Image
2018 Mart

Kafkas Savaşı, Rusya’nın Düştüğü Bir Tuzaktı*

Avraam Şmuleviç // Çeviri: Uğur Yağanoğlu

Rusya’nın ihtiyacı olan şey denize çıkıştı. Bu, Altın Ordu’nun bir parçası olmaktan çıktıktan sonra (ekonomik kriz ve Altın Ordu’nun çöküşü dolayısıyla) Rusya politikasının hedefi oldu.

Elde iki taarruz yönü vardı: Karadeniz’e doğru ve Baltık Denizi’ne doğru. Aslında o sıralarda Arhangelsk üzerinden Beyaz Deniz’e bir çıkışı vardı. Mangazey vs. gibi başka limanlar da vardı ama asıl liman Arhangelsk idi. Bu liman üzerinden yılda birkaç ay süre ile dış ülkelerle ticaret yapılır; Britanya, Hollanda, İsveç gemileri buraya uğrardı. Bu sayede “Sibirya’nın entegrasyonu” yani fethi ve ticari yayılmacılık süreci işletilirdi. Ama I. Petro Petersburg’u kurduktan sonra Arhangelsk üzerinden dış ülkelerle ticaret yapılmasını yasakladı. Amaç Petersburg limanını çalıştırmaktı. Petersburg bir “ticari kapı” olmak için çok yetersiz durumda idi, çünkü o bölgede ne sanayi ne de tarımsal üretim vardı. Bu tedbir -Arhangelsk üzerinden ticaretin yasaklanması- Sibirya’nın boşalması sonucunu doğurdu. Kuzey Buz Denizi’nin kıyısında bulunan Mangazey ve diğerleri gibi birçok Rus şehri terk edildi. Kısacası bu durum tam bir felaket idi.

Konumuza dönelim.

Korkunç İvan’dan itibaren Rusya denize çıkmaya çabaladı. Üstelik bu atılım aynı anda hem Baltık ve hem de Karadeniz’e doğru olmak üzere iki yönlü idi. Korkunç İvan bu düğümü çözmeye çalıştı. Terek ırmağı üzerinde ilk tahkimat olan Tarki’yi inşa etti, Kabardeylerle ittifak yaptı vs. Aynı zamanda Baltık’a çıkmaya çalıştı, Livonya savaşını başlattı. Daha önce Volga havzasını, Hazar Denizi’ne giden ticari yolu kontrolü altına almış ve Astrahan’ı zapt ederek Hazar Denizi’ne çıkışı garanti altına almıştı. Lakin o tarihlerde İran ticari bir partner olarak eski önemini yitirmişti. Ve bütün bunların neticesi, Rusya devletinin bu hedefe ulaşmaya çalışırken bitap kalıp çökmesi oldu. Fetret ve çöküş dönemi başlamıştı. Rusya yeniden yayılmacılığa I. Petro devrinde başlayabilecekti. I. Petro’nun tahta çıkmasıyla birlikte Rusya İmparatorluğu kendisine asıl devlet hedefi olarak denizlere çıkmayı koymuştu; hem kuzey ve hem de güney denizlerine, Hazar ve Karadeniz’e. 1722 yazında Petro ordusuna ve filosuna son kez kumanda etti. İmparator Hazar’a yönelmişti; Hindistan’a giden yeni bir yol açmayı hayal ediyordu; onu baştan çıkaran şey, ipek, baharat ve Doğu’nun diğer zenginlikleriydi, bunlar Rusya üzerinden Avrupa pazarlarına akacaktı. Rus orduları, Derbent, Bakü ve bir İran eyaleti olan Gilan’ı zapt ettiler. 1723 tarihli anlaşma ile İran bu toprakları Rusya’ya terk etti.

Özellikle Persiya ve Hindistan ve keza İstanbul Boğazı ile Çanakkale Boğazlarının kontrolü fütuhat politikasının temel hedefi idi ve gerçekten de imparatorluk için bir gereklilik arz ediyordu.

Ama buradaki taarruz da başarısızlıkla sonuçlandı. Petro geri çekilmek zorunda kaldı. Sadece Baltık Denizi’ne bir “gedik açılmıştı”. Lakin yukarıda belirttiğim gibi, ekonomik açıdan burası çok da işe yarar bir yer değildi. Güneye bir çıkış “açmak” da mümkün olmamıştı. Petro taarruzu iki yönde yürütmüştü. Birisi Karadeniz yönünde Prut seferi. İkincisi İran’a doğru. Burada Kafkasya’ya takılıp kalmak planlanmamıştı, Kafkas dağlarını fethetmek kimsenin aklından geçmiyordu.

Petro, Hazar sahilini kontrol altına almak istiyordu, Derbent’e sahip olursa Gilan’a (yani Hazar kıyısındaki İran vilayeti) çıkışı mümkün olacaktı. Bundan sonra güneye giden yol her yöne açıktı: Hindistan’a, İran’a. Bu şekilde Rusya Avrupalı sömürgeci büyük devletlere rakip olacaktı. Ama malum olduğu üzere Petro’nun bu seferi başarısızlığa uğradı. Güney yönünde genişleme yeniden 100 yıldan daha az bir süre sonra, Katerina devrinde mümkün olacaktı. Nihayet Rusya Kırım’ı ve bugünkü Ukrayna’nın Karadeniz sahilini, Hacıbey’i (Odesa) ele geçirdi.

Fakat Rusya buranın bir “Türk gölü” olduğunu anlamakta gecikmedi. Güvenli bir ticaret ve siyasi ve askeri bir yayılma için Karadeniz’den Akdeniz’e çıkış yolunu, İstanbul Boğazını kontrol altına almak gerekiyordu. (Daha 19. yüzyılın son çeyreğinde Türkiye ile ilişkilerdeki gerginlik dolayısıyla Türkiye’nin boğazları kapatabileceği yolundaki söylentiler Rusya’nın güneyindeki buğday borsasının çökmesine yol açmıştı. Vladimir Jabotinskiy, “Pyatero”). Yani, İstanbul’u doğrudan kendi kontrolüne almak veya oraya Rusya’ya bağımlı bir hükümdar oturtmak, Osmanlı İmparatorluğunu Rusya’ya bağımlı hale getirmek gerekiyordu. Teorik olarak Rusya’nın önünde coğrafi haritadan da görülebileceği gibi alternatif üç saldırı yolu vardı. Eski Rus masallarındaki gibi, üç yol kavşağındaki yazılı taşa bakarak birini seçeceksin.

Birincisi; direkt çıkarma, İstanbul’a doğrudan taarruz. Bunun fiziki olarak gerçekleştirilmesi mümkün olmayan bir hedef olduğu açıktır. Britanya ordusu bile I. Dünya Savaşında bunun altından kalkamamıştı.

Bundan başka karadan muhtemel iki saldırı güzergâhı daha vardı: sağdan ve soldan. Veya Tuna prenslikleri, Balkanlar, Yunanistan, Romanya, yani Rusya’nın potansiyel müttefiki ve Türkiye’ye düşman olan Hıristiyan halklarla meskûn ovalık arazi üzerinden. Besarabya’nın 19. yüzyıl başında Rusya İmparatorluğunun bir parçası haline geldiğini, Yunanistan’ın yirmili yıllardaki Yunan isyanından sonra 19. yüzyılın yirmili yıllarında bağımsızlığını kazandığını hatırlatalım.

İkinci yol Güney Kafkasya‘dan günümüz Gürcistan’ı, Azerbaycan, Kars yani günümüzdeki Türkiye’ye ait olup da coğrafi olarak Kafkasya’nın bir parçası addedilen topraklar üzerinden, Doğu Anadolu dağları, tüm Anadolu yarımadası ve nihayet İstanbul. Bu güzergâh çetin bir araziden geçiyordu, Kürtlerin ve Orta Anadolu’daki Türk aşiretlerinin direncini kırmak gerekecekti, uzun bir yol olacaktı ve kanımca gerçekçi değildi. Aynı şekilde Kafkas savaşı gibi bir yüzyıl veya belki daha da uzun sürecekti. Bu senaryonun gerçekleştirilebildiğini varsaysak bile Kuzey Kafkasya’yı fethetmek hiç de bir gereklilik değildi, rahatlıkla burası geride bırakılabilirdi. Kuzey Kafkas halkları; ne Çerkesler, ne Çeçenler, ne de diğerleri her halde Rusya’yı istila etmeye kalkışmayacaklardı. Üstelik Kabardey’in birkaç yüzyıldır Rusya’nın müttefiki olduğunu da unutmayalım. Petro’nun planını uygulamak, sadece Hazar Denizi’nin sahil hattını, daha sonra Gürcistan’ı ve Azerbaycan hanlıklarını kontrol altına almak gerekiyordu. Hatta buraları fethetmek, imparatorluğun idari bir parçası yapmak da gerekmiyordu. Tam tersine bunlarla müttefik olunabilir ve hatta Türkiye’ye saldırıda destekleri alınabilirdi. Ama bu yol, tekrarlıyorum çok çetin ve gerçekçi değildi.

Şayet Rusya bu yolu tutsaydı, Orta Anadolu’da gene en az 100 yıllığına batağa saplanırdı. En iyisi batı yönünde, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan üzerinden yürümekti, hatta Gürcistan’a dokunmadan, onu bağımsızlığından etmeden. Gürcistan’la yapılan anlaşma zaten bunu öngörüyordu. Rusya bunu ihlal etti.

Bu şekilde davranılsaydı; Kuzey Kafkasya halkının, Gürcistan’ın ve Azerbaycan hanlıklarının Bab-ı Aliye düşman olacakları, sınırda onunla savaşacakları ve askeri gücünün bir kısmını orada meşgul edecekleri bir ortam kolaylıkla yaratılabilirdi. Böyle yapmak yerine Rusya tuttu tam da Kuzey Kafkasya’ya saldırdı, önce uzun bir savaştan sonra müttefiki Kabardey’i ortadan kaldırdı ve ardından da Çeçenistan, Dağıstan ve Çerkesya’nın dağlarında on yıllar boyunca takılıp kaldı. Ancak Kafkasya’yı nihai olarak itaat altına aldıktan sonradır ki Rusya fütuhatını yeniden canlandırabildi ve batı yönünde Türkiye üzerine yürümeye başladı, ama geç kalmıştı. Saldırıya geçebileceği bir istikamet daha vardı, Kuzey Kafkasya’da batağa saplanmasa ve geç kalmasaydı: Hindistan, İran vs. yönünde yayılmak. Bu istikamette Rusya ancak I. Dünya Savaşı sırasında, o da birkaç aylığına, ilerleyerek Fırat’a ulaşabildi, on yıllar sonra da Afganistan’a bir hamle yapacaktı. Doğu’ya, Orta Asya ve daha öteye İran ve Hindistan yönünde başarılı bir yayılma ancak “Kafkasya’nın itaat altına alınmasından” sonra başlamıştır. Kokand Hanlığı ve Buhara Emirliğiyle yapılan savaşın tarihi 1864-1868’dir. Rusya ancak 1889 yılında günümüzdeki Tacik-Afgan sınırına, Kuşka’ya çıktı, yani Hindistan’a sağlamca yerleşmiş olan Britanya İmparatorluğunun arazisine ulaştı. Eğer Rusya bu atılımı 19. yüzyıl başlarında yapmış olsaydı, bugün Kuzey Hindistan ve Pakistan olarak adlandırılan 19. yüzyıl sonunun Britanya Hindistanına ve Pers körfezine Britanya’dan önce çıkabilirdi. Aslında böyle bir plan vardı: Fransız ve Rus ordularının Hindistan’a yürümesi. I. Pavel ile müttefik olan Napolyon bunu bizzat kendi eliyle hazırlamıştı. Bukayev Orda’sının teşkilatlandırılması vs. gibi askeri ve lojistik hazırlıklar yapılıyordu. Ama Pavel İngiliz istihbaratı tarafından öldürtüldü ve her şey iptal edildi. Ama tabi bu başka bir hikâye.

Velhasıl, imparatorluk yayılmacılığı ve ekonomik gelişim açısından Kuzey Kafkasya’nın fethi kesinlikle bir gereklilik değildi. Savaş, Rusya’nın yayılmasını 100 yıl geciktirdi. Kafkasya Savaşı Rusya’nın askerlikte ilerlemesini de yavaşlattı. Kafkasya’daki savaş sahnesi tamamen benzersiz olduğu için, Rus ordusu burada elde ettiği becerileri başka hiçbir yerde kullanma imkânı bulamadı. Bu, engebeli bir arazide hareketli küçük müfrezeler halinde hareket eden bir düşmanla yaşanan bir savaştı, üstelik bu düşmanın ne topçusu, ne de tahkimat inşa etmek için modern teknolojisi vardı. Dolayısıyla ne Rus topçusunda ne de modern ordularla savaşta işe yarayacak askeri taktik sanatında kayda değer bir ilerleme kaydedildi. Kafkas Savaşının bitim yılının, makineli tüfeklerin ve denizaltıların ilk defa savaş ortamında kullanıldığı yıl olduğunu hatırlatmak isterim. Piyade tüfeklerinin gelişimi bile duraklamıştı, piyade tüfekleri dağlıların tüfeklerinin gerisinde kalmaya başlamıştı. “Kafkasya’yı fetheden, Sivastopol’de alınan dersten sonra oradaki birliklere dağıtılan yivli tüfeklerdir. Kırklı yıllarda silahlarımız felaket kötü idi. Bunlar kaval namlulu çakmaklı silahlardı, 100 adımdan öteye etkisi sıfıra yakındı, oysa dağlıların yivli tüfekleri iki misli daha uzağa atıyordu. Daha sonraları tabur başına birkaç yivli çifte verildi. Oysa tüm orduyu bu silahla donatmak gerekirdi, o zaman Kafkas Savaşı sona ererdi. Karşılarındaki vahşilerinkiyle kıyaslanamayacak derecede kötü silahlandırılmış dünyanın en iyi ordusunun askerleri acınacak durumdaydılar!”. (Belgard V.A. Valerian Aleksandroviç Belgard’ın otobiyografik anıları-Russkaya Starina. Cilt XCVII 1899. 2 baskı. Şubat. S. 413).

Filonun gelişimi de yavaşlamıştı. On yıllar boyunca Karadeniz filosunun rakibi Çerkeslerin ilkel tekneleriydi, hatta savaşın başında Rus gemilerine saldırmayı bile denediler, tabi ki sonuç alamadılar. Daha sonra filonun görevi yalnızca hareketli küçük teknelere karşı sahilin ablukaya alınması ve sahile çıkarma yapan birliklere ateş desteği sağlamaktı, oysa düşmanın topçusu bile yoktu. Yani filonun gelişmesini tahrik edecek bir ortam yoktu. Ve nihayet Kafkas Savaşının son etabında, on yıllar boyunca savaş anlamında Rusya’nın en aktif filosu olmuş olan Karadeniz filosu modern bir filo ile karşı karşıya geldiğinde (Kırım Savaşında), Rus gemilerinin ancak batırıldıkları zaman işe yaradığı görüldü (Sivastopol koyuna müttefik gemilerinin girmesini önlemek amacıyla Rusların kendi gemilerini koyun içinde batırmaları kast ediliyor-ç.n.). Askeri bir süper güç olmanın ön şartı, güçlü ve modern bir orduya sahip bir düşmana-gerçek veya potansiyel-sahip olmaktır. Kendi ordunu onunkinin seviyesine getirmen ve onu geçmeye çalışman gerekir. Böyle bir durumla mesela Rusya’nın imparatorluk olma sürecinde yaşanan Kuzey Savaşları sırasında karşılaşılmıştı. Petro İsveçlilerin kendisi için öğretmen olduklarını söylüyordu, çünkü İsveç’in profesyonel krallık ordusu taklit etmek için iyi bir örnekti. Hatta o kadar ki, XVIII. yüzyılın ilk on yıllarında Rus kumandanlar İsveçli esirleri askerleri eğitmekle görevlendiriyorlardı. (Kurkin İgor. Severnaya Voina-PostNauka, 20 Mart 2016 //https://postnauka.ru/video/61508).

Ayrıca Kafkas Savaşının ekonomiye maliyetinin de altını çizmek gerekir. Kafkas Savaşının tırmanışı (Yermolov tarafından) 1812 yılındaki Napolyon savaşının sebep olduğu olağanüstü bir ekonomik durum arka planında başladı. Yüzyıllık Kafkas Savaşı Rusya’ya çok pahalıya mal oldu.

O tarihte kont payesiyle Savaş Bakanı olan Dmitriy Alekseeviç Milyutin anılarında şöyle yazar; “Savaşın son yıllarında Kafkasya’da muazzam bir kuvvet bulundurmak zorundaydık: Piyade sınıfında 172 nizamiye taburu, 13 tabur ve 7 sotnya (yüz kişilik birlik-ç.n) başıbozuk; süvari sınıfından 20 bölük dragun (hafif süvari-ç.n),

başıbozuklardan 52 alay, 5 bölük ve 13 sotnya, 242 sahra topu. Bu ordunun iaşesi için gerekli olan yıllık harcama 30 milyon rubleyi buluyordu”. Savaşın sonunda Kafkasya’daki Rus ordusunun mevcudu 300 bin kişiyi buluyordu, yıllık zayiat 30 bin kişi idi. Devletin yıllık gelirinin altıda biri savaş harcamalarına gidiyordu. (Milyutin D.A. Vospominaniya. 1856-1860. M.,2004. C.198).

Nihai olarak işgal edildikten sonra da Kafkasya imparatorluk ekonomisi için bir yük olmaya devam etti. Kafkas Savaşının sona ermesinden hemen sonra devlet bu bölgenin ihtiyacı için 44.560.000 ruble tahsis etti, gelir olarak elde edilen miktar ise yalnızca 15.400.000 ruble idi. (Fadayev R.A. Kavkazskaya voina.-M.,2003). Kafkasya, imparatorluğun ta sonuna kadar zarar eden bir bölge olmaya devam etti.

Birçok açıdan Rusya Kafkasya’da General Yermolov yüzünden batağa saplandı, yayılmayı Kafkas dağlarının derinliklerine yönlendiren ve başka istikametlere de yayacak olan strateji değişikliğinin fikir babası ve uygulayıcısı bizzat o oldu.

Aleksandr Sergeeviç Puşkin kardeşine yazdığı mektupta da Yermolov’dan büyük bir heyecanla şöyle bahsediyordu: “Yermolov orayı kendi ismi ve hayırlı dehasıyla doldurdu. Vahşi Çerkesler ürkmüş, eski pervasızlıkları kayboluyor. Yollar günden güne daha güvenli oluyor, çok sayıdaki kervan için artık konvoya gerek kalmıyor. Bugüne kadar Rusya’ya kayda değer bir fayda getirmemiş olan bu fethedilmiş ülkenin, kısa süre içinde güvenli ticaret vasıtasıyla bizi Perslerle yakınlaştıracağına ve gelecek savaşlarda önümüze bir engel olarak çıkmayacağını ummak lazım. Ve belki de Napolyon’un akla aykırı gibi görünen Hindistan’ı fetih planı gerçek olur”. (A.S. Puşkin’in kardeşi L.S. Puşkin’e yazdığı mektuptan. 24 Eylül 1820)… Konvoyların ancak elli yıl sonra “gereksiz hale” geldiğini söylemeye gerek yok, savaş daha yarım asır süreyle devam edecekti

Yermolov’un politikası umulanın tam aksi sonucu doğurdu. Rus İmparatorluğu Kafkasya’da yarım asır süreyle batağa saplandı ve iflah olmaz bir şekilde hem imparatorluklar arası yarışta hem de askeri gelişim alanında geri kaldı.

*Avraam Şmuleviç’in yazmakta olduğu “Krasnaya Polyana’nın Kanı. Çerkeslerin Rusya İmparatorluğu Tarafından Soykırıma Uğratılmasının Tarihi” adlı kitaptan alınmıştır.