01 Haziran 2018, Cuma

İntikam olarak totalitarizm

Geçenlerde sosyal medyada karşıma çıktı; muzip bir gazeteci sokakta vatandaşlara “Erdoğan’ın uzaya (aya) dört şeritli yol (tünel) projesi” hakkında ne düşündüklerini sormuş. Vatandaşın belli ki güveni çok fazla; “Erdoğan’sa yapar” minvalinde cevaplar verenler; kaç saatte gidilebilir sorusuna “valla, trafiğe bağlı” diyenler; geçiş ücreti olarak “10 lira” değer biçenler kameraların önünde arz-ı endam etmişler.

Sosyal medyada bu muhabbet karşısında Erdoğan’a duyulan muhteşem “güven”den, bu cevapları veren vatandaşların “cahilliğine” dokunduranlar ya da “mizah” üretenler, “hakaret” edenler olmuş doğal olarak… Bunlar normaldir…

Ancak bu cevapların sakladığı toplumsal ve siyasal gerçekliğe biraz daha yakından bakarsak, belki bu memleketin ruh haline dair bir iki yorum ve açıklama yapabiliriz.

Öncelikle, daha önce çeşitli vesilelerle dile getirmeye çalıştığım ve memleketimiz insanlarının çok uzun zamandır ve çok çeşitli vesilelerle yaşamış olduğu travmaları aklımızda tutalım. Osmanlı’nın çöküşü, Balkanlardan bozgun halinde gelen göçmenler, daha önce Çerkes soykırımından kurtulup Anadolu’ya gelenler, soykırıma uğrayan Ermenilerin terk etmek zorunda kaldıkları topraklara sinen lânet, Anadolu’nun işgali, Kurtuluş savaşı, bitmeyen darbeler silsilesi… Bütün bunların ayrıntısına girmeden, en azından Anadolu ve Trakya topraklarının insanlarının çok uzun süreli huzur yaşadığını söyleyemeyiz.

Bütün bunların ötesinde ya da yanı sıra, Türkiye’de çeşitli zamanlarda uygulanan kalkınma ve büyüme politikaların da yarattığı travmatik sonuçları da bir kenara not etmekte fayda olabilir. Bu pek ele alınan bir konu değildir ve zaten çok kolay kolay araştırılabilecek ve bulguları ortaya konacak bir mesele de değildir.

Ancak gene de ortalama Türkiye vatandaşlarının yaşadıkları çevrenin nasıl değiştiğini gözümüzün önüne getirmeye çalışalım. Karnını doyurma, iş arama, köyde tutunamama, şehrin cazibesi, zorunlu göç, sürgün gibi çok farklı sebepleri olabilen olağanüstü bir hareketlilik içinde yerini yurdunu terk edenler… Kaşla göz arasında çocukluktan beri yaşadığı mahalleleri değişenler… Mahalleyi terk edenler, terk etmek zorunda kalanlar… Apartmanlaşan gecekondular… Site olan dutluklar, korular… Kentsel dönüşümler… “Uçak pisti” gibi yollar açmak için yok edilen türbeler, mescitler, kiliseler, medreseler… Tarih yok olurken, “turistler bu tür yerlere meraklı, para getiriyor” diye müzelik, eşantiyon babında bırakılan bir iki tane korunmuş ev, sokak…

Neredeyse konak, köşk ya da yalılarını elinde tutan bir iki zengin aile dışında, ortalama bir Türkiyelinin hafızasında zerre kadar devamlılık yok; mahallesine dönünce hatırlayabileceği hiçbir şey yok; nostalji yapabileceği bir şey bile yok…

Eski ya da yeni sokaklarında gezdiği zaman “tarih” olarak ona hatırlatmalar yapabilecek bir ev, kaldırım, ağaç, çeşme yok. Olanların üzerine beton bloklar yükselmiş… Bir takım sokak isimleri var mesela; “Karamanoğlu, “Miroğlu”, “Fıçıcı Rüstem”, “Lokmacıoğlu”, “Taşçı Mahmut”, “Şair Talat”, “Hattat Kemal Batanay”, “Boybey”… Ama ne Fıçıcı Rüstem’i, ne Taşçı Mahmut’u, ne de Hattat Batanay’ı hatırlatacak bir iz var…

Böylesine geçmişiyle bağı kalmamış bir ülkede insanlar geçmişten nasıl konuşur? Olmayan bir geçmişi nasıl yâd eder?

Kurgusal ev

İşte elde kalan değil; olmayan ama kurgulanan bir geçmişle idare edilir. “Hakikat Bakanlığı”, “Tarihi Yeniden Yazma Bakanlığı” ve bilumum vatandaş inşacı kurum ve seçkinler, kendi ideolojik emellerine ve çıkarlarına uygun “hayali bir geçmişle” bizi endoktrine ederler. Anıtlar yapılır, savaşlar canlandırılır, kahramanlar yaratılır, “dönüm noktası” olan tarihler ilân edilir. Bu yüzden, mesela İstanbul’un ele geçirilmesine dair, -surlardan başka- ne öncesine ne de sonrasına, yani ne Bizans’a ne de Osmanlı’ya dair hiçbir şey ortalıkta kalmadığı için, “1453” adı verilen bir yerde tarih canlandırılır. Devletten alınan ve bedeli zorla ya da güzellikle vatandaşa ödettirilecek olan köprü, yol ihalelerinde, yeni seçkinlere şirin ve uslu çocuk kıvamında görünmek üzere, ilkokul müsameresi kıvamında sayısı tamı tamına 1453 olan ve içlerinde bir tanesi bile Türk (ya da Osmanlı) markası olmayan inşaat kamyonları arka arkaya dizilir meselâ… Tarihmiş gibi bir performans yapmak için…

Kendi çevresiyle titreşim halinde bir dünyası, hafızası olmayan insanların ruhlarını dinlendirebilecekleri bir evleri yok demektir. O evi besleyecek çağrışımlar yoksa, kendisine “ev” diye sunulan cemaatler ya da cemaatçiliğin modern versiyonu milliyetçiliği kabul etmek hiç de zor olmaz. İlkokul kitaplarından beri başlayan hamaset dolu milliyetçilik, insanlara tek gerçek olan ev olur; vatanın, toprağın kalmadığı yerde kurgusal olarak üretilen ama gerçekliği olmayan, soyut vatan ve toprak fikri tekrarlanıp durur.

Dolayısıyla “ev” insanların kendi inşa ettiği, atalarından kalan gerçek ev değildir; piyasaya sunulan ve güç ilişkileri içinde, devlet aygıtını ve özellikle medyayı kontrol edenlerin duygu pompalayarak pazarladığı sahte ama sıcak görünümlü bir evdir. Yani her şey dümdüz edildiği için, ev (yuva) kalmadığı için, ev gibi sunulan şekilleri ev gibi yaşıyoruz. Evimizin, şehrimizin çekmecelerinde hafızalarımızı besleyecek bir şey yok. Çekmeceler yukarıdan dolduruluyor; “tarihte şu oldu, bu oldu” diyerek…

Bu sunulana inandırmak da çok zor değildir: Eğer evlerinizi, sokaklarınızı, reklam panolarınızı, köprülerinizi, medya organlarınızı ele geçiren zihniyet, sizi her vesileyle mesaj bombardımanına tutuyorsa, gerçeği ve yalanı ayırt etme imkânı pek kalmamış demektir.

Bu kurguları “ev”miş gibi yaşıyoruz. Çünkü yerinden yurdundan edilmiş, hep korku ve güvensizlik içinde olan, bu yüzden cemaatleşen, bütün bunlara ilaveten yaşadığı topraklarda bir devamlılık hissedemeyen, oradan oraya sürülen, bastığı topraklar hep kayan, yaptığı evler yıkılan insanların ülkesindeyiz. Bu insanlar için, onların ruhunu okşayacak herhangi bir şey, ona sabitlik, devamlılık, güç duygusu verebilecek, kendisiyle örtüşebilecek bir insan, lider, düşünce içine girilebilecek bir ev gibi yaşanıyor. Bu ev onların travmalarına iyi gelecek bir can simidi gibi geliyor ve bu vesileyle geçmişte yaşamış olduğu bütün aşağılanmaların da intikamını almış oluyor. Önceki seçkinleri alt edip, kendi içinden çıkan seçkin sınıfı sayesinde tatmin oluyor.

Totalitarizmin kamçısı: “Ben de isterim”

Aslında inşa edilmiş olan bütün tahakküm ilişkileri ile bu tahakkümü örtmek üzere sergilenen bütün bu mizansen, performans ya da gösteri arasındaki ilişkileri Polonyalı filozof Leszek Kolakowski, 1983 tarihli “Totalitarizm ve yalan” (Totalitarianism & the Lie) başlıklı makalesinde gayet sarih bir şekilde yazmıştı. Kolakowski’ye göre, gerek nasyonalist (milliyetçi), gerekse enternasyonalist (sosyalist) versiyonlarında totalitarizmin ağır basan ideolojisi “sosyal adalet” fikrine vurgu yapar. Her ikisinde de insanlığın “seçilmiş” bir kesimi (üstün bir ırk ya da millet, ilerici bir sınıf ya da öncü bir parti), tarihsel kadere uygun olarak, başına buyruk bir düzeni tesis etmek için “doğal bir hakka” sahiptir. Her ikisinde de iktidarın ele geçirilmesi, “imrenme”yi (kıskançlığı) devrimin itici bir gücü olarak tahrik eden sloganlar altında gerçekleşti. Çoğu (ama hepsi değil) devrimci hareketlerde olduğu gibi, teorik olarak dile gelen adaletin altında psikolojik ve pratik olarak bir tür kıskançlık yatıyordu. Buradaki en önemli amaç, var olan elitleri yok etmek ve onların yerine sonradan görme yeni bir siyasal seçkin sınıfı koymak oldu. Söylemeye gerek yok; eşitlikçi ideolojik dil rolünü her zaman oynar; ancak iktidarın ele geçirilmesinden sonra, hiçbir yerde uzun süre dayanması mümkün olmamıştır.

Bu türden bir totaliter yapı altında varoluşun çok farklı tezahürleri olabilir…

Bir zamanlar başörtüsünden ötürü üniversite kapısından çevrilen genç kadın ileriki yaşlarında aynı şeyin başına tekrar gelmesinden korkar meselâ ve yeni durumun sürmesi kötünün iyisidir.

Yeni dönemden ziyade, önceki dönemin ekonomik ve siyasi iktidarla süren sınıf baskısına gösterişli ve seçkin kültür sosu eklenmiş hallerine isyan eden insanlar her zaman olur. Hâlâ AKP’ye oy verenleri aşağılamayı kendisine görev bellemiş kibirli hanımefendiler ve beyefendilere tepki gösterenler de bu kategori altında yer alabilir. Yani var olan durumun devamında bizzat eski rejimin totaliter kalıntıları işe yarar…

Bütün çocukluğu boyunca “gâvur” korkusuyla büyümüş, bu korkuyu hep beslemiş, bir ortalama mahalle camiinin vaizinin dili, tınıları, ses titretmeleri diline sinmiş geleneksel cemaat insanları, masalcı amcalar olarak mesajı yayarlar. (Bugünlerde AKP stantlarında “gâvurlar, emperyalizm, kiliseler, havralar, domuz eti yiyenler!” kıvamında “siyasi ajitasyon çekip, folklorik bir eğlenceye dönüşen bir numune var meselâ.)

Ya da her dönem, bulunduğu herhangi bir güç ve iktidar konumunu tepe tepeye kullananlar bulunur. “Herkesin sosyal medya hesaplarını takip ediyorum, kimse kadrom garanti diye düşünmesin. Cumhurbaşkanına oy vermeyenleri kadrodan çıkarıp, eskisi gibi işsiz yapmak benim namus borcumdur” diyen AKP’li Ceylanpınar Belediye Başkanı gibiler meselâ.

Kuşkusuz, düpedüz çıkarlarını savunmak, sadece ve sadece cemaatçi kimliği yaşatmak gibi, totaliter varoluşu besleyen daha birçok yol olabilir…

Ama şöyle de bir ortalama var ve sanki bunların sözü daha çok geçiyor… Bunlar yukarıda saydıklarımızın üzerinde mükemmel bir şekilde “yeni ortalama seçkinleri” oluşturuyorlar. Önceki dönemin seçkinlerinin sahip olduğu “kibir”den farklı olarak, bugünkülerin hâkim işareti “küstahlık” ya da “izansızlık”… Muhaliflere “kan banyosu” vadeden mafya liderlerinden, inşaat yaparak, kazandığı paralarla kral olduğunu zanneden ve her türlü hakkı kendinde gören “sonradan görme” müteahhitlere, yalan söyleyerek kulüp yöneten işadamlarına kadar yeni dönemin “seçkinleri” bunlar…

Bunlar, mutsuz insanların yıllardır biriktirdikleri öfkeden beslenen “intikam” duygusunun rantını yiyorlar.

Ama nasıl daha öncekilerin düzeni ilelebet payidar kalmadıysa, bunların düzenlerinin de bin yıl sürmeyeceği çok açık. Fenerbahçe kulübünün yönetiminde gerçekleşen değişim bunun küçük bir işaretidir.

Bir zamanlar madun ve mağdur olmuş insanların kendileri üzerindeki baskıların, ayrımcılıkların aynısını başkalarına karşı uygulayacaklarına dair bir kesinlik yoktur. Bugünkü totaliter propagandalara, uygulamalara, baskılara karşı en çok karşı çıkanlar arasında geçmiş dönemin dindar mağdurları da var. O insanların bugün “solcu Müslüman”, “feminist Müslüman” gibi sahip oldukları özellikleri var ve bu özellikler, onların totalitarizmin tabanını oluşturan sağdan soldan basit muhafazakâr kategorisine girmelerini imkânsız kılıyor.

Totaliter yönetimlerin en çok tahammül edemediği şey işte bu özdeşleşmenin kırılmasıdır; tek olan sözün denetlenemez hale gelmesidir. O yüzden, totaliter zihniyetler, kendi içinden çıkıp, bastığı zemini kırılgan yapanlara karşı bu kadar çok “hain” lafını kullanırlar…

Sonuç olarak, hiçbir demokratik ülke tam olarak demokratik olmadığı gibi, hiçbir totaliter ülke de tam olarak totaliter değildir. Geçmişin intikamını alarak değil, yüzleşerek aşılmasının olanağı her zaman mevcuttur ve ne kadar çok yıpranmış olursa olsun, kurgusal değil, daha insani bir “ev”in yeniden kurulması da mümkündür.

Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.