok. Bütün dernekler kapatıldı, yalnız İstanbul’daki Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı açık. Cankat (Devrim) Yalova’ya geliyordu o zamanlar, Yalova’dan, masraflarını karşıladığım 5-6 gencin katılımıyla Cankat’la Şamil Vakfında ekip çalıştırıyoruz. Bu arada güreş ağalığını aldım, bilerek aldım, güreş nedeniyle kültür hareketini devam ettiririm düşüncesiyle. Şamil Vakfında ekip çalışması, köyde de güreş ile bir faaliyet.

-Güreş ağalığını nasıl aldınız?

-FG: Bizim köy güreşlerinde yabancılar güreş ağalığını alıyordu, hem de çok cüzi bir miktarla. Bir gün evvel önceden köy halkı koyunu olan koyun, koçu olan koç, tavuğu olan tavuk veriyor, para veriyor, buğday-mısır... Hepsi ağanın getireceği misafirlere ikram edilmek üzere, mahcup olmamak için. Güreşler sırasında köyün gençleri her tarafta nöbet tutuyor, biletsiz kaçak girmesinler diye. Çünkü masraf çok, güreşçilere ödenen para, diğer yapılan masraflar... Hep zarar.

Ağalık arttırmasına gelince üç tane müteahhit geldi. 1981 senesinde güreş ağalığı 30 bin liraya gitti Kırkpınar’da ve bu müteahhitleri de ağalık yapacak olanlar getirdi, kendi hemşerileri onlar da. Havalarını atacaklar. Bizimkileri köle gibi kullanacaklar yani. Ben bu işe bir son vermeye kararlıyım. Neticede arttırmalara başlayınca ben girdim ağalık için. En son beş bin liraya alınmıştı ağalık. Rakam yirmi bine gelince müteahhitin bir tanesi “Ya Özcan, senin dediğinden daha yukarıya çıktık bu, ne olacak” dedi. Elli bine çıkınca müteahhitin ikisi bıraktı. “Oooo bilmem kaç tane daire parası gitti” dedi. Ondan sonra kaldık öbürüyle. Yetmiş, seksene geldik “81 bin” dedi. Ben de “81 bin yüz” dedim. O arada rakam 40 binlerdeyken babam haber yolluyor, “Yaptı bir şaka yeter, çekilip çıksın artık oradan” diyor.

81 bin yüz liraya ağalık bende kaldı. Kırkpınar’ın cazgırı Osman Filiz ve Kırkpınar davul zurnacıları etrafımda toplandılar tebrik etmek için…

Rahmetli Hasan Amca tahsildardı ve çok hızlı yürüdüğü Türkler ona Otomobil Hasan lakabını takmışlar. Mezar taşında da Otomobil Hasan yazıyor zaten. Çok değerli, kültür hazinesi bir büyüğümüzdü. Erbaa Kiremit Tuğla Fabrikaları’nın temsilcisi Harun Yüksel, “Fevzi ne iş yapıyor ki bu kadar büyük parayla ağalığı aldı” diye sormuş Hasan amcaya. “Peynirci, et ve süt mamulleri satıyor” demişler benim için. “Madem bu kadar büyük fedakarlık yaptı, ben de gerekirse ona yardım edeceğim” demiş.

Nihayet güreş zamanı geldi ben güreş afişlerini hazırladım. Ama Türkiye’de ilk defa şalvarla falan değil, Çerkes kıyafetiyle yani Çerkeskayla güreş afişi bastırdım. Afişler ve davetiyelerde Çerkes kıyafeti vardı. Afişler Türkiye’nin her tarafına dağıtıldı. Çerkeskalı güreş ağasını gören hemşerilerimiz geldi, Reyhanlı’dan bile gelen oldu. Güreş günü geldi. Cankat Devrim ve Bolu Elmalı köyünden Abzah bir gençle birlikte Çerkeskaları giydik. Kırkpınar davul zurnacıları geldiler Yalova’daki evin kapısının önüne… Ağa havasını çalıyorlar. Şu andaki muhtarımız da benim ağa arabası Renault taksiyi kullanıyor, bahşişleri yine dağıttık davul zurnacılara. Karamürsel çarşısında da bir yürüyüş yaptık o kıyafetlerle. Halkı güreşe davet ettik. “Lan bu ne biçim elbise, kim bu ya” diyenler de oldu. Karadere köyünde bir mola verdik ve nihayet güreş alanına gittik.

Karamürsel Belediyesi’nin bandosu var. Bandonun arkasında Kırkpınar davul zurnacıları… Protokol şeklinde girdik. Sıkıyönetim Komutanı, İzmit Valisi, Karamürsel Kaymakamı ve Gazanfer Bilge de orada… Gazanfer Bilge, “Görüyor musun benim annemin sülalesini” dedi gururla…

Güreş merasimi için Şamil Eğitim Kültür Vakfı’nın folklorcuları geldi. Güreşten evvel gösteri yaptık. Akşam da Yalova’daki köylerden Çerkesler geldi. O akşam Kafkas Gecesi etkinliği yaptık.

-Bir çeşit Çerkes Buluşması yani…

-FG: Evet. Kafkas Gecesi’ni başlattım. Düzce’den Başkomiser O zamanki Karamürsel Emniyet Müdürü de Düzceli idi. Açılış konuşmasını o yaptı.

Eski Adigeler kolay kolay gülmezdi

Adige geleneği gereği babam beni herkesin yanında sevemezdi, bizi komşularımız seviyordu, onlar beni kucağına alıp severlerdi.
Bir defasında rahmetli babama bir oyun yapayım dedim ama dayak yiyecektim. Harman yapılıyordu, 3 yaşındaydım, nişan alıp taş atardık, o zaman bizim silahımız taştı. Saklandım, aldım taşı elime, öyle bir taş ki, seken taşlardan. Babam harman yaparken bir fırlattım kafasına... Annem bana kollarımı ve kafamı geçireceğim bir giyecek yapmıştı kenevir çuvalından, tam gaz eve geldim koşa koşa. Babam görmedi sanıyordum ama o görmüş. İşi bittikten sonra geldi, “nerede o namussuz” dediğini duydum; ben uyuyor numarası yapıyorum, anneme “çok başım ağrıyor, uykum var” demiştim. Babam kaldırıp dövecek ama annem engel oldu, babam da bir şey yapmadı. 
 
..............................................................................................................................................................................................................................

-Güreşler hangi tarihte yapılıyordu?

-Genelde 6 Mayıs’ta yapılıyordu. Hafta sonuna denk gelmediği zamanlar olduğu için mayıs ayının ilk Cumartesi-Pazar günü olarak değiştirdim tarihi.

2008-2014 arasında güreşler yapılmadı.

***

-1946 doğumlusunuz. Birçok anı biriktirmişsinizdir. İlkokula başlayınca mı öğrendiniz Türkçeyi?

-FG: Ben 6 yaşımdayken Yalova’ya taşındık. Öğretmen Ziya İlkokuluna kaydolmuştum. Köydeyken annemin Türkçe bilmesi ve gerek öğretmene gerekse gelen tahsildara tercümanlık yapması nedeniyle kulak dolgunluğu sonucunda Türkçe bildiğimi zannediyordum. Fakat Yalova’ya gidince benimle alay etmeye başladılar. “Çerkes, Çerkes arabayı çekemez” diye benimle dalga geçiyorlardı. Niyazi Yüksel’in iki yaşımdayken bana hediye ettiği o kemik saplı Çerkes kamasını yanımda taşıyordum, o kamayla sınıftakilere saldırdım. Herkes sınıfı terk etti. Öğretmen odasına gidip şikayet ettiler. Öğretmenler beni sakin ve uslu bir kızın yanına oturtturdu. Ben hırsımdan ağlamaya başladım. Aslen Urfalı olan öğretmenimiz bana sıcak davrandı. “Hangi köyden geldin” diye sorunca “Fevziye” dedim. “Hıııı sen Çerkessin” dedi. “Peki hiç okula gittin mi” diye sorunca ben de ablamlarla birlikte okula gittiğimi, onlara refakat ettiğimi söyledim. “Bildiğin bir şarkı var mı?” diye sorunca “var” dedim. Hafta sonları okul tatil olacağı zaman İstiklal Marşı çalınıyor ya, ben de İstiklal Marşı’nı şarkı zannediyordum. Hadi söyle bakalım deyince tahtaya kalktım “Korkma sönmez” diye başladım söylemeye. Sonuna kadar bunu söyledim ama sınıftakiler yerlere yatıp gülüyor. İstiklal Marşı’nı o zamanlar ikinci üçüncü sınıflar bile okuyamıyor. Öğretmenler odasına götürdüler. Öğretmenler tebrik etti beni.

-Mızıka çalmaya nasıl başladınız?

-FG: Orhangazi pazarında bir Bulgaristan muhaciri bir şeyler getirmiş satıyordu. Çift taraflı bir ağız armonikası aldım ondan… Soğucak’taki bir düğünde ağız armonikası çalarak dans ettirdim. Hem çalıyor hem de dans ediyordum. Küçükken düğünlerde ne çaldılarsa uyumadan önce o ezgileri ıslıkla çalarak talimlerini yapardım.

-Sonra nasıl pşineye geçtiniz?

-FG: Soğucak’ta da üç düğün ve sünnet cemiyeti vardı. Bir tane Karacabey’den gelin alınacak, bir tane Kirazlı köyünden, bir tanesi de köyün içinde düğün var. Bu sünnet cemiyetinde Adapazarı’ndan gelen ve pşine çalan yaşlı bir kadın vardı. Ben de tabi böyle bir fırsat bulsam da mızıka çalsam fırsat kolluyorum. Kadını camın kenarına oturttular, içeriden pşine çalıyor. Bir çift oynuyor ama kadın yoruldum diyor. Dinleniyor ve tekrar çalıyordu. Ben hem mızıkaya bakıyorum hem de kadına bakıyorum pşineyi bana versin diye. Kadın, “Bu çocuk çok bakıyor pşineye, galiba çalacak” dedi ve o şekilde verdiler bana pşineyi . Ondan sonra çaldım. Çaldım ama mızıkayı ilk defa elime alıyordum ve çalarken sanki ağız armonikası çalıyormuş gibi ağzımı o yana bu yana yamultuyormuşum. Sonrasında birçok etkinlikte çala çala bu işin ustası oldum. Bir gecede birkaç düğüne gitmişliğim oldu. Kilometrelerce yürüyerek pşine çalmaya gidiyordum. Şu anda çalınmayan birçok ezgi var eskiden kalan...

-Anadilinize de hakimsiniz. Sizden sonraki nesilde dil bilen pek kalmadı değil mi Fevziye Köyü’nde?

-FG: Maalesef kalmadı. Evvelden “vatandaş Türkçe konuş” diye baskı vardı. Köyden hiç çıkmayanlar Türkçe bilmiyordu. Yaşlılar bir Türk ya da satıcı geldiği zaman kıpkırmızı oluyorlardı.

 

************************************************************************************

“Vatan Haini” Çerkesler

Köfteci Arnavut Cemal vardı. Yalova’nın çok meşhur köftecisi. Benim Türkçemi ilerletmek için bu bekar öğretmenler o adresi verdiler, köfteci Cemal’e gittim onlarla. Arnavut Cemal, ”Sen kimin oğlusun?” deyince “Çerkes Hacı Rıza’nın oğluyum” dedim. Masada oturanlardan bir tanesi “Yahu bu vatan haini Çerkesler hala bu memlekette yaşıyor mu?” dedi. “Bacak kadar çocuk Çerkes bilmem neyin oğluyum diyor” deyince kamayla o adama saldırdım, camdan atladı adam. Arnavut Cemal de “Bacak kadar çocukla uğraşıyorsunuz bir daha gelme dükkanıma” diyerek o adama kızdı, beni kenara aldı. Ama hırsımdan ağlıyordum.

Türkçem yavaş yavaş düzelmeye başladı, çabuk öğrendim. Fakat ben o andan itibaren Çerkesler ile ilgili her şeyi öğrenmeye çalıştım. Birinci sınıftan itibaren “Büyüklerim ne diyor, neler olmuş” merakıyla halkımla ilgili konularda bilgilenmeye başlamıştım.

************************************************************************************

Kafkasya’da tesadüfi müezzinlik

-Kafkasya’ya gittiniz mi hiç?

-FG: Gittim. Orada Cuma namazına gitmiştim. Tokatlı Yaşar hoca hutbede Adigece vaaz veriyordu. Müezzinliğe baktım, kimse yok. Hoca da çok telaşlı. Yalova’da müezzinlik yapmıştım. Hutbeye yanaştım ve hocaya “Müezzinlik yapacak kimse yoksa ben yaparım” dedim. ”Biri gelmezse sana işaret veririm” dedi. Beklenen kişi gelmeyince ben kalktım. Orada öyle bir coştum ki namaz çıkışı etrafımı insanlar sardı. Yaşlı kadınlardan biri “Eşim geçen sene öldü, Kuran’da ne okursam daha çok sevap olur?” diye sordu. O arada Fahri Huvaj’ı gördüm. Oradakilere ”Bu hoca değil. Mızıka çalar, bir pşinavo” dedi. Gülüştük.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Fevziye’deki Abzah Sülaleler

Abadze, Abıda, Besniy, Çetav, Çunte, Dzibe, Guaseko, Gış, Hatko, Hutej, Huvaj, Hamelok, Hağunok, Mehoş, L’ışe, Şenıbe, Tsey, Abide, Saguş.

Şu anda köyde yaşamayan sülaleler: Hatıjuk, Gunejıko, Gute, Kube, Hamavuk, Daneğaptse, Melgoşışıho, L’ıhusaruk, Bıj, Kozelmıd, Yetsal, Şevcen, Şıvubıt.

BİTTİ. Röportaj deşifresi için Leyla Kar’a teşekkür ederiz.