Image

Süha Baytekin
Kutsal Güneşin Çocuklarına
suhabaytekin@gmail.com
Tüm Yazıları

01 Haziran 2019, Cumartesi

Sürgün sonrası sosyal durum

Sürgün sonrası sosyal durum

Öncelikle şunu belirtmek gerek; Bazı belgelerden ve tarihi gerçeklerden yararlansam da, yer yer “duygusal” tahminlerime de yer verdim, hayal gücümü de yansıttım bu yazıda. İskân konusunu ise bir başka yazıya bıraktım.

Belki Kafkasyalılar dememiz daha doğru olacak, ama ben yine Çerkesler özelinde yazacağım.

Bilindiği gibi, Osmanlı ülkesine zorunlu Çerkes göçü 1850’li yıllarda ivme kazanmış ve 1860’larda kitlesel boyutlara ulaşmıştır. Büyük kitleler halinde zorunlu göçün yani sürgünün başlaması ise 18631864 yıllarına denk düşmektedir ve “Büyük Sürgün” olarak adlandırılmaktadır.

 Çerkesler, öyle veya böyle, onun çıkarı neticesinde veya bir başkasının, yüreklerini geride bırakıp, evlâtlarını, sevdiklerini, soydaşlarını dağa, bayıra, kaybolup gidecek mezarlara, Karadeniz’in karanlık sularına bir daha filizlenmeyecek tohumlar gibi savurarak, Osmanlı topraklarına adım attılar.

Bu mecburi geliş, yani sürgün, “geri dönmek üzere” gelişti. “Olan oldu, elden ne gelir. Yerleşelim buralara, kök salıp geldiğimiz toprakları unutalım!” demediler.

İlk gelenler nispeten şanslılardı. Devletin yardımları belki biraz daha yeterli ve düzenli yapılmıştı, iskânlarının da daha sorunsuz olduğu düşünülebilir. (Gerçi Trabzon’daki elçi yardımcısı Moşnin, 28 Aralık 1863’te Kafkasya Hattı Karargâhı Komutanı Kartsev’e, göçmenlere yerel makamlar tarafından gerekli ilginin gösterilmediğini, günde 40‐60 kişinin öldüğünü, sadece Samsun’da 60 bin Çerkesin gömüldüğünü yazmaktadır) Zaten sıkıntı içinde bulunan halktan da güçlerinin yettiği kadar destek gördüklerine dair belgeler bulunuyor. Ama kendi hayatlarını idame ettirmeleri için henüz çok erkendi. Büyük Sürgün’le birlikte devletin yaptığı yardımlar gün geçtikçe azalacak, düzensizleşecek, ahalinin desteği ise neredeyse tükenecekti.

Genelleme yapamayız, fakat süreç içinde durum değişecek olsa da, yerli halkın Çerkesleri “Kâfirin zulmünden kaçan din kardeşleri muhacirler” kendilerini de onlara karşılıksız kucak açan “Ensar” gibi gördüklerini kabul etmemiz gerekir. Aslında Osmanlı devleti tarafından hem Çerkeslerde hem de yerli halkta zaten böyle bir algı ve düşünce uyandırılmaya çalışılmıştı. Kafkasya’da cirit atan mollalar, henüz yeni dinlerini anlamaya çalışan iyi niyetli Çerkeslere hep bu düşünceyi empoze etmişler ve Halifenin mutlu ve kutlu ülkesini anlatmışlardı. O ülke güllük gülistanlıktı, onlar da baş tacı misafirlerdi. Ayrıca İmam Şamil’in müridizm akımı, Ruslara karşı mücadelede Çerkesler tarafından geniş çaplı bir destek görmese de, dinin algılanışı bakımından etkisinin olduğu inkâr edilemez. Kısa süre önce tanıştıkları ve hayatlarında yavaş yavaş yerleşmeye başlayan yeni dinleri “thamade” kavramını içselleştirmiş Çerkeslere Halifenin ve temsilcilerinin sözlerine güvenmek gerektiği düşüncesini de beraberinde getiriyor olmalı.

Osmanlı topraklarında da halk propagandalarla hazırlanmıştı. Önce “Ruslar Çerkeslerin dinlerine, namuslarına kast ediyorlar” ardından “Ey ahali! Dinlerini, namuslarını kaybetmemek için Moskof zulmünden kaçan Müslüman kardeşlerimiz geliyorlar.” propagandaları, savaşlardan çok çekmiş ve merhametli halkı derinden etkilemişti. O zaman da din devlet için en kullanışlı araçtı. Namus kelimesi ise, özellikle kadınlar özelinde kullanılıyorsa, akan sular duruyor, kadınların yaşadıklarına üzülmekten ziyade, namusa musallat olanlara öfke, dinledikçe ve konuştukça büyüyordu. Gelenler mağdur, onları bekleyen halk ise samimiydi, bundan kuşku duymamak gerekir.

Çerkesler bu duygularla gelmiş, yerli halk bu duygularla karşılamıştı onları. Devletin gayretlerine rağmen kifayetsizliği karşısında, kendi dertleri başlarından aşkın olmasına rağmen, önceleri seve seve ellerini uzattılar, ekmeklerini bölüştüler, yüreklerini açtılar, bunu inkâr etmek vicdana sığmaz.

 İlk gelenlerle oluşan manzara şöyle olsa gerek;

Çerkesler vatanlarından sürülmenin duygusal tesirlerini bir tarafa bırakırsak, şaşkındır, ama yerli halk onlardan da şaşkındır.

Her iki tarafın şaşkınlığı zaman içerisinde daha da artmış, hayal kırıklığının, farklılıkların ve ortaya çıkan sorunların da tahrikiyle, hatırı sayılır bir kesim için karşılıklı yargılamaya ve “dışlamaya” dönüşmüş olmalı.

Evet! Çerkesler Müslümandı, ama çok olmamıştı bu dini kabul ettikleri. Kendi kadim inançlarından tamamen koptukları da söylenemezdi. Böyle bir niyetleri de yoktu. Geleneklerine sıkı sıkıya bağlılardı, sosyal yaşamları, başkalarının anlayamayacağı kadar kendilerine özgüydü ve din yönetmemekteydi hayatlarını.

Geldikleri ülkenin halkı da Müslümandı ama onlar gibi değildi. Dağların yalın hayatından kopup gelen insanların, muhtemelen kafaları karışmış ve yine muhtemelen birçok Çerkes çarşafla, cübbe ile, sarık ile, kaç göç ile birçok dini kavramla burada karşılaşmış olmalı. (Hemen itiraz etmeyelim. Bugünkü iletişim olanakları olmaksızın, büyük çoğunluğu yalçın dağlarda, kendi içine kapalı yaşayan bir halktan söz ediyoruz. Evet! İslamiyeti öğretmek için gidenler vardı, ama hem halk o kadar da hazır değildi yeni dinlerine hem de çetin bir savaş sürüyordu.)

Yerli halkın da kafası karışmış olmalı. Gelenler Ruslara benziyordu, aralarında kaç-göç yoktu, kadın erkek bir aradaydı, erkeklerin ekserisi kendileri gibi camiye gitmiyordu, çoğu en temel ibadetleri bile yerine getirmiyorlardı. Dilleri farklıydı, giyimleri farklıydı.

Çerkeslerin de anavatanlarına özgü takdire şayan görgü kuralları, yasaları, yaşam tarzları vardı. Ama taş yerinde ağırdır derler. Bu ülkede pek de bir anlamı bulunmaz o kuralların. Dağların özgür insanlarının dağlar için koyduğu, bin yılların derinliklerinden süzülüp gelen benzersiz yasalar, iskâna kadar tutuldukları ve iskân sonrası dağıtıldıkları bölgeler dikkate alındığında, ağırlıklı olarak, birçok açıdan zedelenmiş de olsa din temelli bir yaşamın hâkim olduğu şehirlerde, kasabalarda ve köylerde geçerli değildi.

Çerkeslerin geldiği yerde bir ağaçtan meyve koparmak çok doğalken, burada hırsızlıktı.

Onların geldiği yerde su taşıyan bir kadına yardım etmek mecburiyet, görmezden gelmek ayıpken, burada iffete tasallut sayılabiliyordu.

Orada iki gencin konuşuyor olması, arkadaşlığı, hatta evlenmek üzere kaçması olağanken, burada ahlâksızlıktı, büyük rezaletti.

Burada çarşaflara bürünen kadınlar için, oradan gelen güzel kadınlar ve genç kızlar olası tehlike kaynağıydı, farklı fiziksel özellikleri, kaç-göç olmaması nedeniyle muhtemeldir ki hafif meşreplerdi.

Orada namazı çok da önemsemeyenlere ses edilmezken, fakat burada zındık sayılıyorlardı.

Çerkeslerin geleneklerinden gelen hoşgörüsü de bu topraklarda pek görülmüyordu. Buraların insanları çok çabuk “gâvur, kâfir, ahlâksız, zındık, hırsız, yabani, namussuz, iffetsiz” gibi yaftalara mahkûm ederdi kendilerine benzemeyenleri. Kural şuydu; bizden farklı olanlar bize uyacaklar!

Yine genelleme yapamayız ama, zaman ilerledikçe yerli halkın her şeyden sorumlu tuttuğu gelenler için en uygun yaftalardan biri ’Moskof gâvuru” olacaktı. Moskof deyip geçmemek lâzım “düşmandır!” Hele hele “gâvur” yaftası en güçlü ötekileştirme, uzaklaştırma ve aşağılama aracıdır. Çerkesler için, ezeli düşmanlarının adıyla çağrılır olmak kaderin trajikomik bir oyunu olsa gerek. Çok sever kader böyle oyunları.

Hepsi de aynı değildi gelenlerin. Farklı halkların, farklı kesimleri gelmişti. Ama yerli ahali bunun ayırımında değildi, buna mecbur da değillerdi ayrıca. Onlar için hepsi birdi. Hepsinin adı “Çerkes” oluverdi halk nezdinde.

Çerkeslerin “kesin prensipleri olan” sosyal düzeni de allak bullak olmuştu. Vatanlarındayken, kendilerine özgü kontrol ve cezalandırma mekanizmalarının dizginlemesiyle, yapılması asla mümkün olmayan şeyleri artık engelleyecek güç tamamen olmasa da zaruretten ortadan kalkmaya başlamıştı.

Büyük Sürgün’de, yığılmalar başlayınca zaten pek iç açıcı diyemeyeceğimiz durum hiç de öyle söylendiği gibi olmayacak, Çerkesler vaat edilenleri bulamayacaklardı. Hayal kırıklığı ve kırgınlık bir yana çok da öfkeli olduklarını düşünebiliriz.

Yaşamayanın anlaması mümkün olmayan şeyleri yaşayarak gelenler, yerel yetkililerin, göç ile ilgilenen memurların başarısız yönetimi ve zaman zaman şiddete varan müdahalelerle bir kısmı karantina binalarına alınırken, geri kalanları kamplara tıkıştırılmışlardı.

Karantina koşulları, kampların olanakları gibi konulara girersek çok uzar. Şunu söyleyebiliriz belki. Gemilere binişleri nasıl insanlık dışı bir manzara arz ediyorsa, iyi niyetle düşünürsek eğer, belki ilk gelen gemiler dışında, inişleri de çok farklı olmasa gerek Çerkeslerin. Ama şunu da söylemek gerekir. Tahminin çok üzerinde ve aralıksız gelişler nedeniyle, zaten insani olmayan mevcut olanakların barındırmaya yetmemesi üzerine hiç değilse iyi kötü kampların açılmış olması bile hem sürgün insanlar hem de yerli ahali açısından teselli gibi görülebilir. Aşikâr olan bir şey vardır. ”Osmanlı hiçbir şekilde bu sürgüne hazır değildir.”

Biraz üslup değişikliği ile devam edelim…

Dağların dürüstlüğü ve safiyetiyle “Misafir olduklarını düşündükleri” topraklarda karşılaştıkları durumu ve tutumu anlamalarına imkân yoktu. Misafiri baş tacı bilen, kalan son lokmalarını misafirine ikram eden, özgürlüklerine ve onurlarına son derece düşkün olan Çerkesler, kabullenmeleri imkânsız muamelelere maruz kalıyorlar, bırakın misafirliği, özgürlüklerini yitirmemek için ellerinin tersiyle itip sürgünü göze aldıkları esaret hayatına mahkûm ediliyorlardı.

Bunca meşakkatten sonra, yüreklerindeki yangınla, yine hiç ummadıkları gibi bir yolculuk yapan Çerkeslerden öyle düzenli, sessiz sakin davranışlar beklemek abes olurdu. Belki nizamı sağlamakla görevli olanları da anlamaya çalışmamız gerekir. Ama her şeyin bir haddi olmalıydı ve onlar o kadar sık hadlerini aşıyorlardı ki…

Sabredecekler, o günü iple çekecekler, beklemeye alışkın olan “sürgün insanlar “ bekleyeceklerdi.

Can çekişen, hala büyük devlet olduğu vehmini henüz üzerinden atamamış, ama kendi mevcut sorunlarıyla mücadele etmekte bile başarılı olamayan Osmanlı, bırakın büyük devlet olmayı, devlet olmanın en zaruri gereklerini, kendi halkına karşı bile yerine getirmekte zorlanıyordu artık. Bunu yazarken aşağılama amacı taşımıyoruz, tarihi bir realiteyi aktarıyoruz. Varsa söz konusu dönemde “Osmanlı hala dünyanın en güçlü devletiydi, halkı bolluk, bereket ve huzur içinde yaşıyordu” diyenler bu iddiayı ispatla yükümlü olsalar gerek! Kırım savaşından kalan borcunun yüklü bir kısmını henüz ödeyemeyen Osmanlı devletinin memur maaşlarını bile veremediğini söylememiz yeterli olacaktır.

Bunlar yaşanırken bir yandan da körler ve sağırlar birbirini ağırlamakta, yerlerinden yurtlarından koparılan, sürülen, ölen, ölmeye devam eden insanlar sanki bir meta gibi maliyet-kazanç tartışmalarına esas teşkil etmekteydi. Bu yaklaşım bile devletlerin meselenin insani boyutuna ne kadar uzak kaldıklarının ya da durduklarının bir kanıtıdır.

Aşağıda ne demek istediğimi daha iyi anlatabileceğimizi umuyoruz;

İngiltere’nin St. Petersburg’taki büyükelçisi Napier, 1 Haziran 1864 tarihli raporunda, “Çerkes sürgününün Bâb-ı Âli’ye yüklediği malî külfetin Rus hükümetince paylaşılması gerekmektedir.” derken,

Fransa’nın İstanbul büyükelçisi M. de Moustier İstanbul’daki Rus büyükelçisine, bu sürgünün neden olduğu mali külfet nedeniyle “Rusya’nın Osmanlı Hükümeti’ne tazminat ödemesi ya da para yardımında bulunması şarttır!” diyerek İngiliz meslektaşına katılıyordu.

Talepleri St.Petersburg’da Prens Gortchakoff’a ileten Napier “Çerkesler herhangi bir zorlama olmadan kendi istekleri ile göç ettiler. Bu insanları Osmanlı büyük bir istekle kabul etmiştir. Dolayısıyla Rusya’nın Osmanlı’ya tazminat ödeme yada göçmenlerin masraflarına destek olma gibi bir yükümlülüğü bulunmamaktadır” yanıtını aldı.

 Gortchakoff, Çerkesleri topraklarına kabul eden Türklerin demografik yapıyı Müslümanlar lehine değiştirmenin ve ordusuna taze kan sağlamanın maliyetine katlanmaları gerektiğini ileri sürüyordu.

İngilizler ise asıl kâr edenin Çerkesleri sürdükten sonra Osmanlı ülkesine göçe zorlayarak, hem itaat etmeyen bir düşmandan kurtulan hem de onları ülke içinde başka yerlerde iskân masrafına katlanmak zorunda kalmayan Ruslar olduğunda ısrar ediyorlardı.

 Neticede, sürgün devam etti ve zaten sıkıntı içinde olan Osmanlı imkânlarını çok aşan büyük bir mali ve sosyal külfet ile baş başa kaldı.

 

Kaynakça

 “Bir Soykırımın Adı 1864 Büyük Çerkes Sürgünü”, Cahit Aslan, Uluslararası Suçlar Ve Tarih Dergisi, 1, Çerkeslerin Sürgünü – 21 Mayıs 1864, Kafdağı Yayınları

Devletlerarası Hukuki Ve Siyasi Tarihi Metinleri: Osmanlı İmparatorluğu Anlaşmaları I, Nihat Erim, Ankara, 1953

Hürriyet Gazetesi, 1868 Tarihli Makalleleri

İngiliz Konsolosluk Raporlarında Rusya’nın 1864 Kafkas Soykırımı Ve Çerkeslerin Anadoluya Göçleri, Dr. Muhammed Köse, Dr. Süleyman Lokmacı, Erzincan Üniversitesi

Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler, Bedri Habiçoğlu, İstanbul 1993

Müfettiş Barozzi’nin Meclis-İ Tahaffuza Raporu

Once A Week 1864-1865

Osmanlı Belgelerinde Kafkas Göçleri 1-2 T.C Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayın No: 121-122,

Osmanlı İmparatorluğu Ve Kemalist Türkiye’nin Devlet-İktidar Sisteminde Çerkesler, Arsen Avagyan, Belge Yayınları İstanbul 2004

Osmanlı Modernlesmesi, Kemal H. Karpat, Çev. Akile Zorlu-Kaan Durukan, Ankara, 2002

Osmanlı Nüfusu (1830-1914) Demografik Ve Sosyal Özellikleri, Kemal Karpat, (Çev:bahar Tırnakçı) İstanbul 2003)

Ölüm Ve Sürgün, Justin Mccarty, (Çev: Bilge Umar), İstanbul 1998

“Talihsiz Çerkeslere İngiliz Peksimeti”: İngiliz Arşiv Belgelerinde Büyük Çerkes Göçü (Şubat 1864-Mayıs 1865) Dr.nazan Çiçek, A.ü Siyasal Bilgiler Fakültesi

The Caucasian Migration Of 1864, Antoine Fauvel

“The Circassians: A Forgotten Genocide?”, Stephen D. Shenfield, The Massacre İn History, New York: Berghahn, 1999)

1864 Çerkes Göçü Hakkında Bir Rapor; Yrd. Doç Dr. Özgür Yılmaz, Gümüşhane Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi

 

Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.