11 Aralık 2019, Çarşamba

İstanbul Şehir Üniversitesi meselesi ya da Türkiye’de cemaatçiliğin dayanılmaz ağırlığı

Müsaadenizle, bu yazıda içinde bulunduğum kurum hakkında, yani İstanbul Şehir Üniversitesi (ŞEHİR) hakkında yazacağım. Geçtiğimiz günlerde, ŞEHİR’in kredi borcuna karşılık Halkbank’ın haciz işlemi ve bu yüzden üniversitenin akademik hayatı sürdürmekte karşılaştığı sorunlar kamuoyuna yansıdı. Aslında çok uzun zamandan beri süren, çok boyutlu bir kriz hali söz konusuydu.

Allah’ın (ya da sağır sultanın bile mi demeli?) bildiğini kuldan saklamayalım. Tekelleşmiş medyanın göstermek istemediği ama tekelleşmiş bir medyanın izleyicileri de dâhil olmak üzere, söz konusu haberle karşılaşan herkes ŞEHİR üzerinde oynanan ekonomik ve hukuk görünümlü faaliyetin tamamen “siyasi” olduğunu biliyor. Ve bu “faaliyetlerin” yarattığı krizin de sadece ŞEHİR ile ilgili olmadığını hep birlikte biliyoruz.

“İnşaatlarımın, fabrikalarımın yanında bir tane de üniversitem olsun” diyen patron üniversitelerinden farklı olarak, ŞEHİR gerçek bir “vakıf üniversitesi” olarak kuruldu. Ve bir müddet sonra gayet sıradan bir girişimde bulundu; Kartal ilçesindeki Cevizli Tekel fabrikasının bulunduğu araziye tahsis edilmesi için talip oldu. Bu tahsis taleplerinin ve taleplere verilmiş olumlu cevapların çok sayıda örneği vardı: Kadir Has Üniversitesi’ne Cibali Tekel Fabrikası, Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi’ne Topkapı’da Yenikapı Mevlevihanesi, Kandilli, Haliç, Valide Atik yerleşkelerine ise tarihi vakıf mülkleri tahsis edilmişti. Sabahattin Zaim Üniversitesi’ne Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi, Koç Üniversitesi’ne Belgrad ormanları, Maltepe, Sabancı üniversitelerine çeşitli araziler tahsis edilmişti…

Bu tahsislere ne “sivil” toplum kuruluşları ne de “resmi” kuruluşlar itiraz etmedi ve üniversitelerin arazileri ellerinden alınmadı…

Ancak ŞEHİR’in kurucu vakfı BİSAV’ın kurucuları arasında Davutoğlu vardı ve ŞEHİR’e Cevizli Tekel arazisinin verilmesi bazı çevrelerde inanılmaz bir tepki uyandırdı. “Halkın arazisi” olması gereken bir arazi “AKP’li bir üniversiteye peşkeş çekiliyordu”. Davutoğlu başbakandı ve Erdoğan dâhil olmak üzere birçok kişinin imzasıyla yapılan bu tasarrufa karşı Kartal Belediyesi ve TMMOB tarafından davalar açıldı. Karşı çıkanlar arazinin “halka ait olduğu” söylemi ve tarihi ve doğal olarak korunması gereken bir alan olduğu fikrinden hareketle davalar açtılar. Üniversitenin ağaçları keseceği yönünde haberler bile yayıldı.

ŞEHİR oraya gelmeseydi, başka kimler orada neler yapardı, öngörmek çok kolay değil ama bütün bu davalar sürerken, bir “İslamcı” gazetede “Marmara deniz manzaralı” iştah açıcı “gökdelen rezidans” planlarının reklamlarının yer aldığını not edelim. Tam da Türkiye’nin sıradan çevre felaketlerine yeni bir ek olarak sonuçlanabilecek bu girişim karşısında, Kartal Belediyesi, üniversitenin kuruluşunun daha adil bir sonuç olacağını göz önünde tutarak, davasından vazgeçti. Bitmez tükenmez davaların sonunda ŞEHİR Danıştay’da kazandı. İnşaat başladı ve yeni kampüs 2017-2018 akademik yılında eğitim yapılabilir hale geldi.

Evet, ŞEHİR’in arazisi çok güzel bir arazi ve çok kişinin ağzının suyunu akıtan bir arazi ama mesele şu ki, ŞEHİR oraya AVM dikmedi; “üniversite” yaptı… Çünkü ŞEHİR’in arkasında bir “patron” yok ve Cevizli Tekel Fabrikası’nın arazisi hiçbir patrona peşkeş çekilmedi; üniversitenin maddi destekçileri arasında yer alıp, sonradan ilişkisi biten Murat Ülker de dâhil olmak üzere…

ŞEHİR, fabrika arazisine geldiği zaman hiç ağaç kesilmedi, bütün bina stoku bir sanayi-kültür mirası olarak korundu.

Siyasi baskıya banka sosu

Bu süreçte, ŞEHİR, var olan binaları kütüphane, yurt ya da derslik binası olarak içinde oturulur vaziyete getirmek için yenilerken, araziyi teminat göstererek Halk Bankası’ndan kredi kullandı.

Ancak, işte bu kredi ilişkisi çok hesaplı ve çetrefilli bir mecraya evrildi. Ne olduysa, nasıl olduysa, Danıştay’da ŞEHİR lehine verilen kararlar değişti ve itirazlar sonunda yeniden açılan davayı ŞEHİR bu sefer kaybetti ve arazi üzerindeki hakkı iptal edildi. Aynı dönemde Halk Bankası, kredinin geri ödenmesi konusunda ŞEHİR’le yaptığı anlaşmalardaki sözünde durmadı. Ve “arazinin artık teminat olmadığı” iddiasından hareketle ŞEHİR’in bütün nakit kaynaklarına, hocalarının Avrupa fonlarından, TÜBİTAK desteklerinden sağladığı proje fonlarına el koydu. Son olarak geçtiğimiz günlerde, üniversitenin yürütmeyi durdurma yönünde açtığı dava da, ŞEHİR hukukçularına göre “sahte” bilirkişi raporları hazırlayan, “suç unsuru taşıyan” savunmalar getiren Halk Bankası lehine sonuçlandı.

Bu arada ahlâken “sıra dışı” ve kibirli inşaat şirketleri, spordan çok sanayiye dönüşen futbolun “güzide” kulüpleri, halkın cebinden çıkan milyonlarca dolarla kurtarıldı. Ancak ŞEHİR kendi öz kaynaklarıyla, 7200’e varan öğrenci nüfusuyla, sağladığı araştırma fonlarıyla kendi ayaklarının üzerinde durabilecek bir üniversite iken ve kredi borcunu rahatlıkla ödeyebilecekken, “milli” ekonomimizin tanık olmadığı bir biçimde cezalandırıldı.

İstanbul Şehir Üniversitesi: “Üniversite”

Peki, kuruluşundan 10 sene sonra ŞEHİR nasıl bir üniversite oldu? ŞEHİR’de gayet seküler, gayet dindar hocalar ve öğrenciler bugün bilim, ilim, irfan gibi meselelerle uğraşıyorlar. Hocalarının kimi Amerika’dan, İngiltere’den; Pamukkale, Boğaziçi, Galatasaray ya da İstanbul gibi çok çeşitli üniversite kökenlerinden gelen hocalar…

ŞEHİR eğitim ve araştırmayı bir arada yürüten bir üniversite. Kütüphanesini Türkiye’nin sayılı üniversite kütüphanelerinden biri haline getiren bir üniversite.

Muhafazakâr bir kökenden gelip, bugün tüm Türkiye’nin demografik, siyasi ve kültürel aidiyetlerine açılmayı becermiş bir üniversite. Yüzde 20’si Avrupa’nın, Afrika’nın ve Asya’nın farklı ülkelerinden gelen öğrencilerden oluşan ve bir arada yaşamayı her gün artan bir düzeyde tecrübe eden bir üniversite…

ŞEHİR, ortak bir alan olarak bilim yapabilmek; siyasi ve ideolojik cemaatlere savrulmadan varlığını sürdürmek üzere angaje olan ve bunun için onlarca hocanın günlerce kafa patlatıp yazdığı “Etik Kod” üzerine kurulu bir üniversite. Hangi ırk, etnik köken, din, mezhep, cinsel kimliklerden olursa olsun, insanların birbirlerine saygı duyması gerektiğinin bilindiği bir üniversite. Böyle bir ahlâk ve etik olduğu için bugün ŞEHİR’in öğrencileri kim olursa olsun saygı göreceklerini biliyorlar. Eğer kendilerine ideoloji, ahlak ya da din komiserliği yapacak olan birileri olursa, okulun anayasası olan bu Etik Kod’a dayanarak üniversite yönetimi nezdinde şikâyetçi olabileceklerini ve haklarını arayabileceklerini biliyorlar. Bir yanda hayvanlara saygı duymayı pratiklerde yaşayan, diğer yanda sadece öğrencilere “kopya çekmeyin” diye parmak sallamayıp, hocaların bilim ahlâkı konusunda da kıskançlıkla duran bir üniversite.

Bankanın arkasındaki siyaset

Aylar öncesinden bu tasarrufun yapılacağı sinyallerini veren, dedikodu üreten odaklar, aslında bu kararın ne kadar siyasi olduğunun bizzat ispatını da sunmuş oluyorlar. Ama aynı zamanda, bugün iktidar diliyle varlığını ve maddiyatını yürüten bir takım tetikçi medya organları da alenen yalan haber yaparak, ŞEHİR’e yapılan operasyonun ne kadar siyasi olduğunu da gözler önüne seriyorlar. İstanbul Şehir Üniversitesi’ne “Usulsüz tahsis” yapıldığına gerekçe oluşturan ve altında Erdoğan’ın imzası bulunan birinci idari kararı göstermeyerek, sadece (şimdi AKP’ye muhalif olan eski AKP’lilerin) Davutoğlu’nun, Babacan’ın Mehmet Şimşek’in imzalarının olduğu belgeyi haber yapmaları da kararın ne kadar siyasi olduğunu acı bir şekilde gösteriyor.

ŞEHİR dışında başka birilerinin bu meseleyi ne kadar siyasi ele aldıklarına dair daha başka da deliller var. “Görünürde” sadece banka kredisine dair (ekonomik) ve arazi tahsisi-devri (idari-hukuki) bir mesele söz konusu olmasına rağmen, medyada ve sosyal medyada, üniversiteye yaşaması için destek verenlerin yanı sıra, çok sayıda partizanın okulun kapanması için nasıl lobi yaptıklarını da dikkate alabiliriz. Okulu PKK’lılara, FETÖ’cülere, Gezicilere kucak açmakla suçlayan, düne kadar sessiz kalıp, içinde Canan Kaftancıoğlu’nun da bulunduğu CHP heyeti okula dayanışma ziyaretine geldiği için bir anda okulun yönetimine el konulmasını isteyen “cumhurbaşkanı sevdalılarının” bir anda ortaya çıkmaları da ŞEHİR’in nasıl siyasi bir hedef olduğunu gösteriyor.

Yani aslında ŞEHİR, gerçekten üniversite –Universitas- olma yolunda ilerlediği için, iktidar olan ve devletle örtüşmüş olan bir seçkinler grubunun denetleyemediği, hizaya sokamadığı, kendi arka bahçesi haline getiremediği için hedef haline geldi.

Gayet soğuk ve tepeden bakan, zerre kadar empati içermeyen bir buyurganlıkla verilen bu siyasi, idari ve “hukuki” kararların akabinde, ŞEHİR’in başına bir şey gelirse, öğretim elemanları ve yöneticiler, kuşkusuz zarar görecek. Ama daha büyük zararı, kaderleriyle oynanan “İstanbul Şehir Üniversite’nde okumayı tercih etmiş” öğrenciler ve en büyük zararı ise Türkiye’de bilim ve toplumun kendisi yaşayacak.

Ne yazık ki, bugün ŞEHİR’i bitirme operasyonunu yapanlar arasında TMMOB gibi “solcu” ve kent meselelerine çok duyarlı bir sivil toplum örgütü ile “sağcılığından” ve neo-liberallliğinden sual olunamayacak AKP ve devletin güdümündeki finans ve hukuk kurumları fiilen aynı zeminde buluşmuş durumdalar.

Tabii ki, akademik faaliyet yapmaktan başka bir faaliyeti olmayan, hatta sırf bu yüzden dışarıdan (soldan ve sağdan) sık sık eleştiriye tabii tutulan üniversitenin üzerinde “siyasi” bir cezalandırmanın devreye sokulmuş olması çok “anormal” bir şey değil. Daha doğrusu içinde yaşadığımız otoriter ve epey totaliter zamanlarda çok anormal değil. Hele, tepeden hormonlu desteklerle üniversite olmaya çalışan diğer kurumlarla karşılaştırıldığında, muhafazakâr kesimler arasında gerçekten rağbet gören İstanbul Şehir Üniversitesi sıra dışı bir üniversite…  

Cemaatlerin tahammülsüzlüğü

Ama bu sadece ŞEHİR meselesi değil… Memleketimizdeki bütün tartışma, mücadele ve kavganın dönüp dolaşıp, ait olduğumuz cemaatlerin dar çıkar ve zihniyetlerine sıkışıp kalması örneğini yaşıyoruz aslında. Burada bir parantez açalım; “cemaat” derken, alışılageldiği üzere, kastedilen şey sadece Fethullah Gülen cemaati değildir. Türkiye’de cemaat çoktur; kendilerini dünyanın merkezi zanneden, her zaman en haklı, en mağdur, en açık fikirli zanneden, ama hepsi birbirinden kapalı insan toplulukları cennetidir Türkiye.

İnşaat baronları, ağızlarının suyunu akıtan bir arazi hakkında, “Üniversite gibi ‘gereksiz’ bir kuruma neden bırakıldı? Halbuki oradan acayip rant kaldıracaktık” diye gaza gelirken; sağ kanat ŞEHİR’den “imzacı akademisyenler neden atılmadı?”, “Neden 15 Temmuz için yeteri kadar aktif davranmadınız?” diye feryat figan ederken; “sol kanattan” da bazılarının “Şehir’e iyi olmuş, başkaları için hiç ses çıkarmadılar”, “Neden imzacı akademisyenler için bir şey yapmadılar?” sesleri yükseldi…

Beklenen tam olarak neydi, “başkalarına destek olmadılar” derken, istenen ve aranan adım bütün üniversitenin mi ayağa kalkmasıydı, bilmiyorum. Ancak ŞEHİR’de de (bugün hepsi beraat etmiş) imzacı “Barış akademisyenleri” vardı ve birçok devlet ve patron üniversitesi kendi bünyelerinde “imzacı akademisyen” avına çıkmışken, ŞEHİR kendi akademisyenlerinin atmış oldukları bu imzanın kendi entelektüel sorumluluklarından kaynaklandığı düşüncesiyle onlara herhangi bir yaptırım uygulamadı. Ayrıca, üniversitede, hasbelkader, düşenin elinden tutmaya çalışan ve bunu sessiz sedasız, reklama başvurmadan yapan insanlar da vardı.

Ama ŞEHİR solcular için “muhafazakâr”, sağcılar (ya da AKP’li cenah) için ise “uysallaştırılamamış” bir üniversiteydi. Yani yerleşik cemaatçi kanatların hiçbirine benzemiyordu. Her cemaat için bir ötekiydi.

Bu yüzden, bu cemaatçiliklerimiz yüzünden, “doğru” olanı yapmaktan ziyade, harekete geçeceğimiz kişi ya da grupların kim olduğu çok daha fazla önem taşıyor. Tabii ki, gene bu yüzden, devletin otoriter yöntemleri karşısında, yalnızlaşan ve yalnızlaştıran bir ruh hali çok güçlü bir biçimde devam ediyor.

Bu çok güçlü bir damar ama kader değil… İstanbul seçimleri tekrarlandığı zaman ortaya çıkan 1 milyona yakın oy farkı bunu gösteriyor.

Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.