Image

Süha Baytekin
Kutsal Güneşin Çocuklarına
[email protected]
Tüm Yazıları

01 Aralık 2019, Pazar

Metkan!

 

Tıka basa dolu kayıktan, dizlerine kadar gelen serin suya atladı. Mütereddit birkaç adımdan sonra ayak bastı karaya.

Dönüp ufuklara doğru baktı.

Yalnız kendisinin duyabileceği küçük bir “ah” kaçıverdi dudaklarının arasından.

İnlemeler, gizli ağlayışlar, yersiz şarkılar, karada kendilerini karşılayanların bağırış çağırışları arasında, uzun ve korkulu bir rüyadan kaçıp kurtulmuş gibi devam etti yürümeye.

Bir an durakladı, bir daha baktı arkasına, iç çeker gibi derin bir nefes aldı, yeniden koyuldu kısacık ama bitmek bilmeyecekmiş gibi gözünde büyüyen yoluna.

Kalabalığın içinde tanıdık birkaç sima görür gibi oldu. Seslenmek istedi, hatırlayamadı isimlerini.

Başını yere eğdi, yürüdü...

Hemen önünde, annesinin dermansız kollarının arasından, var ile yok arası, yarı çıplak bir çocuk düştü deniz suyuyla çamurlaşmış toprağa. Çarçabuk çömeldi annesi, sırtına aldı, bilindik bir ninni ile avutup ağlayan yavrusunu, yürüyenlerle birlikte o da yürüdü.

Bir ara, evladını kaybeden annelerden duyulabilecek bir feryat yükseldi. İstifini bozmadı kimse. Devam ettiler yürümeye.

Nihayet, bir yandan elini havaya kaldıran bir adam “ Dur “ diye haykırdı anlamadıkları şamar gibi bir dille.

Durdular... Göz ucuyla birbirlerine baktılar.

O da durdu.

Elini uzattı tutacak küçücük masum bir el arayarak, boşlukta kaldı eli. Gözleri doldu.

Kulak kabarttı.

Biz yaz gecesinin gölgesinde, ona mutlu masallara yaraşır bir hayat bahşeden su gibi dupduru sesi duyabilir miyim diye, o hengâme içinde çıt yoktu.

“Sıraya girin!” diye haykırdı bir adam, anlamadı kimse.

Birkaç asker geldi, ite kaka sıraya soktular ruhları çekilip alınmış insanları.

Erkekler bir tarafa, kadınlar ve çocuklar bir tarafa.

Bir adım geri gitti. Bir adım daha. Bir adım daha...

Kurumaya yüz tutan ayakları yeniden ıslandı deniz suyuyla.

Bir bebek gülümsedi yarım ağız annesinin kucağında. İçi sızladı.

İki damla firar etti gözlerinden, alelacele karıştı tuzlu balçığa.

Sonra,

Geçti sıraya, başladı aşikâr akıbetini tevekkülle beklemeye.

***

26 yaşındaydı Metkan! Kıyı boyu Şapsığ’dan

Bir ay, ahırdan bozma sapsarı boyalı şifahanede kaldı. Doktorlar iyileştiğine hükmedince, Trabzon’daki bir kampa yollandı.

Buralara gelmeden önce, uzun, meşakkatli bir ömür dürülüp de birkaç aya sığdırılmış gibi, çok şeyler yaşamıştı.

“Herkes aynı acıları yaşarken tahammülü daha kolay oluyor galiba” diye teselli etmişti kendisini, ama...

Bu topraklara adım atar atmaz, yüreğinin bir köşesine sinip, aldığı her nefesin körüklemesiyle büyüdükçe büyüyen ateşin, bir yanardağın bin yıllarca sabrederek ansızın alev nehirleri püskürtüp de önüne kattığı ne varsa kavurduğu gibi şaşkın ruhunu kavuracağını hiç düşünmemiş,

Cehennemi mesken tutan keçi ayaklı zebanilerin çekiştirdiği katrana bulanmış bukağılar misali ayaklarına geçip, mazisini, bugününü ve geleceğini yerle bir eden kesretteki yalnızlığın bu kadar insafsız, bu kadar hazin olabileceğini tahmin bile etmemişti.

Derin uyku bedenin prangalarından halâs olmaktır. Unuttuğu, unutmak istediği, geçiştirdiği, korktuğu, özlediği, vicdan azabı duyduğu, kimseye söyleyemediği, belki kendisinin bile bilmediği çok şeyle, dipsiz ve karanlık uykularda yüzleşir insan.

Şifahanedeki, günler boyu uyuyup kendine geldikten sonra, hatırlayabildiği bölük pörçük rüyalarından, beklenmedik bir anda kopan çığ gibi üzerine çöken yalnızlığın ağırlığından anlamıştı ki, artık onu yaşama bağlayacak iki neden kalmıştı.

Bir gün döneceği aziz vatan!

Er ya da geç alacağı intikam!

 

Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.