Image

Süha Baytekin
Kutsal Güneşin Çocuklarına
suhabaytekin@gmail.com
Tüm Yazıları

01 Mayıs 2018, Salı

Ya dejenerasyon?

 


 

Demiştim ki bir yazımda “Sürgün! İnsanı ne kadar ürperten bir kelime! Gelecek birileri, sizi her şeyinizden koparacak, itiraz hakkınız bile olmadan ne varsa biriktirdiğiniz binyıllardır sizi siz yapan, ardınızda bırakacak ve meçhule doğru, meşakkatli değil insanlık dışı bir yola çıkacaksınız. Başkalarının kararlarıyla, başkalarının zorlamalarıyla, başkalarının hesaplarıyla maziniz mahzun ve biçare, asırlardır verdiğiniz şehitleriniz öksüz kalacak, atlarınızı bile vuracaksınız. “

Ve aynı yazıyı şöyle bitirmiştim;

“Sonunda Gürgenlerin, Çamların, Söğütlerin, Meşelerin salındığı o geniş ormanda salarsınız köklerinizi; toprağa sımsıkı, derinlerden taaaa koparıldığınız topraklara uzanır. Kimse söküp atamaz artık o ormandan sizi, sizsiz de o orman zaten eksik kalır . Geniiiiş ve rengârenk bu ormanda elele şarkılar söylersiniz Mezitha’ya. “

Ne olduğumuzu unutalım dememiştim, biz olarak, kendimiz olarak o ormandaki zorunlu yerimizi alın, “Ben varım“ diye sesimizi yükseltelim demek istemiştim.

Biz onurlu bir halkız...

Ama çoğumuz,

Kendi ördüğümüz bir kibir kalesinin içine hapsederiz kendimizi. “Neden?” diye sorulsa biz de bilmeyiz nedenini.

Saygıdır kültürümüzün temeli. Çocuğa, büyüğe, doğaya, atalara, her şeye saygı! Saygıyı yitiririz, ama güzel pşine çalmayı öğrenir, bununla avunuruz. Yere göğe de sığdıramazlar bizi.

“Dilim, dilim, dilim” deriz, bildiğimiz dille, ne kendimiz ne halkımız, ne de insanlık için faydalı bir şey konuşmaz, yazmaz, üretmeyiz. Ama biliriz. Bilmeyeni de halkı için ağzıyla kuş tutsa bizden saymaz, beğenmeyiz.

“Kaşenlik geleneği” deriz. Kim kimle kaşen olur veya olamaz, nasıl olabilir veya olamaz birbirine karıştırır, “Flört” zannederiz “Kaşen”i. Hatta “Kanka kendine kaşen yapmışsın” diyen bir genci duyduğunuz da olur bazen benim gibi, ilikleriniz çekilir.

“Kadının kültürümüzdeki yerini” ballandıra ballandıra anlatırız, ama gel gör ki bu çok zaman boş bir masaldan öteye geçemez hale gelmiştir.

“Düğün, ah o düğünler, deju ne de güzel”. Bir genç kızı nasıl oyuna davet edeceğimizi bilmez, üstümüzde t-shirt, altımızda kot pantolon farkında olmadan o genç kıza hakaret ederiz. Üstüne üstlük düğünde bir de güzel, ölçüyü kaçıracak kadar “Kafa çekeriz”.

Sosyal medya var bir de, hem çok yararlı, hem başımızın belası. Görmüyoruz ya yüzünü, karşımızda değil ya. Bırakın yaşıtımız veya bizden küçükleri, bizden yaşça çok büyüklere ağıza alınmayacak laflar ederiz, ama öte yandan “Çerkesler çocuk için bile ayağa kalkar” diye anlatırız başkalarına. Şimdiki zaman kipi kullanırız üstelik, kendimize güldürürüz.

Tam bir keşmekeş! Suçlu var mı? Sürgün, asimilasyon! Ne kadar da kolay hemen bahane bulmak...

Daha önce de yazdık, ama şu saptamayı bir daha yapalım;

Herhangi bir insanda var olması gereken temel niteliklerdeki olumsuz değişimleri asimilasyonla açıklayamazsınız. Dili kaybetmek, kültürel değerlerinizin başka kültürlerin değerleriyle yok olması doğal ya da politik asimilasyon olabilir. Ama insan olmanın gerektirdiği evrensel değerlerdeki olumsuz değişimler dejenerasyondur. Yani yozlaşma. Ve devam edelim...

Sürgün ve soykırım bitti ve sorumluları tarih sahnesinde kara harflerle sonsuza kadar yer alacak günahlarını işlediler. Asimilasyon olacağı kadar oldu, kisve değiştirdi sinsi sinsi sürmekte. Dejenere olmuşsak ve olmaya devam da ediyorsak eğer, artık benim, sensin, biziz suçlu başkası değil.

Biz, kara bir yazgı olarak sürgün edildiğimiz topraklarda öz benliğimizi olabildiğince korumakla ve kurtarmakla mükelleftik, başaramadık.

Xabze’nin saygı, doğruluk, mertlik gibi ahlaki değerlerini önemsemeyip de, “Çerkeslerde el öpmek yok” diyerek, el öpmeyince “İyi Çerkes” zanneder olduysak kendimizi. Suç kimin?

En basit toplumsal kurallarımızı bilmiyor, fakat Çerkes halkının geleceği konusunda gayet güzel ahkâm kesiyorsak suç bizim.

Elimizin altında her türlü imkan bulunurken, sosyal medyada saygısızca muhabbetlere ve “Kaşen aramaya“ ayırdığımız zamanın bir kısmını kendimizi geliştirmeye ayırmıyorsak suç bizim.

Sen, ben, o, biz, siz, onlar tuzağına düşüyorsak,

Okumuyorsak, düşünmüyorsak, sormuyorsak, öğrenmiyor ve öğretmiyorsak,

Direnmiyorsak, korkuyorsak, kaçıyorsak, unutuyorsak,

Sırça saraylara, kendi ördüğümüz ipek kozalara saklanıyorsak,

Gerçekleşmesi uzak hayallerin peşinden koşuyor ama gözümüzün önünde duran gerçekleri görmüyorsak suç bizim.

Hala “Çerkes kimdir?” sorusunu kendimize soruyorsak yine suçluyuz.

İşimize geleni alıp gelmeyeni göz ardı ediyorsak,

Tarihini, geçmişini bilmemek haynape iken, sürgün ve sonrasını tarihimiz sanıyorsak suç bizim.

Dilimizi bilmiyor olabiliriz, öğrenmekte zorlanabiliriz de. Ama dil bilmiyoruz diye hiçbir şey yapamayacağım kolaycılığına sığınıyorsak biz suçluyuz, 154 yıl önce bizi sürenler değil.

Göstermelik bir iki geleneksel oyunumuzu sergileyip, ardından davul-zurna ile halay çeker, gerdan kırıp bel bükersek, suç kimin?

Haluje ve şipsi Çerkes olmamızın yegâne kanıtı haline gelmeye başlamışsa,

“Ahh anavatan ah” samimi özlemini dilimizden düşürmeyip 154 yıldır yaşadığımız bu topraklardaki gerçeğimize sırtımızı dönüyorsak,

Üç kişi bir araya geldiğimizde bile anlaşamayıp “Birlik”ten söz ediyorsak, suç bizim.

Saymakla tükenmez ki...

Halkımız için işlenecek en büyük suçlar işlendi. Onlar zalimler olarak silinmemek üzere yazıldılar ilahi deftere.

Ama dejenerasyon?

Dejenerasyonun tek olmasa da en büyük suçlusu sensin, benim, biziz, başkası değil.

Ne desek ki bu darmadağınık, kafamız karmakarışık halimize?

 

Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.