01 Şubat 2018, Perşembe

Total propaganda

  

 

 

 

Osmanlı’nın son zamanlarında, Almanlarla girilen askeri ilişkilerle birlikte etnik, ırksal, kültürel referanslı bir milliyetçilik akımı güçlenmeye başladı. Cumhuriyetle birlikte bu süreç çok daha sistematik bir hale geldi. Her ne kadar modernleşmeci Fransız etkisi bir yanda sürse de, Alman milliyetçiliği Türk milliyetçiliğinin modeli oldu. Osmanlı ordusunda “hizmet eden” (daha doğrusu Osmanlı ordularında komutanlık yapan) Alman subay Goltz Paşa’nın “Millet-i Müselleha” (Volk in Waffen – Silahlı millet) doktrini ile “vatandaşı askerleştirme” fikri, asker-sivil bürokratik seçkinler nezdinde epey rağbet buldu. Kökü dışarıda bu ideolojik endoktrinasyon faaliyeti sayesinde, daha sonra Türk milliyetçiliğinin de “yerli ve milli” temelleri atılmış oldu.

Bu türden bir milliyetçiliği gündemde tutmak için, çocukluktan itibaren tüm vatandaşları teyakkuz altında tutmak çok önemliydi. “İçeride ve dışarıda düşmanlarla çevrilmiş olmak”, “her an ihanet tehlikesiyle karşı karşıya olmak” gibi sürekli sloganlarla yaşamak şarttı. Düşmanlar ya da hainler her zaman farklı şekillerde tezahür edebilirdi. Bu bazen “başka bir çağdan, ortaçağ karanlığından, yabancı bir kaynaktan, Araplardan neşet eden şeriatçılar, dinci yobazlar”, bazen de “kökü dışarıda, cepleri Rus parası Ruble ile dolu olan komünistler, bölücüler” olabilirdi. Tabii ki bu düşmanların, bölücülerin listesi her zaman için uzayabilirdi.

Bir güç ilişkisi olarak “gerçekliğin travmatik inşası”

Bu türden bir propaganda çalışmasını başarılı kılmanın en önemli şartı, anlattığınız hikâyenin çok sık tekrarlanmasıdır. Hafızalara, tahayyüle girecek şekilde çok tekrarlanmasıdır. Bu tekrarlar sayesinde “gerçeklik” gerçekten gerçekmiş gibi inşa edilir. Bu tekrara, hayatın her alanını kuşatacak şekilde, imajlar, resimler, heykeller, putlar, ikonlar, reklamlar, vb. yani neredeyse elle tutulabilir somutlukta malzeme eklemlenebilirse, insanlar yaşamadıkları durumları bile yaşamış gibi hissedebilirler. Bu yüzden, aslına bakılırsa, gerçekliğin inşası sadece ve sadece bir “güç ilişkisi” meselesidir.

Düşmanlara dayalı, yani aslında kendine değil de, sürekli sunulan düşman fikrine dayalı bir kimlik propagandası dayatırsanız, inşa etmeye çalıştığınız insan grubuna, yani ilkokul çocuklarına, memleket insanına “ortak” bir öğreti sunmuş ve zerk etmiş olursunuz ama bu zerk edilen şeyin en önemli unsuru ancak “travma” olabilir. Küçücük çocuklara anlatılan soyut hikâyelerin o çocuklar üzerinde nasıl etkiler yarattığı, zihinlerine, kalplerine ve ruhlarına ne türden yaralar açtığı kolay bilinebilir bir hesap değildir. İnsanı çocukluktan itibaren inşa ederken yapılan hesap, “beton – çimento – demir” hesabına dayalı inşaata pek benzemez. Her zaman öngörmediğiniz sonuçlar çıkabilir.

Mesela su içmeyi reddeden, çünkü su içerse “içimizde yaşayan Atatürk’ün boğulacağını” düşünen anaokul çocuğu gibi… Sonsuz bir hamaset bombardımanı altında küçücük yaşta, “yaşamak” yerine, “bedenini feda etmeyi” ezberleyen bir çocuğun ileride o bedeni ne için feda edeceğini de öngöremeyebilirsiniz. Yani siz küçük çocuklara bir şablonu ezberlettiğiniz zaman, o şablonun birbirinden çok farklı inşaatlara sahne olabileceğini de aklıda tutmanız gerekebilir. Yani vatanını “ölürcesine” seven birisi, “Atatürkçü Türkiye”, “Müslüman Türkiye”, “sosyalist Türkiye” ya da daha başka bir Türkiye için kendini feda edebilecek bir hale gelebilir ve “başkaları” da zaten onun en birinci düşmanları kıvamına hızla gelebilirler.

Başkalarının ne kadar kötü, güvenilmeyecek insanlar olduğunu anlatan bir propaganda, en nihayetinde kendine bile güvenmeyen, özgüveni düşük bir toplum yaratır.

“Özgüvensizlik, düşman ve kurtarıcı” döngüsü

Özgüvenin düşüklüğü ise hep aynı kısır döngüyü sürekli kılar: “Kendimize güvenimiz yok - düşmanlar çok fazla - bir kurtarıcıya ihtiyacımız var”… Tabii o kurtarıcının o toplum içinde kurtarıcı bekleyenlerin kaçta kaçına tekabül ve hitap ettiği ayrı bir sorundur. Çünkü kurtarıcı da sonuçta kendini ve kendi gibi olanları daha çok kurtarabilecek biridir. Dolayısıyla onun kitlesi ne kadar kurtarılabilir pek belli olmaz ama başka kitlelerin kurtarılması zaten pek mümkün değildir.

Yani tabii ki, şablon ortak olunca, düşmanlar da her zaman bulunur, tapınılacak liderler de… Ve her zaman bu yöndeki propagandayı tek gerçek olarak kabul edebilecek ve her yönden işleyen propagandaya inanacak insanlar da bol miktarda bulunabilir.

“Türklerin ölmeyen babasının” tezgâhından geçmiş bir milletin yeni baba icatları ve yeni “kuruluş” mitleri inşasını naklen izleyip özdeşleşmesi sonuç olarak hiç de zor bir şey değildir. Yeter ki medyayı, okulları falan kontrol edin…

Ancak bu, bir yere kadar geçerli olabilir. Bu türden bir kontrolü ve inşayı total olarak gerçekleştirmeniz mümkün değildir. Enformasyonun ve iletişimin sınırlı olduğu zamanlarda bile böyle bir total tahakküm gerçekleşmedi. Ve artık, ne 1910’ların ve 1920’lerin Sovyetler Birliği’nde, ne 1920’ler Türkiye’sinde, ne 1930’lar ve 1940’lar Almanya’sında, ne de 1950’lerde ya da 1970’lerde “Kültür Devrimi” adı altında kültürün katledildiği Çin’de yaşıyoruz…

Yaşamıyoruz ve şimdi daha çok biliyoruz. Ama bazılarımızın alternatif bir şeyler biliyor olması kısa vadede güçlü ve alternatif bilginin ortaya çıkmasına otomatik olarak katkı sağlamıyor. Bugün, bütün totaliter çabalara rağmen, farklı bir gerçeklikten bahsetmeye çalışan cılız bir takım sesler, kelimeler ve cümleler dile getirilmeye çalışılıyor. Ancak, ilginç bir şekilde, bu cılız seslere bile tahammül edemeyen bugünün “devrimci inşacıları” ve onların ideolojik komiserleri, herkesi toptan ikna edemediklerini gördüklerinde, geçmişte Sovyetler’de, Çin’de falan neler yapıldıysa, “tarihsel birikimleri” sayesinde oralardakine benzer önlemleri alıyorlar. Sonuçların başarılı olacağına inanarak… Çünkü sosyal psikoloji alanında yapılan deneyler gösteriyor ki, biraz dekor, biraz otorite, biraz çoğunluk olmaya teşvik edici unsur kattığınızda, insanların üçte ikisi kendilerine verilen görevleri sektirmeden yerine getiriyorlar; mesela “ikna oluyorlar”, “öğretmek adına”, elektrik vermeyi bile kabul edebiliyorlar.

Savaş işe yarar ve ikna eder

Bu “devrimci” önlemleri almak için, “solcu”, “sosyalist”, “İslamcı” ya da başka bir şey olmanız gerekmez. Ama bütün bu rahle-i tedrisattan geçmiş olanların verdikleri ideolojik destek ve danışmanlık hizmeti tabii ki çok kıymetlidir. Tarihte ne olduğunu işine geldiği kadarıyla ve ezberden bilen, sadece güç elde etmeye çalışan ve bir şeyleri örtmeye çalışan yeni seçkinlere, tarihte kitlelerin nasıl manipüle edildiğini anlatan, biraz yasalardan anlayan, mesela Carl Schmitt okumuş, “istisna ve iktidar” ilişkisini bilen ya da biraz “söylem”, biraz Atatürk, Kur’an ya da Foucault hakkında üç beş cümle edebilen; bu cümleleriyle “hizmette sınır yoktur” diyen birileri her zaman bulunur. Tabii ki, bu takımla birlikte 6-7 Eylül, 78 Maraş gibi “muhteşem operasyonlara” imza atmış olmak gibi epey tecrübe biriktirmiş olan başkaları da, her zaman sahada iş yaparak, istenilen propagandayı, savaş çıkarma ve savaşa ikna etme işlevlerini yerine getirirler.

Hizmette sınır görmeyenlerin katkıları, özellikle kendileri bizzat iktidar olsalardı, ne “mükemmel” işler yapacaklarının da işaretidir. Bir bakıma, bunlar dün kendi kulvarlarında yapamadıklarını yapıyorlar. Onlarınki, “proleterya diktatörlüğü” ya da “Allah’ın Partisi” vs. gibi araçlarla topyekûn toplum kurmayı da içeren devrimlerinin yerine, hazırda yapılmakta olan, “milliyetçilik” ve “inşaat” adına yürüyen “carî” bir devrime taşınmış bir tecrübedir artık.

Bu türden bir propaganda ve endoktrinasyonun çok zor bir şey olmadığını –mesela- Nazi Almanya’nın Hava Kuvvetleri Komutanı Hermann Göring de anlatmıştı (bu meşhur alıntıyı daha önce başka bir yazıda vermiştim; gene versem herhalde çok mahzuru yoktur):

"Tabii ki insanlar savaş istemez. Ayrıca fakir bir çiftçi niçin, savaştan elde edeceği tek kazancın tek parça halinde köyüne dönmekten başka bir şey olmadığını bilip, savaşta hayatını riske atsın? Ne Rusya'da, ne İngiltere'de, ne Amerika'da, ne de Almanya'da ister. Fakat neticede, ülkelerde liderler karar verici durumdadır. Ve her zaman insanları istenilen yöne çekmek, ister demokrasilerde olsun ister faşist diktatörlüklerde, ister parlamenter rejimlerde, isterse de komünist diktatörlüklerde hiç de zor değildir. (...) İnsanlar kolayca her zaman liderlerinin, taleplerini kabul etme noktasına getirilebilir. Tek yapacağınız onlara saldırı altında olduklarını söylemek, barış yanlılarını vatansever olmamakla suçlamak ve ülkeyi tehlike ile karşı karşıya bir durumda göstermektir. Bu yöntem her zaman, her ülkede işler." (Gustave M. Gilbert, Nuremberg Diary (1995); aktaran: Kudret Tamerler, “Korku mühendisliği”, Açık Radyo, 31 Ocak 2004)

Miloseviç falan gibi yeni yetmeler de bunu çok iyi anlatmışlardı. “Düşmanlarla sarılıyız - savaşmamız lazım – karşı çıkan haindir” üçlemesi mükemmel bir bileşimdir. Düşmanlarla sarılı olma haline, hele bir de karşı taraftan atılan bir iki bomba falan eklenirse, hele bu bombalar kutsal mekânlara (Atatürk’ün evi, cami vb.) düşerse propagandanın önünde hiçbir engel yok ve her şey mubah demektir.

Her yer reklam her yer propaganda!

Okullar, medya organları, diziler, yaya geçitleri, reklam panoları ve camiler de dâhil olmak üzere, her yerde topyekûn propaganda sürerken, hayatın her alanı propaganda alanı haline geldiyse ve buna rağmen, –doğru ya da yanlış- o cılız seslerin kamusal alanın kenarında köşesinde minik bir yerde dile geliyor olmasına bile tahammül edilemiyorsa, itiraz etme cüretinde bulunan Cuma cemaati bile gözaltına alınıyorsa, belli ki, “devrimcilerin” kurduklarını iddia ettikleri düzen epey çürümüştür. Ve saklanacak epey çok şey var demektir.

Bu saklanacak şeyler devletin tepesindeki ittifaklarla da ilgili olabilir; hukukun yerlerde sürünmesi ya da ekonomi alanında sağlanan çıkarlar da olabilir… İktidarın sürmesi için, hukuk devletinin artık olmadığına, tam tersine bir zümrenin sınırsız ve sorgusuz sualsiz iktidarına işaret edecek şekilde, paramiliter güçlerin kendilerini devlet yerine koymalarındaki izansızlık da olabilir. “Her şey çok iyi gidiyormuş” görüntüsünün altında, Umut Vakfı’nın 2017 Şiddet ve Cinayet Haritası’na göre silahlı olay sayısının önceki üç yıla göre yüzde 61 oranında artış göstermesinde olduğu gibi, yüzyıl önce Ziya Gökalp ve onun hocası Durkheim’ın işaret ettiği “anomi” durumunun tam da göbeğinde olduğumuzu da saklıyor olabilir. Hastanelere yüzlerce küçük hamile kızın düşmesindeki ya da tonlarca hastalıklı etin ithal edilip, iç piyasada satılmış olmasındaki skandal ya da ahlâkın yerlerde sürünüyor olması da olabilir…

 

 

 

 

 

Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.