10 Şubat 2020, Pazartesi

Dilimiz Öldü! Yaşıyoruz Çok Şükür!

Türkiye’de yaşayan ve Batı Hemşinliler dediğimiz grubun birkaç istisna dışında Hemşin Ermenicesi konuşmadığını biliyoruz. Hemşinlilerle ilgili çalışmalarda en çok tartışılan konulardan biri budur. Nasıl oldu da komşuları Lazlar dillerini korurken Hemşinliler unuttu? Nasıl oldu da Doğu Hemşinliler (Hopa Hemşin) dillerini korurken Batı Hemşinliler unuttu? Coğrafi olarak birbirine son derece benzer olan iki komşu Hemşin’in en önemli farkları, otoriteye olan mesafeleri ve eğitim sistemine dahil olma düzeyleri gibi görünüyor. Doğuda nispeten otoriteden daha uzak bölgelerde yaşanıyor oluşu ve okullaşmanın çok düşük oluşu dilin korunmasını sağlamış olabilir.

Ancak bu konudaki açıklamalar yine de tatmin edici olmaktan uzaktı bugüne kadar. Çünkü neredeyse aynı koşulları yaşayan Lazlar dilin kaybedilmesi açısından doğu ve batı arasında belirgin bir fark göstermiyorlar. Öyleyse “olağan” asimilasyon süreçlerinden başka bir neden olmalıydı. “Olağan”ı aşan bu nedenin Hemşinlilerin Ermeni kimliği ile bağına ilişkin olduğu tahmin edilebilir elbette. İşte bu tahminleri doğrulayan ve Batı Hemşinlilerin dillerini hangi koşullarda kaybettiklerini belgelendirmemizi sağlayan Ahmet Faik Günday’ın hatıratı oldu. (Süleyman Beyoğlu, İki Devir Bir İnsan Ahmet Faik Günday ve Hatıraları, Bengi Yayınları, İstanbul 2011)

Ahmet Faik Günday Kimdir?

Ahmet Faik Günday, Çamlıhemşin’in Molla Veyis (Ülkü) köyünde 1884 tarihinde doğmuştur. Aile lakapları Kürdoğlu’dur. 1908’de Trabzon vilayeti maiyet memurluğu, Adana Maarif Müfettişliği, Horasan Kaymakamlığı, Basra Vali vekilliği, Malatya Mutasarrıflığı, Lazistan Mutasarrıflığı, Ordu Mutasarrıflığı, Canik (Samsun) Mutasarrıflığı gibi önemli görevlerde bulunmuştur. TBMM ikinci döneminde 1923 yılında Halk Fırkası’ndan Ordu Mebusu seçilmiştir. 1924 yılında Halk Fırkası’ndan ayrılıp Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucuları arasında yer almıştır. Atatürk’e yönelik ‘İzmir Suikasti’ davasında yargılanarak idam edilen Ziya Hurşit’in ağabeyi olan Ahmet Faik de bu davadan yargılanmış ancak beraat etmiştir.

Hatıratının I. Dünya Savaşı ve mütareke yıllarına denk düşen dönemi anlattığı bölümleri, bazısı dehşet verici olan bilgiler içeriyor. Bir kısmı zaten bildiğimiz bilgiler, ancak bir üst düzey kamu görevlisinin anlatımıyla ve karar alma süreçlerinde yaşananlara bir parça ışık tutması açısından önemli. Bir kısım bilgi belki de ilk defa ortaya çıkıyor bu hatıralarla. En azından Hemşinlilerle ilgili olan bilgiler benim için bu türden bilgiler.

Ahmet Günday içinde bizzat bulunduğu ve yürütücüsü olduğu tehcir, katliam, soykırım olayları sırasında kendine göre bazı uygulamaları ‘ifratkar’ buluyor. Ancak bu uygulamaları yapanlara bile olumsuz yaklaşmıyor.

Malatya’da görev yaptığı sırada Ermeni Tehciri’nden dolayı divan-ı harbe sevk edilenlerin serbest kalması dolayısıyla Sivas mıntıkasında kendisine yönelik bir sevgi olduğunu ifade ediyor. Tehcir Divan-ı Harbi hakkında tutuklama kararı veriyor. Tutuklanmaktan korktuğu anlaşılıyor. Ancak yine de kendi yerine Malatya Mutasarrıfı olan Halil Rami beye, “Ermeni tehcirinde alakadar iddiasıyla kimseyi tevkif etmemesini” salık veriyor. (s.352)

Pontuslu Rum ve Ermenilere Yönelik Katliamlar

Topal Osman’ın Giresun Rumlarına yönelik katliamlarını ve katledilenlerin mallarına çöküşünü şu şekilde anlatıyor: “Osman Ağa hemen her gün Giresun Rumlarından 10-15 tanesini öldürtüp çuvala koyarak denize attırıyor ve bunların gayrımenkullerini ucuz bir bedel ile kendine veya efradına veya akrabalarına ve avanesinden istediklerine tapu ettirmekte ve bedellerini de Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’ne teberru ettiklerini kayıt ettirmekte idi.” (s. 365)

Topal Osman çetesinden mücahitler diye söz ediyor ve bir kısmının Akçakoca taraflarında “şekavet” ettiğini, “Abaza ve Çerkeslere karşı vaziyet alarak bazı yararlıklar gösterdikleri”ni söylüyor. (s.368)

Abaza ve Çerkeslere karşı vaziyet alarak bu halklara yönelik somut olarak neler yapıldığı araştırmaya değer bir konu. Bu konuda çalışmalar varsa da benim bilgim yok maalesef. Anlaşılan o ki yalnız Abaza ve Çerkesler değil Lazlar da payını almış bu süreçten. İktidarın uygulamalarına karşı olan herkesin vatan haini ilan edilmesi o günlerden günümüze kadar ulaşmış bir gelenek olsa gerek.

Lazistan Gürcistan isimli Türkçe bir gazete çıkaran Mehmet Bey ve Arhavili Kurtoğlu Hasan ve Viçeli Ziya gibi birkaç Laz’ın Lazistan’ın Gürcistan’a ilhakına çalıştıkları gerekçesiyle Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre haklarında icap eden ceza verilmek üzere gıyaben mahkemeye vermiştim. Mahkeme idamlarına gıyaben hükmetmişti.” (s.381)

Topal Osman’ın ve onun ‘ifratkar hareketlerinin hocası’ olarak tanımladığı Hüseyin Avni Bey’in (Alparslan) kendisine göre aşırıya kaçan uygulamaları ile ilgili aşağıdaki olayları anlatıyor Günday:

“Ben, Samsun’dan teb’id edilen Rum kafilelerine muhafızların ateş etmeleri Alay Kumandanı Hüseyin Avni Bey (Alparslan) bir gecede kadın, çocuk 960 gayri-müslimi ırza tecavüz ve daha birçok fecaatle Havza’da katlettirmiş Osman Ağa’nın aynı gece Merzifon’da 1460 gayrimüslimi katlettirmiş ve bakiyye birkaç yüz kişinin kurtulması Ermenilerin mahallelere ateş vermesi üzerine ayağa kalkan İslam ahalinin mümanaatiyle olduğunu ve bütün bu cinayetlerin Nurettin Paşa hesabına yapıldığını birçok misalle söyledim.” (s.420)

Hemşin Ermenicesinin Yasaklanması

Sivil, kadın, çocuk demeden öldürmelerin sıradan olaylar haline geldiği böyle bir atmosferi Hemşinlilerin diğer Müslüman komşularından bir parça daha ağır yaşamalarına neden olan bir özellikleri vardı; dilleri yani Ermenice konuşmaları. Bugün ‘bizim hiçbir zaman böyle bir dilimiz olmadı’, ‘dilimizde var olan üç beş kelime Ermenice komşu olduğumuz için Ermenilerden aldığımız kelimelerdir’ gibi argümanlara dayanan gülünç inkârcılığın çok yaygın olduğunu görüyoruz Hemşinliler içinde. Gerçeğin böyle olmadığını ve Batı Hemşinlilerin tahmin ettiğimizden çok daha yakın zamanlara kadar Hemşin Ermenicesi konuştuklarını Günday’dan öğreniyoruz. Dönemin bölgedeki en önemli uluslararası meselelerinden birinin Ermenistan sınırlarının nasıl belirleneceği olduğu düşünüldüğünde Karadeniz kıyılarında birilerinin Ermenice konuşması büyük bir tehdit gibi algılanmış ve kendisi de bir Hemşinli olan ve Lazistan Mutasarrıflığı görevinde bulunan Ahmet Faik Günday tarafından bu dil yasaklanmıştır.

“Mapavri (Çayeli) nahiyesinde 8-10 köyde ve Pazar’ın Oca köyünde ve Viçe’nin (Fındıkeli-Fındıklı) ve Hopa’nın Hemşin mıntıkalarındaki köylerde Ermenice konuşulduğunu tespit etmiş ve sureti katiyede men etmiştim. Zaten okuyup yazmadan mahrum yalnız bir tekevvünden ibaret idi. Wilson’un Ermenistan hudutlarını tayin etmesi bu hususlara şiddetli kararlar alarak Ermenice konuşmayı da men etmiştim. Ermenice konuşan ahali çok iyi Müslüman ve dindar insanlar olup devlete candan merbut olduklarından şüphe edilemez.” (s. 369)

Katliamın Kıyısından Dönmek

Günday bir yandan Hemşin Ermenicesini yasaklarken (daha yukarıdan emir alıp almadığını bilmiyoruz) diğer yandan Hemşinlilerin Müslümanlığına vurgu yaparak devlete bağlılıklarından şüphe edilemeyeceğini söylüyor. Kendisinin belki de gönüllü olduğu asimilasyonu halkına da dayatıyor. Bu şekilde hüsn-ü kabul göreceklerini umuyor. Hatta belki de dillerinden vazgeçmeyi dayatarak canlarını kurtarabileceğini umuyor. Ama şimdiki aklı evveller gibi ‘böyle bir dil yoktur’, ‘dilimizin Ermenice ile alakası yoktur’, ‘evlilik yoluyla geçmiş bu Ermenice kelimeler bize’, ‘bunlar aslında Ermenice bile değildir. Kıpçak, Saka, Uygur vb. Türklerinin dillerinden gelen kelimelerdir’ vb. inciler uydurmak aklına bile gelmiyor. Nesnenin adını olduğu gibi koyuyor: Bu dil Ermenice’dir. Kendi kesin çözümünü de ortaya koyuyor: “Men ettim.” Aşağıdaki satırlar durumun bu derece ciddi olduğunu gösteriyor:

 “Deli Halit Paşa… Mütarekede Kafkasya’dan fırkasıyla Erzurum mıntıkasına çekilmiş ve Lazistan sancağında birçok köylerin Ermenice konuştuklarını ve Ermenileri istediklerini haber alınca Hüseyin Avni Bey’in alayıyla mevsimin müsait olmadığı bir zamanda Lazistan’a bu Türk olmayan ahaliyi katletmek vazifesiyle göndermiş. Hüseyin Avni alayıyla Viçe (Fındıklı ilçesi) nahiyesinin Abo deresindeki köylere gelmiş. Köylüler alayı fevkalade bir surette istikbal ve alayı olduğu gibi misafir ederek baklava böreklerle izaz ve ikram etmişlerdir. Hüseyin Avni bu vaziyeti görünce aldığı katliam emrinin takibine mahal olmadığını görmüş ve yoluna devam etmiş. Bu vaziyeti bizzat rahmetli Hüseyin Avni bana hikâye etmişti. Askere karşı bu derece hüsnü kabul gösterilmekte Aboli Hasan Paşazade Yarbay mütekaidi çok münevver ve vatanperver olan Ahmet Tevfik Bey’in orada bulunmasının da tesiri büyüktür.” (s.421)

Katliam emrini veren Deli Halit Paşa Kafkas İslam Ordusu 3. Fırka Komutanı iken mütareke sonrası Kazım Karabekir komutasındaki 15. Kolordu’ya katılmış, savaştaki gözü pek tutumları nedeniyle deli unvanı almış bir komutandır. Emri alan Hüseyin Avni Bey ise Mayıs 1919’da Pazar, Eylül 1919’da da Rize Askerlik Şube Başkanlığı’na atanmış olan ‘gayri nizami savaş’ veya ‘çete savaşı’ denen özel savaş teknikleri alanında uzman sayılabilecek, milis güçlerini örgütleyen bir askerdir. Yani ‘kariyeri’, konumu ve yukarıda anlatıldığı üzere Samsun’da yaptıklarına bakıldığında Hemşinlilerin nasıl bir badirenin kıyısından dönmüş oldukları daha iyi anlaşılacaktır.

İnkârı Sürdürme! Mahkûm Et!

Ahmet Tevfik Bey’in orada bulunması ve belki de biraz da bu sayede askerin ikramlarla karşılanması bölge Hemşinlilerinin canını kurtarmış görünüyor. Ancak bu olayların Hemşinliler içinde dilini, tarihini, kimliğini inkâr biçiminde ortaya çıkan travmanın en önemli sebeplerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çünkü bir halk adeta ‘dilimiz öldü, yaşıyoruz çok şükür!’ demek zorunda bırakılmıştır bugüne kadar. Bu travmatik durumdan kurtulmak inkârı sürdürmekten değil mahkûm etmekten geçiyor. Hemşinlilerin kendi diline, tarihine ve kimliğine çok daha fazla sahip çıkmasından geçiyor.

Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.