Image
2019 Nisan

Hayri yok, devrim yok

80’li yılların sonlarında bir gazetenin düzeltme servisinde çalışırken tanıştık kitabın yazarıyla, Faruk’la. Pek çok ortak tanıdık vardı o zaman da ama bizi bir araya getiren, genelde mesleki ortaklığımız ve eylemlerdeki buluşmalarımız oldu. Bu defakiyse bir kitap...

80’li yılların sonlarında bir gazetenin düzeltme servisinde çalışırken tanıştık kitabın yazarıyla, Faruk’la. Pek çok ortak tanıdık vardı o zaman da ama bizi bir araya getiren, genelde mesleki ortaklığımız ve eylemlerdeki buluşmalarımız oldu.
Bu defakiyse bir kitap...
 
GÜL YILMAZ
 
Sıradan bir kitap değil bizim için. “Öldürülen arkadaşlarımızın anısına” diye başlayan bir kitap sıradan olabilir mi zaten! 80 darbesinin hemen ardından gözaltında oğlu kaybedilen Tuğuj Elmas Teyze’yi ilk tanıdığım Galatasaray’daki Cumartesi Anneleri oturumlarından başlayarak, İkbâl’in, bir kez görme fırsatı bulduğum Cemile Abla’nın, maalesef tanışamadığım babalarının, tüm ailenin kitabı bu. O kadarla da sınırlı değil bizim için; Erdoğan gibi, Murat gibi, o dönemin öğrencilerinin zaman ve mekânsal olarak yollarının hep kesiştiği, bunların bazısından haberdar olup bazısını da okudukça öğrendiğimiz, şaşırdığımız bir dönemin kitabı. Hepimizin kendimizden çok şey bulduğu, okudukça bulacağı bir kitap, sizlerin de... Bugün birbirinin sırtına basıp bir yerlere gelmeye çalışan insanların anlamakta güçlük çekeceği türden insan ilişkilerinin yaşandığı
günlerin kitabı. O yüzden bu sayfa, gazetecilik refleksiyle değil arkadaşlık, dostluk bağıyla hazırlandı. Bu kitap vesile oldu ne zamandır ziyaret etmek istediğimiz, ışıltısını koruyan güzel gözlü Elmas Teyzemizi görmeye...
 
Keşke tamamını size de aktarmanın fırsatı olsa akşamüstü başlayıp saatler süren ama, Faruk’un kitabı benzeri, su gibi akan sohbetimizi. Ama neresini, hangisini? Ailenin Kafkasya’dan Üsküdar’a, sonra Biga’ya, oradan Hasköy’e uzanan, defalarca bir daha, bir daha yaşanan sürgün anılarını mı? Bu savrulmalarda kaybedilip tesadüfen kavuşan iki kardeşin hüzünlü öyküsünü mü? Elmas Teyze’nin hasretle andığı komşularını mı? Yaşananlardan sonra aileden biriyle karşılaşınca yolunu değiştiren, görmezden gelen akrabaları mı? Unutuluşları mı? Öğretmenlik yaptığını yeni öğrendiğimiz Şirin Dayı’yı mı, makine mühendisi mi elektrik mühendisi mi diye tartıştığımız Muammer Abi’yi mi, baytarlık yakıştırılan doktorun hikâyesini mi? Özlemin hiç dinmediği, sanki sohbetimiz sırasında hep orada, aramızda olan Hayri’yi mi?
 
Pencerenin önündeki sehpada biri pembe, biri mor çiçekler açan menekşeler... Kardeşimiz Okan’ın isteğiyle yıllar öncesinden çıkıp gelen, aramızda bizden biri oluveren pikap... Orta sehpanın camlı bölümünde özenle saklanan saatler, özel günlere dair andaçlar... Fotoğraflar... Tam ayrılacağımıza yakın Elmas Teyze’nin hepimize hediyeleri, boynuma sarıp ayrıldığım şal... Belki tüm bu hatıralar anlatır size sohbetimizi...