Image
2018 Ocak

K’ube Şaban–Halkının Sesiydi*

Şhaplhekhue Ğuç’ıps. İlk gençlik yıllarımdan beri K’ube Şaban’ın önce adı, daha sonra yaşamı ve çalışmaları sanki gölge gibi hayatımı izliyor.

Şhaplhekhue Ğuç’ıps

Şhaplhı Yusuf oğlu Şhaplhekhue Ğuç’ıps, 3 Ocak 1943 tarihinde şimdiki Adigey Cumhuriyeti’nin Téwuçüej ilçesi Pç’ıhalıkhuaye köyünde doğdu. 1950 yılında girdiği köy ilkokulunu bitirdikten sonra 1960 yılında Adige Müzik Okuluna girdi. İkinci sınıftan sonra askerlik görevi için orduya çağrıldı. Askerlik sonrası 1965 yılında Müzik Okulundaki eğitimine kaldığı yerden devam etti.

1967’de lise düzeyinde aldığı müzik eğitimi ile Şewcen ilçesinin Şewcenhable köyündeki kreş ve anaokuluna öğretmen olarak atandı. Aynı zamanda bu köyde bulunan ilçe kültür evini de yönetti.

Burada dört yıl süre ile görev yaptıktan sonra baraj gölü altında kalan köylerde yaşayan halk için kurulan Adige Khale (Adigeysk) kentindeki Kültür Evi yöneticiliğine getirildi.

1972’de sözlü Adige Halk Kültürü (halkbilimi, folklor) ile ilgili araştırmalar yapmak üzere Maykop’ta açılan Bölge Kültür Evi yöneticiliğine getirildi. Aynı yıl Adige Öğretmen Enstitüsünü de bitirdi.

1986 yılında Gürcistan’da Şota Rustaveli Enstitüsünde yüksek lisans çalışmalarına başladı ve 1988 yılında “Sovyet dönemiyle ortaya çıkan Adige söylencelerinden bir janr olarak ulusal Adige şarkıları” konulu tezini savunup kabul ettirerek filoloji bilimleri kandidatı oldu.

1990’dan beri Adigey Cumhuriyeti Ç’eraşe Témbot Sosyal Bilimler Araştırma Enstitüsü Folklor (halk bilimi) Bölümünde araştırmacı olarak çalışmaktadır.

Adigey Cumhuriyeti’nin de üyesi olduğu Rusya Federasyonu sınırları içinde Adige nüfus barındıran çeşitli bölgelerde 40 yıla yakın süredir sözlü kültür ürünleri derleme, araştırma çalışmalarına katılmakta olup bu derleme-araştırma gruplarının birçoğuna başkanlık etmiştir. 1998 yılında bu amaçla Türkiye’ye gönderilen derleme-araştırma grubunun da başkanlığını yapmıştır.

Asıl ilgi alanı artık Adige dilinden duyulmaz, Adigelerin kulağına ulaşmaz hale gelen Adige eski halk şarkılarının derlenmesi, araştırılması, incelenmesi, öğrenilmesi, öğretilmesi, bu yolla yeni kuşaklara aktarılması çalışmalarıdır. Bu alanda yaptığı irili ufaklı 40’a yakın çalışması vardır. Bunlardan bazıları Maykop, Nalçik, Tiflis, Magas kentlerinde basılmıştır.

Wuşşıy Ç’ışıkhu, K’ube Şaban, Hamtexhu Ayub, K’uay Zefes gibi Adige halk söylencelerini güçlü belleklerinde koruyabilmiş eşsiz sözlü kültür anlatıcı ve aktarıcılarından derlediği yakut-elmas değerindeki sözlü kültür ürünlerini içeren yayına hazır çeşitli kitapları yanında Adige tarihine ışık tutan 113 eski Adige kahramanlık şarkısından oluşan bir kitabı da yayın olanağı beklemektedir.

Nart Destanlarının yakut-elmas değerindeki örneklerini içeren üç ve aynı şekilde Nart şarkı ve müziklerini içeren bir kitabı da şimdilerde yayına hazırlamaktadır.

Şhaplhekhue Ğuç’ıps, bu çalışmalarının takdir edildiğini gösteren birçok ödüle de layık görülmüştür.


***

Şhaplhekhue Ğuç’ıps

İlk gençlik yıllarımdan beri K’ube Şaban’ın önce adı, daha sonra yaşamı ve çalışmaları sanki gölge gibi hayatımı izliyor.

Küçüklüğümden beri şarkı söylemeyi severdim. Şarkı yarışmalarına katılmaya başladığımda Pçıhal’ıkhuaye köyü ilkokulunda öğrenciydim. İlçe hatta ülke düzeyinde de dereceler almıştım. Komşumuz usta mızıkacı Xhut Şılexhan, beni şarkı söylemeye hep özendirirdi. O kadar ki, köyümden uzakta bir yerlere şarkı yarışmalarına gideceğim zaman, başkalarına heveslenmeyeyim diye, bana harçlık bile verirdi.

Aile büyüğümüz rahmetli Şhaplhekhue Hise (İsa) de, pek belli etmemeye çalışsa da, şarkı söylemeye hevesli olmama sevinir, uzaktan da olsa izler, gözetirdi. Hise Maykop’tan köye geldiğinde Şılexhan’ın mızıkası eşliğinde bana şarkılar söyletirlerdi. Bazen Hise, söylediğim şarkının sahibini (yazarını, bestekârını) bilip bilmediğimi sorardı. O zamanlar “Pilot”, “Şaxhuem yiwered / At çobanının şarkısı”, “Lejek’ue wered / Emekçi şarkısı”, “Çepaye’nin şarkısı”, “Melexhue wered / Çoban şarkısı” gibi şarkılar söylerdim ama sahiplerini pek bilmezdim. Bilemediğimde kendisi söylerdi: “Kardeşim, bu şarkıların sahibi K’ube Şaban’dır, sakın unutma!” derdi. Böylece, halkın manevi kültürünün büyük hizmetkârı olduğunu sonradan öğrendiğim Ku’be Şaban’ın adını ilk kez o yıllarda duymuş oldum.

Dıxhu Ayteç, Xhut Téwuçüej, Şhaptzejjıkhue kardeşler Tıwtıw ve Yusuf, Dıxhu Hacmet, Lhexhetıkhue İbrahim vb gibi mahallemizin yaşlıları, evimizde sık sık toplanır, masallar, mitoloji ve kahramanlık öyküleri anlatır, şarkılar söylerlerdi. Benim en çok özlemle beklediğim bölüm ise, anlatıcıların yarıştıkları, atıştıkları bölümdü. Birinin anlattığını, bütün dinleyenler “ince elekten” geçirir, büyük tartışmalar yaşanırdı. Anlatı, adeta birer “kirpik kılı” gibi zerrelerine ayrılır, analizler yapılır, tartışılıp değerlendirilirdi. Doğal olarak herkes kendi doğrusunu savunurdu; kimse geri adım atmak, ödün vermek istemezdi. Hatta ortak bir noktada buluşamayıp birbirlerine kırgın olarak aydıldıkları bile olurdu. Halkın manevi kültür ürünlerinin yüzyıllar boyunca kaybolmadan kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan kurumlarımız işte o tür haç’eşler, o tür anlatma, uygulama, tartışma, değerlendirme ortamlarıydı. Bu ortamlar aynı zamanda, manevi kültür ürünlerimizin özgün biçimiyle belleklere kaydedilip edilmediğinin, eksiksiz anlatılıp anlatılmadığının sınandığı, denetlendiği sınav yerleri gibiydi.

Maykop’tan köye gelmiş olan Hise, öyle bir uzun kış gecesi sohpetinin yapıldığı sırada bize geldi. Hise öylesi gruplarda ilginç öyküler, güzel memleket haberleri anlatabiliyor, dinletmesini de biliyordu.

1953 yılının uzun kış gecelerinden biriydi. Sohpet sırasında içlerinden biri, Moskova’daki ünlü GİTİS’te (Yüksek Tiyatro Okulu) ilk Adıge stüdyosunun açılış öyküsünü sordu.

GİTİS’te ilk Adıge stüdyosunun hazırlık öyküsünü Hise hiç sıkılmadan, çok da güzel anlatıyordu; daha önce de dinlemiştim. Ama bu akşam K’ube Şaban adı, çocuk belleğime unutulmayacak biçimde kazınmış oldu. Hise stüdyodaki eğitim düzenini anlattı, orada birlikte okuduğu arkadaşlarından söz etti; cepheye gidenleri, sağ-salim dönenleri, şimdi kimlerin nerelerde neler yaptığını uzun uzun anlattı. Ama en çok ve övgüyle söz ettiği kişi de, o stüdyoda öğrentmenlik yapmış olan K’ube Şaban’dı. Ne denli iyi yetişmiş, derin bilgi ve engin bir gönül zenginliğine sahip bilge bir insan olduğunu, şefkat ve merhametini, öğrencilerine nasıl babacan, sevecen davrandığını, onların yurtseverlik duygularını, ulusal bilinçlerini nasıl bilemeye çalıştığını; profesyonel ulusal dramatürjiye ilk temel adımlarını attıracak olan gençlere, çok önemli ve ağır bir görev ve sorumluluk altına girdiklerini anımsatıp, adeta benliklerine kazırcasına nasıl sıklıkla ve sıkıca öğütlediğini anlattı. GİTİS’te okuyan Adıge gençlerinden bir şarkı-müzik grubu oluşturduğunu, onlara kendi yazdığı şarkılarla birlikte eski halk şarkılarını da söylettiğini açıkladı. Grubun Rostov, Krasnodar, Moskova gibi önemli merkezlerde konserler verdiğini de eklemeyi ihmal etmedi. Konserlerine icra dilini bilmedikleri halde insanların büyük bir ilgi ve merakla kalabalıklar halinde geldiğini de belirtti. K’ube Şaban’ın solist olarak okuduğu, koronun eşlik ettiği eski Adıge halk şarkılarından Rostov’da plak yaptıklarını da ekledi. K’ube Şaban hakkında onca övgülü, sitayişkâr, güzel sözler söyledikten sonra sözünü şöyle tamamladı: “Onca güzel işler yapan birinin Almanlarla birlik olup ülkeyi terkettiği ileri sürülerek, devlet yöneticileri tarafından, Adıge Halk Şarkıları Korosunun bundan sonra K’ube Şaban şarkılarını söylemesi yasaklandı.”

O yıllarda Hise Adıge Halk Müzikleri Topluluğunda birkaç yıl süreyle yönetici olarak görev yaptıktan sonra ayrılmıştı. Bununla birlikte, dağıtılıncaya kadar, uzaktan ve dolaylı da olsa grupla ilişkisini sürdürüyor, özendirmeye, rehberlik etmeye, bir biçimde yönlendirmeye çalışıyor, görüş ve önerileri de kabul görüyordu. “Böyle bir sanat topluluğu dışında Adıge adını dünya genelinde duyurabilecek, onun güzelliklerini gösterebilecek bir başka şey yoktur” diyor, onunla onur ve gurur duyuyordu.

Haç’eşi birkaç dakika süre ile derin bir sessizlik kapladı; “sinek ıslığı duyulur” dedikleri türden derin mi derin bir sessizlikti. Oturanlar kısa süre sonra kendilerine gelip toparlandılar ama artık önceki konuyu sürdürmekten çekindikleri açıkça seziliyordu. Duyduklarım, düşüncelerimi alt-üst etmişti. Almanlarla birlik olup ülkesini terkeden biri için Hise’nin bu denli övgü dolu, stayişkar sözler sarfedebilmiş olması karşısında donup kalmıştım. “Almanlarla birlik olup ülkeyi terketti…”, “Almanlarla birlik olup ülkeyi terketti…” sözleri kulağımdan, beynimden çıkmıyor, başka bir söz ve düşünceye yer bırakmıyordu.

Haç’eş ahalisi, ancak Hise ayrıldıktan sonra tekrar konu hakkında açıkça konuşmaya cür’et edebildi. Biri Şaban’ı eleştirip suçluyor, diğeri savunup aklamaya çalışıyordu. Adamcağızın Texhutamıkhuay köyünde yaşananlara isteği dışında katılmak zorunda kaldığını ileri süren de oldu. Verilen kararın doğru ve yerinde olduğunu savunan Lhexhetıkhue Hazret de sözlerini temellendirmeye çalıştı. Köylüm olan Lhexhetıkhue Hazret-in neden böyle sert, keskin, öfkeli konuştuğunu, ancak yıllar sonra Afeş’ıj Tırkubiy, Hazret-in ikinci dünya savaşına katıldığını, orada gösterdiği kahramanlıkları, başarıları anlatınca anlayabildim.

Aradan yıllar geçti. Bir gün aile büyüğümüz Hise, Moskova’dan bir haber getirdi; K’ube Şaban, kendisine yüklenen suçlamalardan aklanmış ve ülkeye geri dönme hakkı tanınmıştı. Ne var ki, haberi anlattıktan sonra anımsayabildiğim kadarıyla konuyla ilgili olarak üzüntü duyduğu bir hususu da eklemişti, o da şuydu; K’ube’nin anavatınına dönebilmesi için eline geçmesi gereken belgeler bir türlü hazırlanıp gönderilemiyordu.

Aradan uzun yıllar geçti, 1967 yılında Adıge Müzik Okulu’nu bitirdim ve Şewcenhable köyünde göreve başladım.

İlk görev yerim olan bu köyden çok hoşnut olarak ayrıldım, orada geçirdiğim zaman da benim için çok değerliydi. Çalışma hayatımın ufuk açıcı ilk adımlarını orata attım, öğütleri, örneklikleriyle bana yol gösterdiler. Köyün ileri gelen büyükleri bana annelik, babalık yaptı. Çok dost ve arkadaş edindim, ilçe yöneticilerinden de yakın ilgi gördüm. Açümıjj Kuşuk, Awulhe Hasan, Taze Lhewstenbiy, Temzekhue Aliy, ‘Aşhamefe Aslan, T’at’ıjj Khazbeç, Zefes Gueşlhap’ gibi değerli, eşsiz insanlar bilincimde silinmez derin izler bıraktılar. Üstün bilgelikleriyle anıları bugün bile belleğimde taptazedir.

Bir sabah işe geldiğimde, Kültür Evi’ne adımımı atar atmaz, daha önce hiç duymadığım bir Adıge Şarkısı değdi kulağıma. Ses Kazbek’in odasından geliyordu. Duyduğum melodiler, beni doğruca sesin geldiği yere çekip götürdü. Kazbek’ten bir kez daha çaldırmasını rica ederek şarkıyı birkaç kez dinledim. Söz ve melodinin uyumu insanın damarlarında sımsıcak bir hoşluk duygusu bırakıyordu. Şarkının, yaşamı boyunca bir şeylere özlem duymuş bir yürekten geldiği seziliyordu. Belli ki, şarkıyı üreten yürek, çok acı çekmiş, çok darbe yemişti, sanki şarkı, artık bir daha hiç ulaşamayacağı bir özlemin ağıtıydı.

Şarkı çok ama çok çok hoşuma gitmişti. Yazarını, bestekârını bilip bilmediğini sordum. Kazbek’in dediğine göre şarkı K’ube Şaban’a aitti. Kueblı Boris, Amerika’dan gelirken getirmişti. Konuk onuruna yapılan saygı toplantısında söylenirken Kazbek teype kaydetmişti. O zamanlar Şewcenhable’de hemen her sevinçli toplantıya davet edilen, “profesyonel bir sanat grubu” dense yeri olan değerli bir grup vardı. Grupta Kueblı Bayzet (Bay), Alıberd (Hat’aşıkhue) Remezan, Taze Lhewstenbiy ve usta bir şarkıcı olan ‘Aşhamefe Aslan gibi çok değerli yetenekler vardı. Kendi Kueblı ailesi de hazır bir orkestra gibiydi, iyi bir solist de aratmazlardı. Zaten teype kaydedilen şarkıyı çalıp söyleyenler de, onu K’ube’nin ülkesine bir güvercin gibi salıp bırakanlar da onlardı. Ben de piyanoda çalarak şarkıyı öğrendim. Ama K’ube’nin şarkısı olduğu için, onu açıkça ortaya çıkaramayacağımı, her yerde söyleyemeyeceğimi bildiğimden, sözlerini pek öğrenmeye çalışmamıştım.

Şewcenhable’den Adıge Khale (Adıgeysk) kentindeki Kültür Sarayı Müdürlüğüne atandım. Daha sonra da Ülke Halk Sanat Evi müdürü olarak görev yapmak üzere 1972 yılında Maykop’a getirdiler.

Bir gece geç denebilecek bir saatte Kabardey’de tanınmış bir bilim insanı olan Nalo Zawur telefon etti. Sözlü kültür derlemeleri için Adıgey’e geldiklerini, birkaç gündür buralarda olduklarını ama pek de umdukları gibi bir şeyler bulamadıklarını anlattı. Kalan son gününün boş geçmemesi için rehberlik edecek birini sorduğunda, şayet bilge anlatıcılara ulaşmak istiyorsa “benden (Ş.Ğ) daha iyisini bulamayacaklarını” söylemişler kendisine. Ben de öylesine ünlü bir biliminsanıyla birlikte çalışabilme fırsatı bulacağım için çok sevindim.

Ertesi sabah sığır sürme zamanı, çok sevdiğim, çok sayıda kültür aktarıcısını, müzisyenini, icracısını tanıdığım, Lhetserıkhue Kim’in de yetiştiği Pseytuk köyüne girdik. Kim’in ağabeyi Harun ile Zawur’u tanıştırdım ve izinde olduğumuz konuyu kendisine anlattım. Kueblı Minfet, Tırkuaw Ayub, Tırkuaw Mahmud, Kueblı Çerim, Xhuşt Şaban, Axecague Biram ve daha pek çok sanatçı, neredeyse “köy mü patladı yahu!?” dedirtircesine Lhetserıkhue’lere akın etti.

Avluda şarkılar çınlıyordu. Sıradaki şarkıyı söylemeye başladılar. Baktım ki, o benim bayıldığım K’ube Şaban şarkısı ama sözlerini değiştirmişler; köyün emekçilerinin pirince gidip çalışmaları, fedakârlıkları, başarıları, köyleri Pseytuk’a duydukları sevgi, çevrenin, doğanın, dünyanın güzellikleri anlatılıyordu şarkıda.

Şarkıyı, köyün ajitasyon grubundakiler söylüyordu. Şewcenhable’de beni büyüleyen şarkının sıcaklığı, gönül okşayıcılığı, ondan insanın içine sızan ışık, nur aynen Pseytuk’da duyduğum şarkıda da vardı. Farklı sözlerle söylenmesine karşın, kendi Şaban’ın doğup büyüdüğü toprağa duyduğu bağlılık, sevgi, özlem, melodide hiç azalmıyordu. İlginç bir şekilde orada farkettim ki, insanın düşüncelerini yansıtan sözlere, doğrudan şarkının bestesi de esin kaynağı olabiliyormuş.

Şarkıyı nerede, nasıl bulduklarını merakla sordum. “Ç’emguye’den gelen gençler, Penexes’teki eğlencede söylemişlerdi, onlardan duyduk, çok beğendik. Sözlerini tam yakalayamadığımız için biz de başka sözler uydurduk” dediler.

Maykop’a döndüğümde Adıge Özerk Bölgesi’nin ellinci yılı kutlanıyordu. Bu vesileyle çeşitli yarışmalar da düzenlenmişti. Yazarlar, şairler, besteciler, ressamlar bu büyük ellinci yıl mutluluğunun kendilerinde uyandırdığı duyguları ifade eden eserlerle yarışmalara katılacaklardı. Değerlendirme jürilerinde görev yapacak üyeler de yönetim tarafından resmen belirlenmişti. Şarkıları değerlendirecek jürilerde Ç’eraşe Témbot, Axecague Şaban, Xeşx Yindar, Kuşü Asiyet, onların dışında parti örgütünden, partinin gençlik örgütünden, sendikadan, radyodan temsilciler de vardı. Görevim gereği ben de jüri başkanıydım. Birkaç yıldır yeni şarkılar incelenmemiş, radyo repertuarına alınmamış olduğundan, dinlememiz için getirilen şarkıların sayısı bir hayli fazlaydı. Yorulsak da belli etmemeye çalışarak, sıradaki şarkıları büyük bir sabırla dinliyor, müzakere ediyor, değerlendiriyor, yorumlar da yapıyorduk.

Biraz ara versek fena olmazdı gibisinden söylentiler duyulmaya başladığı sırada moderatör, kalan tek şarkıyı da dinlememezi rica etti. Şarkının sahibi olduğu söylenen kişi de oradaydı. Hepimiz ağız birliği ederek, işin sonuna gelmiş olmanın verdiği sevinci de gizleyemeden “tabi tabii, dinleyelim” dedik.

Şarkı başladı. Herkes büyük bir dikkatle ve şarkıyı çok beğendiklerini de gizleyemeden dinliyordu. Ben şarkıyı hemen tanımıştım; daha önce Şewcenhable’de dinlediğim, K’ube Şaban’ın “Benim Şarkım” adlı şarkısından başkası değildi. Ama şimdi önümde başka bir sorun vardı; jüridekilerden biri şarkının onu yarışmaya getiren kişiye ait olmadığını farkedip ifade etmezse, bu ünlü kişiye ben “Hayır, bu şarkı senin değil” nasıl diyebilirdim?!

Şarkı bitti. Kısa bir süre sessizlik oldu. İlk sözü Témbot aldı; “Bu, yemeğin üstüne tatlı gibi geldi, iyi bir şarkı” dedi. Gruptan, Témbot’a katıldıklarını belirten sesler duyuldu. Bilmemeleri yüzünden, şarkının, sahibi olmayan birine ait olarak tescil edilmek üzere olduğunu görüyordum. Ama üzüntümün nedeni yalnızca bu değildi; “besteci” olarak şarkıyı yarışmaya getiren kişinin, bu konudaki kuralları bilmiyor olması yüzünden uğrayabileceği zarar, kazanabileceği ayıp da beni en az şarkının başkasına ait olarak tescil edilmesi kadar üzüyordu. İşin aslını Pseytuk’daki sanatçılar bilmiyor olsa bile Şewcen ilçesinde yaşayanların pek çoğu biliyordu. Radyoda bir kez bile yayınlanması yeterliydi; bestekâr Tamzekhue Aliy ile Taze Lhewstenbiy, kimseye bırakmadan, doğruluk, dürüstlük adına yollara düşer, her yere ulaşır, şarkının gerçek sahibini faş ederlerdi. Şarkıyı kendisininmiş gibi yayınlatan da büyük bir utanç ve ayıp kazandığı gibi, resmen cezai sorumluluk altına da girebilirdi.

Yüreğimi daraltan, kafamda çarpışan kaygılar içinde, son derece nazik bir şekilde, özene bezene, sözcükleri dikkatle seçerek, sesimi iyice yumuşatarak “bestekâra” sordum; “bu şarkının makamı size başka bir şarkının makamını anımsatmıyor mu acaba?”

“Yok artık! Benim olmadığı halde çalıp getirdiğimi mi söylemek istiyorsun?” diyerek sert bir şekilde cevap verdi.

“Ben tam olarak öyle söyleyemedim ama siz böyle diyerek konuyu açtınız. Bu şarkının sahibini de Adıge Ülkesine nasıl girip nerelerde çalınıp söylendiğini de bilen pek çok insan var. Görevim gereği, ben de bunu bilmemezlik edemem. O yüzden size sorma gereği duydum” diyerek karşılık verdim.

Muhatabım birden ayağa fırladı, öfkeli bir şekilde salonu terketti.

Olup bitenle ilgili kimse bir şey sormadı. Şarkıyı da kabul ve tescil ettiklerimiz arasına almadık.

Toplantı sona erdi. Çıkınca baktım ki, “bestekâr” beni bekliyor. Yanıma yaklaştı; söylediklerimi başka şekilde söylemem gerektiğini söyledi. Elimden geldiğince kendisini korumak amacıyla ölçülü bir soru sormaya çalıştığımı anımsattım, kendisinin niçin böyle davrandığını da sormadım ama kendisini ne büyük bir ayıp ve cezadan kurtarmış olduğumu açıklamakla yetindim.

Aradan bir hayli zaman geçti. Bir gün Özerk Bögle Yönetim binasına gittim. Merdivenlerden çıkarken “Ne olurdu o şarkı radyoda çalınsa, sen ne kaybederdin!?” diye bağıran öfkeli bir kadın sesi duydum. Başımı kaldırıp baktım ki, çok iyi tanıdığım bir kadın; şarkıyı Şewcenhable’ye getiren Boris’in kız kardeşi.

“Aaa! İşin içinde senin gibi bir cadının olduğunu bilmeliydim. Böyle bir şey nereden geldi aklına!? Nasıl da kabul ettirebildin? Az kalsın, suçu-kabahati olmayan adamcağızı rezil edecektin!..”

“Niye ki?! Ne olacaktı!?” diye sordu, biraz sakinleşmiş, açıkça biraz da korkmuş gibiydi.

Olayın ne büyük belalar açabileceğini anlatınca;

“Neyse, biraz telif parası alırsak, beraber yer-içerdik demiştik” diyerek işi şakaya vurdu ve iyice sakinleşti.

Ben de; “kırk rubleyle ne yapabilirdin ki!?” diyerek sürdürdüm konuşmayı.

“Aa! O kadarcık mıydı?! Öyle olduğunu bilsem hayatta karışmazdım o işe” dedi ve ayrıldık.

Ne bu kadının ne de onun ikna ettiği kişinin bu işi asla üç kuruş para için yapmadıklarına ta işin başından beri emindim. Onların istediği tek şey, Şaban’ın vasiyet gibi sözlerinin, melodinin kanatlarına binerek tarihsel vatanımızın en ücra köşelerine kadar duyulması, çok sevdiği soydaşlarının kalbine ulaşması idi.

Pek çok ortak arkadaşımız, dostlarımız nedeniyle sık sık bir araya geliyorduk. Kötü olmayan amaçlarına ulaşabilmek için seçtikleri yolun, başlarına açabileceği belalardan, kazanabilecekleri ayıplardan kurtardığım için, hep teşekkür ediyordu bana, o duygular içinde göçtü bu dünyadan. Allah rahmet eylesin.

Dedim ya, çocukluğumdan beri K’ube Şaban gölge gibi izliyor beni. Ne büyük bir insan olduğunu, geniş kitleleri bilime, sanata nasıl teşvik ettiğini, ne denli temiz kalpli, müşfik bir soydaşım olduğunu büyüklerin anlatımlarından öğrendim. Adıge halkının güzelliğini, yiğitliğini, çalışkanlığını da hep onun sözlerinden, şarkılarından öğrendim. Kalbimde yurt ve ulus sevgisini ilk uyandıran, adeta ulusal bilincimi besleyip bileyen odur, diyebilirim.

Gerek büyüklerle gerekse tek başıma köyümüzün okuluna gitmeye başladığımda, henüz ilkokul çağına gelmemiştim. Okula gitmemin nedeni, öğrencilerin (izci, yavrukurt) hep birlikte, ellerinde trampetler, uygun adımlarla:

 

Şarkılarımın söylenmediği         

Сэ сиорэдхэр къызыщамыIо   

Se siweredxer khızışamıue

 

Bir köşesi yoktur vatanımın,      

Тихэку къуапэ имыIи, 

Tixeku khuape yimıi,

 

Kulak verirsen, her yerde çınlayan         

УкIэдэIукIмэ, тыди къиIукIэу   

Wuç’edeuç’me, tıdi khiuç’ew

 

Söylenen şarkılar benim şarkılarımdır …              

КъаIорэр сэ сиорэди…

Khauerer se siweredi…

 

diyerek hep birlikte yürüyüşlerini seyretmeye bayılıyordum. Çocuklar sanki tek yürek, tek yumruk gibi, birlik halinde, kaplan yürekleriyle, boyunlarındaki kırmızı fularlarla yarışan al yanaklarıyla o yürüyüşleri beni büyülüyordu. Sonra okula da girdim, o yürüyen çocuklara da katıldım. Dilimle söylediğim sözlerin kime ait olduğunu bilmesem de, beni ülkemi ve halkımı sevmeye, ülkem ve halkımla onur ve gurur duymaya yönelten, yurt ve ulus sevgime temel oluşturan sözlerin bu sözler olduğunu düşünüyorum. O yaşlarda bu çocuk şarkısını kimin yazdığını merak edip sormak aklıma bile gelmiyordu.

Aradan uzun süre geçtikten sonra 1975 yılında Moskova’da V.İ.Lenin kütüphanesinde, daha eski dönemlerde yayınlanmış “Kolxoz Bayrağı” adlı ulusal gazetemizle ilgili bir araştırma yapıyordum. Gazetenin yayınlanışının onuncu yıldönümü vesilesiyle 1 Mart 1933 tarihinde yayınlanan özel sayısında şu satırları okudum: “1929 yılına kadar yalnızca dört ulusal yazarımız vardı.” Ç’eraşe Témbot, Hatkhue Ahmed, K’ube Şaban ve Tséy İbrahim’in ilk Adıge ulusal yazarlarımız olduğunun altını çizerek, çalışmaları hakkında kısa, gerçekten çok kısa bilgi veriyordu. K’ube ile ilgili paragrafta şöyle yazıyordu: “K’ube Şaban, 1925 yılından beri yazıyor. K’ube besteler de yapıyor. K’ube’nin şarkıları, kolhozlarda, okullarda, yazıda-yabanda çalışan gruplar arasında sevilerek söyleniyor. Şimdi bu yıl içinde şarkılarından oluşan bir koleksiyon / kitap hazırlıyor.” Bunun ardından da: “Ama şimdi genç yazarlarımız çoğalıyor, yeni genç yazarlar yetişiyor”. Genç yazar olarak da; Perenıkhue Murat, Yewtıx Asker, Lhewsten Yusıf, Naç’ Şalih, Kestene Dimitri adlarını veriyordu. Sonra da “Natxhue Doletxhan dışında şimdiye kadar bir kadın yazarımız olmadı” diyerek bu hususun altını çiziyor ve ardından da “Andırxhueye Xhusén en genç yazarlarımızdandır” vurgusuyla noktalıyordu.

Bir yıl kadar sonra 21 Şubat 1934’te “Çocuklar için edebiyat sayfası” bölümünde Kolxoz Brakh gazetesi şöyle diyordu: “Bu şarkıların yazarı K’ube Şaban’dır. Bu şarkılar tamamen çocuklara yöneliktir. Şarkıları radyodan dinleyebilirsiniz. Şarkılar radyoda 1, 2, 3, 4, 5 sıra numaralarıyla ve melodileriyle birlikte yayınlanacaktır.” İlk sırada yer alan şarkı “Berebenaw/Trampetçi” adlı şarkının sözleriydi. Onu sıra ile “Lherıçç/Kayak”, “Ç’en/Aşık”, “ ’Aje tzık’u/küçük kızak”, “Wuyecek’ue değume mıxer ğetsaç’ex/İyi bir öğrenci isen şunları yerine getir”, “İzci Uradnik”, “Çetıwre tsığuere/Kedi ile Fare”, “Aeroplan”, “Nısxhap/Oyuncak bebek”, “Becejjıy/Küçük Tilki”.

Yurt ve ulus sevgime temel oluşturan ve çocuk belleğimde derin bir iz bırakan o şarkının yazarını o gün öğrendim. O sıralarda 32. yaşımı geride bırakmıştım.

Ülkede meydana gelen her büyük değişikliğin yol ayrımlarında insanların birçoğu şaşırabiliyor. Kendi canını kurtarma olanağı birilerinin kurtuluşu iken, halk kılığına bürünmüş hainlik birilerinin çıkar kapısıdır, can satıp onur satın alanlar ise, halkının onurudurlar.

Son çeyrek yüzyılda Rusya’da büyük değişiklikler gerçekleşti. “Ş’ü guere zıxemılh déy xhurep / Bir iyilik içermeyen kötülük olmaz” der Adıge atasözümüz. Sığınak olarak birçok ülke ve kent değiştiren, yarım yüzyıl boyunca yolculuk yapan K’ube Şaban’ın kültür ürünleri, Mekhule Cebrail sayesinde, Şaş’e Kazbek ve kızı K’ube Saide tarafından 1990 yılında Maykop’a getirildi. Canından aziz bildiği Vatanından yoksun kalıncaya kadar onun için ürettiği ve Adıgey Cumhuriyeti Sosyal Bilimler Araştırma Enstitüsü’nde korunan eşsiz kültür ürünleri hazinesine, böylece çok değerli yeni değerler eklenmiş oldu.

Allah’ın yetenek bakımından sınırsız biçimde lütufta bulunduğu insanlardan biriydi K’ube Şaban; düşüncesi derindi, anlayış ve kavrayışı engindi, aklı keskindi, bilgisi zengindi… Adıge halkının yapay olmayan doğal ulusal kültür üretim alanlarının hemen her yanına el attığını söylemek abartı olmaz. Bana göre çalışmalarının en çok yoğunlaştığı alan, müzik olmuştur. Müziklerin derlenmesi, düzenlenmesi, analiz edilmesi, yayınlanması gibi konularda ortaya koyduğu başarı, o tarihler itibariyle eşsizdir. Üstün organizasyon yeteneği sayesinde, ünlü kompozitör ve müzik insanlarının Adıge halk şarkılarını derlemelerini, notaya geçirmelerini, ilk ulusal müzikal güfte ve bestelerini yazmaları konusunda ilk adımlarını atmalarını sağlamasıyla kendisinin ortaya koyduğu ve ulusal hazinemizde korunan somut örnekler dikkate alındığında şaşıp kalmamak elde değildir. Ülkenin yaşadığı en zor, en sıkıntılı yıllarda K’ube Şaban’ın şarkıları, halkının yüreğine su serpen, umut ve ferahlık veren manevi besinler oldu.

Biz aile olarak köyün bir ucunda yaşıyorduk. Kolhozun buğday tarlaları köyün hemen yakınındaydı. Savaştan bir biçimde kurtulup, 1947 yılının kıtlığında kıvranan emekçi köylülerin, geceleyin buğdayları hasat edip, harman döverken söyledikleri “Biçer-dövercinin/operatörün şarkısı” hala kulaklarımdadır. Bütün bunlar, insan gücünün ve olanaklarının sınırsız olduğunu gösteren somut örneklerdi.

Can Vatanından yoksun kalmadan önce K’ube Şaban halkının, belleklerde can çekişen 329 manevi kültür ürününü bizzat derleyip, düzenleyerek Enstitü’ye emanet etmişti. K’ube Şaban “Adıge weredxer / Adıge Şarkıları” adlı kitabı 1941’de Leningrad’da Rusça olarak yayınlanan A.F. Grébnév’e danışmanlık yapmıştı. Şaban’ın derlediği Adıge şarkılarından 147’si bu kitapta yer aldı.

A.F. Grébnév bu kitapta şöyle yazıyor: “Yindırıs oğlu Kube Şaban, Adıge söylencelerini en iyi bilenlerden biridir; Nart şarkılarından çocuk şarkılarına kadar 300’den çok şarkıyı ezbere bilir; her boyun melodi yapılarını, benzerlik ve farklılıklarını bilir ve karıştırmaz, kendisi de günün koşullarına uygun yeni şarkılar yapar.” K’ube Şaban, yabancı ülkelerdeki gurbet yaşamında da can vatanı ve halkı için “cansiperane” denilebilecek düzeyde büyük bir özveriyle çalıştı; Adıge söylencelerinin eşsiz 237 örneğini yok olmaktan kurtardı ve ulusal kültür hazinemize armağan etti.8

“Cansiperane” sözünü laf olsun diye kullanmadım. Adıge halkının gönül yarasını, acısını-tasasını yeterince duyumsayan, yaşamını tümüyle halkının varoluş bilincine adayan Huwaj Fahri’nin anlattığı bir olay buna temel oldu:

“Yıllar önce, K’ube Şaban, Türkiye’de doğup büyüdüğüm köyümüze (Antalya-Korkuteli-Yeleme köyü – F.H.) gelmiş. Üstü-başı dökülen, yoksul ve yorgun olduğu her halinden belli olan zayıf bir adammış. Köylüler, konakladığı konuk evine ziyarete giderlermiş, onlardan bazılarının anlattıklarını K’ube Şaban dikkkatle dinler, yazarmış. Derken, ayrılık vakti gelip yola çıkmaya hazırlanırken, köylülerin de durumu pek iyi olmasa da, bir biçimde denkleştirerek, yol harçlığı olur, düşüncesiyle K’ube Şaban’a bir miktar para vermek istemişler. Ama ne kadar ısrar etseler de, çeşitli gerekçeler, bahaneler ileri sürseler de Şaban parayı kabul etmemiş. Bunun üzerine hiç olmazsa ana yola kadar eşlik edip geçirmek üzere görevlendirdikleri delikanlıyı (ki, o benim büyük dayım Kheséykhue Aziz idi – F.H.) öğütlemişler; ‘yolda ne yap-et, ikna et, bu parayı ona ver’ demişler. Ama Kheséykhue Aziz ne yapıp etse de görevini başaramamış; parayı veremeden geri dönmüş.”

İnsan aklının kavrayamadığı mutlak doğru, âdil bir kudretin varlığına inanıyorum. Bu sonuca ulaşmamda yukarıda anlattığım; çocukluk çağlarımdan beri gölgem gibi yoldaşım olan K’ube Şaban’ın bütünüyle dünyası, yaşamı etkili oldu. O, çocukluğumdan itibaren kişisel olarak benim de eğitimime, şiirleri, şarkılarıyla önemli katkılarda bulundu. Ama zamanın farklı anlayışının, kendisine karşı bende de oluşturduğu soğukluğu, bir gençlik yürek sızısı olarak hep içimde taşıdım. İşin aslını öğrendiğimde, insan zulmünün sınırsız gücüne karşı koyabilen, aklımızın tam olarak kavrayamadığı mutlak doğru, âdil bir üstün gücün var olduğuna iyice iman ettim.

İlk gençlik aşkı olan, ömrünce hep uğruna şiirler yazdığı, şarkılar bestelediği, söylediği can vatanına dönebilme, ona gönül huzuruyla yüz sürebilme, boyu kadarcık bir toprak payı alabilme olanağını ona tanımayan soydaşlarının, akrabalarının tutum ve davranışları gözümün önünden geçti.

Ama K’ube Şaban’ın hep özlem duyduğu gibi; şarkılarının gür seslerle her yerde söylendiğini duyunca, sanki naçiz bedenini yaban topraklarda bırakmış olsa da soylu ve gururlu ruhu, yakalanması, öldürülmesi, zarar verilmesi bile mümkün olmayan bir cennet meleği gibi uçup can vatanına gelmiş ve Adıge toprağının her bir köşesinde:

 

Şarkılarımın söylenmediği         

Сэ сиорэдхэр къызыщамыIо   

Se siweredxer khızışamıue

 

Bir köşesi yoktur vatanımın,

Тихэку къуапэ имыIи, 

Tixeku khuape yimıi,

 

Kulak verirsen, her yerde çınlayan

УкIэдэIукIмэ, тыди къиIукIэу

Wuç’edeuç’me, tıdi khiuç’ew

 

Söylenen şarkılar benim şarkılarımdır …

КъаIорэр сэ сиорэди…

Khauerer se siweredi…

 

diyerek haykırıyor gibi geliyor insana.

Yalnızca bu bile, “Kurt, senin verdiğini de her şeyi de yemez” diyen atasözümüzün ulusal akıldan öylesine boş yere çıkmadığının kanıtıdır.

 

Çeviri: Fahri Huvaj

 

Dip notlar ve literatür:

*Tekstin özgün adı “Yilhepkh yiweredığ”: a) Halkı, şarkısıydı; b) Halkının şarkısıydı, biçiminde her iki anlamı da içeren bir deyiş olmakla birlikte biz Türkçe’de daha uygun olacağını düşünerek böyle adlandırdık.

K’ube Şaban, gerçekten Adıge halkının sesiydi, en saygın, en değerli evlatlarından biriydi. O’nun yaşamı hakkında internette yeterince bilgi bulunduğundan, burada biyografisine girmiyoruz. Ancak soyadına ilişkin kısa bir açıklama yapmakta yarar vardır. Gerek Rusçada gerekse Türkçede sondan kesmeli/sıkmalı K’ sesi ve harfi bulunmadığından, (sondan kesmeli/sıkmalı K ile) K’UBE-КІУБЭ biçimindeki soyadı bazen KUBOV-КУБОВ, KUBE-КУБЭ biçiminde yazılmaktadır – F.H.)

1- Kolxoz Brakh, 1 Mart 1933.

2- Kolxoz Brakh, 21 Şubat 1934.

3- Adıgey Cumhuriyeti Ç’eraşe Témbot Sosyal Bilimler Araştırma Enstitüsü Arşivi.

4- A.F. Grébnév, Adıge Weredxer (Adıgéyskiye (çérkésskiye) narodnıye pésni i melodii. Ulusal Müzik Yayınevi, Moskova-Leningrad, 1941.

5- Aynı yer, s.216.

6- Adıgey Cumhuriyeti Ç’eraşe Témbot Sosyal Bilimler Araştırma Enstitüsü Arşivi.

7- K’ube Şaban, Siwered/Şarkım, 1995 Maykop, s.15.