Image
2020 Nisan

“İlk günden kendimi sanki burada doğmuşum, burada büyümüşüm gibi hissettim”

Kafkasya gezimizin Abhazya bölümünde Türkiye’den anavatana dönen ve Sohum’un girişinde bahçeli bir evde yaşayan Rahmi Ardzınba’yı ziyaret ettik.

Kafkasya gezimizin Abhazya bölümünde Türkiye’den anavatana dönen ve Sohum’un girişinde bahçeli bir evde yaşayan Rahmi Ardzınba’yı ziyaret ettik. Kendisiyle hem yaşamöyküsünü hem de bu öykü kapsamındaki iş yaşamına dair ilginç tesadüfleri, zamanın getirip götürdüklerini konuştuk, dönüş hikâyesini dinledik.

Gül Yılmaz – Erdoğan Yılmaz

 

- Öncelikle sizi tanıyarak başlayalım sohbetimize. Nerede doğdunuz?

Adapazarı’nın Akyazı Köyü’nde dünyaya geldim. 13 yaşıma kadar köyde kaldım, sonra İstanbul’a gittim.

- Ailenizle mi?

Yok, abim oradaydı, tamirci çıraklığına başladım. İlkin terziye verdiler, istemedim; berbere verdiler, istemedim, sonra tamirci çıraklığına kendim isteyerek gittim. 1960 senesinde…

- Hangi semtte?

Ortaköy. 1960-68 arası çıraklık yaptım. Sonra kalfa oldum, askere gittim.

- Nerede yaptınız askerliği?

Malatya’da. Gitmeden önce 15 yaşındaydım, komşu kızı vardı, 10 yaşında; top falan oynardık mahallede. Askerden geldikten sonra onunla nişanlandık. Bu arada otomobil tamirciliğine devam ettim.

“Annem de halam da Türkçeyi bilmiyordu, onlarla Abazaca konuşuyorduk”

- Akyazı’dan gelince İstanbul’da kültürel farklılık anlamında zorluk çektiniz mi?

Tabii ki bir köylü çocuğunun İstanbul’a birdenbire adapte olması kolay değil, alıştım desem de inanmayın. Alıştım tabii ki ama zaman geçtikten sonra.

- Neler sizin için bir ilk oldu, neler şaşırttı sizi?

Binalar şaşırttı, ortam şaşırttı. Daha sağı solu bilmiyorum. Çırağım. Bana diyorlar, “Git Taksim’e parça al”. Taksim’in nerede olduğunu bilmiyorum.

- Türkçe biliyor muydunuz?

Tabii. Biz köyde Abazaca konuşuyorduk ama ilkokula başladığımız zaman Abazaca konuşmak yasaktı okulda, hep Türkçe konuşuyorduk.

- Türkçeyi ne zaman öğrendiniz?

Tam anlamıyla ilkokula başladığımda öğrendim.

- O zamana kadar sadece Abazaca mı konuşuyordunuz?

Tabii, annem de halam da Türkçeyi bilmiyordu, onlarla Abazaca konuşuyorduk. Mahallede çocuklarla oynarken bazen Türkçe konuşuyorduk.

- Nişandan sonra hayatınızda neler değişti?

Kızın ailesi İsviçre’de yaşıyordu, ben de 70’in sonlarına doğru İsviçre’ye gittim. Orada da bilmediğim bir memleket, bilmediğim bir lisan…

- Hangi kentinde yaşadınız?

Bellinzona’da, Tessin. İtalyan kısmındaydı. Bir-iki ay içinde lisanı biraz biraz öğrenmeye başladım çünkü nişanlımla beraber kalıyorduk, o bana her akşam ders veriyordu. Altı ay sonra İtalyanca konuşmaya başladım, mecburiyetten, Türk yok.

- Nasıl gidebildiniz İsviçre’ye?

Turist olarak gittim. Çok ilginç bir olay geçti başımdan... Ortaköy’de çalışırken otomatik şanzıman tamiri yapıyorduk. İsviçre’ye gittiğimde, lisan da yok, orada arabaların yağını değiştir, filtresini değiştir, sibop ayarı yap, fren bakımı, öyleydi… Bir otomatik araba geldi, arızalı otomatik şanzıman. Ustabaşım şanzımanı gösterip “Kaput (bozuk), sök” dedi. Söktüm, koydum tezgâha, şanzımanı dağıttım. Otomatik şanzımancı olduğum için baktığımda ne olduğunu da anladım. Ustabaşımız geldi, bir baktı, “Mamma mia!” diyerek dizlerini dövüyor, kafasına vuruyor. Gitti direktörü çağırdı, o gelince de kıyamet koptu. Patron geldi, “Ne yapalım, olan oldu, yapacak bir şey yok” dedi.

Derdimi de anlatamıyorum. Neyse tercüman bulduk. Dediler ki: “Bu şanzıman dağılmayacaktı, bu komple teknik odaya gidecekti Zürih’e, bunu yerine yapılmışını vereceklerdi.” Ben de buna lüzum olmadığını, gerekli parçaları getirtirlerse tamir edeceğimi, aslında otomatikçi olduğumu söyledim, inanamadılar. Böyle bir tamir 5 bin dolardan aşağı değil. Parçalar geldi, topladım, ustabaşı kontrol etti, sorun yok, götürüp yemek yedirdi bana. Ertesi gün baktım, Ticino gazetesinde ilan: “Otomatik şanzımanlarınızı getirin!” Tamir etmekle başa çıkamamaya başladım. Öbür tamirhaneler de söküp bize getiriyorlardı. Sonra 1976’da Türkiye’ye döndüm.

- Her şey böyle yolundayken neden döndünüz Türkiye’ye?

O ara rahmetli Sadi Gülçelik’in Jaguar’ı vardı, Türkiye’de yapamadılar. Benim çalıştığım yerde yanlış yerden söküyorlar çekiçle, balyozla. Ben de izne gelmiştim, “Durun, öyle olmaz” dedim, parçalarını Türkiye’de bulamayacaklarını söyledim çünkü British Leyland’ın özel bir Jaguar’ı. Sadi Gülçelik’in yeğeni de arabanın başındaydı, parçaları bulamadılar, gidince göndereceğimi söyledim. Gönderdim ama aradan iki-üç ay geçtikten sonra baktım araba İsviçre’ye geldi. Bakımını, tamirini yapıp yedek parçalarıyla teslim ettim. Sadi Gülçelik yeğenine “Rahmi Usta gelirse onu mutlaka yanıma getir” demiş.

Bir sonraki gelişimde görüştük, sonraki görüşmemizde de Türkiye’ye dönüp dükkân açmamı önerdi, bana müşteri bulacağını, takım-tezgâh kurabilmem için gerekli desteği vereceğini söyledi. Döndüm, zaten malzemelerin çoğu eskiden vardı, iki lift aldım. Dükkânı açtığım ilk gün Sadi Gülçelik arabalarını göndermeye başladı. Ölene kadar da bir baba gibi sahip çıktı bana.

“Burada tek başıma yaşıyorum, ceza verdim kendime”

- Peki, aileniz?

Orada evlendik, çocuklarımız oldu. Ancak İstanbul’a geldikten sonra iflas ettim, eski günlere dönebilmek için başka işlere girince o da olmadı ve aileyi dağıttım ben. Sonrasında köye, annemin yanına döndüm, depremden çok korktuğu için yalnız bırakmayayım dedim. Orada kendime 35-40 kişinin çalıştığı büyük bir kereste atölyesi kurdum, büyük bir inşaat firmasının ağaç işlerini, paletlerini yapıyorduk. Tabii bilmediğin bir işe girdiğinde çabuk batıyorsun. Büyük başladığında da daha büyük batıyorsun. Sonra buraya geldim. Onun için burada tek başıma yaşıyorum, ceza verdim kendime. Geleli 12 sene oldu.

- Neden Türkiye’deki bir köyü, yeri değil de burayı tercih ettiniz?

Abazaca da biliyordum ya, savaş döneminde gelip gidenler de oldu, Abhazya’yla ilgili kasetler, şarkılar elimize geçti. Gelenlerle tanıştık. Buraya bir sevgi, istek bağlandı. Önce geldim, gördüm, dönüp hazırlığımı yaptım, bir sene sonra da tamamen yerleştim. Tam benim istediğim gibi bir yer!

- Neydi istekleriniz?

Cami yok, namaz yok, aptes yok. Sabah kalkıyorsun, içki başlıyor; gece yatana kadar içki… “Niye içiyorsun, çocukların boyunu geçti, utanmıyor musun” diyen yok. Hem de dua edip içiyorlar. Kimse kimseye karışmıyor. Buradaki yerliler de soruyor “Değişik gelmedi mi, sıkılmıyor musun” diye. Hayır. İlk gün sanki burada doğmuşum, burada büyümüşüm gibi hissettim, hâlâ da öyle hissediyorum. Âdetlerini, lisanını biliyorum, hiç yabancılık çekmedim.

Arabaşlık: “Abhazya’nın bir ucundan diğer ucuna uğramadığım sokak, dükkân kalmıyordu”

- Burada neler yapıyorsunuz?

İlk geldiğimde bir minibüs aldım. Türkiye’den çocuk bezi getirttim, onları arabayla dükkân dükkân dağıttım. O zaman bugünkü gibi alışkanlıklar yok, 10 adet alıyor sadece, paket değil! Bir arkadaşım bulaşık jeli getirmiş ama bir yılda bir tane bile satamamış, ondan da iki koli aldım, Pitsunda’da bir bakkala uğrayıp gösterince “Bana bundan 20 koli getir” dedi, onu gören komşusu da istedi. Buna ampul de soba da eklendi. Böylece sattığımda parasını ödemek üzere mal alarak, getirterek, kurduğum iyi diyalogla satışları katladım ve ürün sayısını da 60 kaleme çıkardım. Abhazya’nın bir ucundan diğer ucuna uğramadığım sokak, dükkân kalmıyordu, girdiğim sokakta, pazarda arabanın etrafını “Bugün ne getirdin” diyen kadınlar sarıyordu. Çok iyi kazanıyordum.

Bir arkadaş geldi bir gün, “Uydudan batık gemileri gördük, biri de 2 ton bakır külçeyle batmış. Bütün bilgiler bende, bunu çıkaracağız, gerekli izinleri alırsan yüzde 10’u senin” dedi. İzinleri aldık, deniz üzerinde 200 ton yük kaldıran vinçler kuruldu. Bütün Abhazya bunu konuşuyor. Tam gemiyi keserken tankta kalan mazot patlayınca dalgıç grubu işi bıraktı, yeni bir grup geldi. Kesim esnasında patlamamış roketler çıktı. Derken sekiz ay çalışıldı, ancak hâlâ bakıra ulaşılamadı. Bütçe tükendiği gibi benim o kazandığım paralar da gitti. Sonra tavukçuluğa başladım.

- Tamamen farklı bir alan, nasıl başladınız?

Bir misafirim gelmişti. “Abi böyle bahçeli bir evde oturuyorsun, bize bir köy yumurtası yedirmedin, niye tavuk yetiştirmiyorsun?” dedi. Hiç bilmediğim bir iş! O sırada civciv satan birinden 20 tane civciv aldım, bir kafes yaptırıp banyoda baktım. 6 ay sonra 20 civcivin 15’i horoz çıktı! Ergenlikte horozlar üç tavuğun başına vura vura öldürdüler. İki tane kaldı. Komşulara tavukla takas edelim dedim, birilerine söylemişler, bir “patska”cı (Abhaz lokantası) geldi ve epey iyi para verip aldı horozları, ben de onunla tavuk aldım, kuluçka makineleri aldım, sayıları gittikçe arttı. Bu sistemi de İsviçre’den aldığım birikmiş emeklilik paramla kurdum.

O ara bir televizyondan gelip çekim yaptılar, iki hafta üst üste yayımladılar. UNO (United Nations Organisation) adlı bir kuruluş var burada, programı izleyince benimle görüşmeye geldiler ve karşılıksız malzeme desteği vermek istediler. Bu yaşta Türkiye’den gelip böyle bir işle uğraşmam hoşlarına gitmiş. Ben de listeyi verdim, gerçekten de gönderdiler. Bu malzemelerle daha güzel işler yaptım, geliştirdim. Televizyoncular iki kere daha geldiler. Abhazya’nın bir ucundan diğer ucuna tavuk isteyen bana geliyor, yetiştiremiyorum şimdi.

- Kaç tavuk var?

Şu anda 700-800 tane var. Bir ara üç aylığına Türkiye’ye gittim, o zaman 700 civciv bıraktım, döndüğümde 200 tane kalmıştı, bakamadılar yani.

- Ne gerekiyor özel olarak?

Suyunu, yeminini, ilacını zamanında vereceksin. Üşütmeyeceksin. Türkiye’de veterinerim var, ondan destek alıyorum.

- Nelerle besliyorsunuz?

Balık unu, ayçiçeği küspesi, buğday kepeği, mısır, arpa, yonca; bunların hepsini karıştırıyorum; ufak bir değirmenim var, orada öğütüyorum. Ayrıca dışarıda dolaşıyorlar. Köy tavuğu, köy yumurtası…

“Tavuk isteyen bana geliyor, yetiştiremiyorum”

- Kimler satın alıyor?

Düğün yapanlar, cenazesi olanlar gelip toplu alıyorlar, o tür yemeklerde çiftlik tavuğu ikram etmek istemiyorlar. Normalde Gal’dan, Krosnodar’dan, dışarıdan geliyor. O yüzden herkese “Siz de bu işi yapın” diyorum, yetiştiremiyorum. Son dönemde tavuk yetiştiricilerin sayısı arttı. Ama zor bir iş, kolay değil.

- Bir tavuğun satılabilir hale gelebilmesi için kaç ay gerekiyor?

Altı ay. Bir ara da sülün yetiştirdim, sabah dışarı salıyordum, akşam dönüyorlardı. Bir gün avcılar üzüm bağlarında vurmuşlar, bir de fotoğrafları internette yayımlamışlar!

- Bahçenizde neler yetiştiriyorsunuz?

Bamya var, tohumluk ayırdım. Biber, patlıcan, lahana, karalahana var, kişniş, maydanoz var, marullarım bu dönem bitti.

- Mandalina ağacınız da var (Yeni toplanan mandalinaların kokusu nefis. İkram ettiklerinin yanı sıra sağ olsun torbayla yanımıza da veriyor)…

O çok zaten, saymıyoruz.

- Şimdi neler planlıyorsunuz, bir sonraki gelişimizde sizden hangi ilginç öyküyü dinleyeceğiz acaba?

Tavuk çiftliğini devredip başka bir yere mi gitsem diyorum!

- Bize evinizi açtığınız için Jıneps gazetesi adına çok teşekkür ederiz. Sağlıklı, mutlu günler diliyoruz...