Image

Cihan İşbaşı
STAJYER THAMADE
cihan@graphxajsns.com
Tüm Yazıları

12 Şubat 2020, Çarşamba

MarKafkasya

 Merhaba.
 
Herkesin “keynote speaker, coach, köşe yazarı, sanat yazarı, fikir adamı, seramik sanatçısı, fotoğraf sanatçısı, iç mimar, fenomen” olduğu bir dönemde daha fazla dayanmam sanırım beklenemezdi… Sizleri, düşünce aleminin karanlık dehlizlerini aydınlatan, ledli, az yakan, ekonomik yazılarımla ışığa boğmaya, zihinlerinizi durulamaya, dünyanın bütün sorunlarını çözmeye geldim(!)
 
Ben çok direndim yazmamak için; bu işlerin bir haddi olması ve aşmamam gerektiği için. Biraz da Marje’nin üzerine gül koklamamak için. Ama olmadı, buyursunlar...
 

Çerkesler ve Marka temalı ilk yazı! 

İş insanlarına sunmam gereken bir seminer zinciri için “marka” çalışması yapıyordum. Niyetim seminerde geçen zamanı daha az sıkıcı kılmak ve araya eğlenceli bazı veriler sıkıştırmaktı. Marka kavramının ilk çıkış hikayesini araştırırken bizi ilgilendireceğine inandığım ilginç detaylar gözüme çarptı. Şöyle yazıyor; “Markalamanın kökeni 19. yüzyılda batıda büyük sürü sahibi kimselerin hayvanlarını diğer sürülerden ayırmak için kullandıkları dağlama yöntemi ve bunun için tasarlanan özgün işaretler vs…...”. Araştırmacı yazar bu “dağlama” teriminin İngilizce marka anlamına gelen “brand/branding” kelimesinin de kökünü oluşturduğunu, yani “brand” kelimesinin etimolojik köklerinin bu yakma/dağlama meselesine dayandığını ekliyordu.
Elimi yavaşça yazarın omzuna koydum(!) “Bak aslanım! O iş öyle değil, sizinkiler 19. yüzyılda bu “branding” meselesini sürülerine yaparken, biz bunu çoktan bulmuş, uygulamış, unutmuş; bu mülki işaretleri, artık aileye ait ritüellerde, cenazelerde, kilim, keçe vb. aksesuarlarda bir kimlik görseli / logo / bröve (artık sen nasıl kabul edersen) kullanmaya başlamıştık” dedim.
 
Yani içimden böyle dedim...
 
Şaka bir yana, günümüzün en canhıraş iletişim sorunlarından biri olan “marka” meselesine ilham veren bir topluluk olarak, bunu da neredeyse kaptırıyor olmak canımı sıktı. İyi ki 19. yüzyıldan çok öncelere, neredeyse köklerimize dayanan bu “markalama” meselesi bugün işim olmuş ve güzel atlar kalmasa da yeni dünyada kan-ter içinde koşturan bir sürü şirkete, kuruma, kente marka yaratmışım...
 
Buraya kadar fena gelmedim. Okur muhtemelen bu yazının mesajını merak ediyordur, onu da ekleyeyim.
Bundan yüzyıllarca önce, (mülk işaretlemesi için) son derece özgün, sade, kullanışlı ve “çeşitlilik” içeren tasarımlar yaratan “demir ustalarından” ibret almamız gerektiğini düşünüyorum. Bir araya geldiğinizde Çerkes kavramına, marka algısı açısından da yaklaşmayı hatırlatmak istiyorum. Metrekareye yüzlerce adet düşen -Elbruzlu, kitaplı, karlı dağlı, oynayan kız-erkek figürlü, tek erkek figürlü, uçan erkek figürlü....- logo ve tasarım anlayışına yenilik katmak gerek; yeni metaforlar, simgeler, hikayesi olan yeni ikonlar eklemek gerek diyorum. Bazı kurumlarımızın hala resimle logoyu ayıramadığını görüyorum. Hani bu kadar ciddi meselenin arasında, sizlere kafayı takacak, hafif, eğlenceli, zihni açan ve herkesin çok iyi bildiğini düşündüğü bir mesele bırakayım diyorum.
 
Bizde herkes kendi uzmanlığıyla ahkam kesmeyi çok sever, benim niyetim bu değil... En azından her gün akşama kadar kestiğim için böylesi bir özlemim yok. Bendeniz naçizane, meselenin iletişim tarafında umutlanmak, yeni dünyanın marka ve akımlarının, gençler için başarıyla kullandığı görsel çekiciliğe, kendi lehimize dikkat çekmek istiyorum. Mesela bu konuda ilham veren tasarımlarla içimi aydınlatan Şelale Yılal’a, Zeki Beştepe’ye ve onlar gibi bizim imgesel dünyamıza katkı koyan (ve cahilliğimden tanımadığım) diğer sanatçılara teşekkür ediyorum.
 
Yazı akla ziyarettir ve kısası makbuldür. Hadi kalın sağlıcakla.
 
Dipnot: Sülale işaretlerinizi bulunuz, işinin ehli tasarımcılara, eli ‘mouse’ tutan yakınlarınıza revize/restore ettiriniz. Çocuklarınıza, torunlarınıza, kalacak olanlara sizlere bırakıldığı orjinal halinin yanında yenilenmiş halini de bırakınız. Yani güzel olur...

Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.